Yazı boyutunu değiştir
Sistem saati: 21 Şub 2018, 09:55


Yeni bir konu gönderCevap gönder 1 sayfadan 1. sayfa   [ 2 ileti ]
Yazar Mesaj
 İleti başlığı: Recep Bey’in İnkılâp Dersleri: Kemalizm ve Korporatizm Mesel
İletiTarih: 05 Mar 2016, 02:18 
Onursal Üye

Kayıt: 22 Ekm 2012, 19:18
İleti: 4241

Alıntı:
Recep Bey’in İnkılâp Dersleri: Kemalizm ve Korporatizm Meselesi
Birgün Kitap, 9 Ekim 2010
Burak Özçetin

Kemalizmin önde gelen ideologlarından ve aksiyon adamlarından Recep Peker’in İnkılâp Dersleri adlı eserindeki düşüncelerine kısaca göz atmak hem Kemalizmi daha iyi anlamamızı sağlayacak hem de ‘sol-Kemalizm’, ‘ulusal-sol’, ‘nasyonal sosyalizm’ ve benzeri kavramlar çerçevesinde dönen tartışmalara biraz da olsa ışık tutacaktır kanısındayım.
Ayrıca Recep Peker’e bakmak, günümüzde sosyalist solun liberalizme karşı giriştiği ‘cihatta’ liberalizmin her türlü eleştirisinin makbul olmadığını hatırlatacaktır bizlere: liberalizmin şuurlu bir sosyalist eleştirisi ile korporatist eleştirisi arasına önemli bir çizgi çekilmesinin şart olduğunu.

Adettendir, çok kısa bir bilgilendirme ile başlayalım. Recep Peker 1889’da doğar, Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nda çeşitli cephelerde savaşır. 1920’de TBMM Katib-i Umumisi seçilir ve üç yıl sonra Kütahya Milletvekili olur. 1923 yılında Halk Fırkası Genel Sekreterliğine getirilir. 1928’de Cumhuriyet Halk Fırkası Meclis Grubu Başkan Vekilliği’ne getirilir. Mayıs 1931’de toplanan CHPnin üçüncü Kurultayı’nda genel sekreterliğe yeniden seçilir. Böylece Genel Başkanlık Kurulu’nun Atatürk ve İnönü ile birlikte üçüncü adamı olur.
Bu görevi sırasında tek parti yönetiminin güçlenmesinde önemli bir rol oynamıştır. 17 Ağustos 1942'de I. Saraçoğlu Hükümetinde Dâhiliye Vekili olur. II. Saraçoğlu Hükümetinde de bu görevini korumuştur. 7 Ağustos 1946'da çok partili dönemin ilk hükümetini kurmuştur. 10 Eylül 1947 tarihinde I. Saka Hükümetinin kurulmasıyla Başbakanlık görevi sona erer. Çok partili dönemde de CHP içerisinde tekparti zihniyetinin yılmaz savunucusu olan Recep Peker, parti içi mücadeleden mağlup ayrılarak 1 Nisan 1950'de İstanbul'da ölür.

Recep Peker genelde çeperde, uç bir karakter olarak mimlenir. Bu genel anlatıya göre aşırı görüşleri sağduyulu Kemalist kadrolarca dengelenmiştir. Mussolini İtalya’sından fazlasıyla esinlenen siyasal projesi ise yine aynı kadrolarca engellenmiştir. Tek parti döneminin aşırılıkları sıklıkla Peker’in omuzlarına yüklenir. Lakin yukarıdaki paragraftaki çok kısa –ve daha birçok görevin/unvanın atlandığı– biyografi, kıyıda köşede kalmış bir marjinalin hayatını anlatmıyor olsa gerek. Recep Peker, Kemalizmin kendini bir ideoloji olarak inşa etme çabası içerisinde olduğu bir dönemde (evet! Kemalizm bir ideolojidir!) merkezi bir konum işgal etmiştir. Atatürk’ün de içerisinde bulunduğu üst düzey Kemalist bürokrat ve düşünce insanının Recep Peker tarafından dillendirilen görüşleri paylaştığı görülmektedir.

İnkılâp Dersleri
İnkılâp Dersleri, Recep Peker’in Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreteri sıfatı ile 1934–1935 eğitim döneminde Ankara Hukuk Fakültesi ve İstanbul Üniversitesi’nde gençlere Türk İnkılâbını anlatmak ve inkılâbın “inanç istikametini aşılamak” üzere verdiği derslerin derlenmesi sonucunda ortaya çıkmıştır. İnkılâp Dersleri Kemalist ideolojinin, diğer konuların yanında, birey-devlet-toplum üçlüsüne yaklaşımının en açık ve etkili şekilde ifade edildiği çalışmalardan biridir. Suna Kili’nin ifadesi ile İnkılâp Dersleri, “özellikle CHP’nin o yıllarda altı ilkeye bakışını yansıtması bakımından önemlidir.”

Biz Bize Benzeriz!
“Bir ulus ifade eden her kalabalığın bir fikri sabiti olmalıdır,” (sf. 14) diyen Recep Peker, İnkılâp Dersleri boyunca bu ‘fikri sabit’i tanımlar, açar ve derinleştirir. İnkılâp Dersleri bir yandan CHP’nin altı ilkeye bakışını yansıtırken, diğer yandan geçmiş dönemin bir muhasebesini ve reddiyesini sunmaktadır. Temel iddia Kemalist devrimin o güne değin tarihte eşi benzeri görülmemiş bir olay olduğudur. “Kendimizi düşününce, bizim, bizde doğan ve bizde olan yaşama ve siyasal yollarımız vardır,” (sf. 53) demektedir Recep Peker.
Bu eşsizlik ve karşılaştırılamazlık hali Atatürk’te ifadesini şu şekilde bulur: “Demokrasiye benzemiyormuş, sosyalizme benzemiyormuş, hiçbir şeye benzemiyormuş! Efendiler, biz benzememekle ve benzetmemekle iftihar etmeliyiz! Çünkü biz bize benziyoruz Efendiler!”

Kemalizm, Liberalizm ve Sosyalizm
Recep Peker bir tefessüh (çürüme) haline karşılık gelen liberal ve sosyalist ekonomik ve siyasal düzenlerin eleştirisine odaklanmıştır. “Sınıf inkılâbı” ile “halk/hürriyet inkılâbı” arasında ayrıma giden Peker hürriyet inkılâbını “insanlığın karanlık devirlerden aydınlık devre çıkışı esnasında halkın, kendilerini idare edenlere ve bu idareyi suiistimal edenlere karşı ayaklanışı” olarak tanımlar (25). Peker hürriyet inkılâbının insanlık için ileri bir adım olduğunu, fakat talihsiz bir şekilde “hürriyet inkılâbının getirdiği semerelerde birtakım arızalar, hastalıklar yüz göstermeye başladığını” belirtir (26). Peker’e göre ‘hürriyet inkılâbı’nın bu denli hastalıklı bir şeye dönüşmesinin ardında yatan temel neden de inkılâbın ‘liberalizm’ ve ‘liberte’ gibi mefhumlarla ifade edilmeye başlanmasıdır.

1935 yılı Cumhuriyet Halk Partisi Büyük Kurultayı öncesinde yaptığı program açıklamasında Genel Sekreter Recep Peker, CHP’nin, “amme haklarında anarşiyi besleyen, ekonomide ulusal çalışmayı yıpratan ve ulus yığınını istismar eden liberalizme karşı” cephesini daha da sıklaştırdığını belirtmektedir. Bu çerçevede “haklarda hürriyetin sınırını(n) devlet varlığının otorite sınırı içine alındığı” bir toplumsal düzen “her yerde son nefesini vermekte olan liberal devlet tipi”ne alternatif olarak önerilmektedir (1935: 3-4).
Liberal siyasal ve ekonomik düzen, barındırdığı hastalıklı yanlara ek olarak, sınıf temelli örgütlenmelere ve nihayetinde sınıf inkılâbına yol açması bakımından da eleştirilmektedir. 3 Halk inkılâbının ardından muhtelif partilerden kurulu parlamento hayatının doğuşu, politikayı yeni oluşan bir profesyonel zümrenin elinde bir iktidar savaşı ve didişme alanına çevirmiş ve böylelikle parlamentarizm sınıf kavgalarının, sınıf inkılâbının ve daha sonra demokrasiyi düşman sayan otorite devletlerinin yeniden vücut bulmasına sebebiyet vermiştir (27). Peker’e göre sosyalizmin genişlemesinin ardında üç önemli dinamik vardır: birincisi, demokrasi ve liberal parlamentarizmin sunduğu olanaklar ve yaratılan hürriyet havasıdır; ikincisi ise ekonomik liberalizmin yaşattığı fenalıkların giderilememiş olmasıdır ve son olarak da sosyalist ideolojinin taşıyıcılarının temelde işçiler olması, doğalarının ve toplumsal koşullarının sosyalizmi benimsemelerine yardımcı olmasıdır (41-2).

Peker-Kemalizm-Korporatizm
Gerek liberalizmi gerekse sınıf inkılâbını dışlayan Peker, Kemalist inkılâbın dayandığı temel prensipleri açmaya başlar. Peker’e göre bir devlet yaşadığı devir ne olursa olsun “iç varlığında birlik olmayınca muvaffak olamaz” (48). Peker’in “iç varlıkta birliği” tanımlarken çizdiği çerçeve Kemalist yönetici kadroların birey sorununa nasıl yaklaştıklarını ortaya sermesi açısından önemlidir. Peker için “insanlar, tek tek bakıldığı zaman değerleri sıfırdır” (sf. 48-49); yani ancak ve ancak homojen bir kütle olarak “ulus” içerisinde bir mana ve değer kazanacaklardır.
“İç varlıkta birliği” sağlamış bir model olarak Mussolini İtalyası Recep Peker’in derslerinde yer bulmaktadır. Peker’in anlatımıyla, sosyal düşünceleri ilk başlarda sosyalist “kokan” Mussolini “komünizm ağacının yeşermekte” olduğu İtalya’da vaziyete hakim olup “sınıf mücadelesine tamamen zıt ve memleketin türlü sınıfları arasında uygunluk, uyum –ahenk– getiren siyasal ve sosyal bir ekol” koymuştur (50, abç.). Almanya ise Nasyonal Sosyalist Parti’nin iktidara gelişi, “parlamentarizmin yarattığı tahribata” dur demesi açısından övülmektedir (52).

Peker’in metinlerinde son derece ‘hacimli’ bir liberalizm eleştirisi bulunmaktadır. Fakat liberalizm eleştirisi sınıf temelli siyasal örgütlenmelere karşı duyulan tiksinti ile yan yana ilerlemektedir. Recep Peker’in vardığı nokta ise sınıfların ve sınıfsal çatışmaların reddine ve organizmacı bir toplumsal tahayyüle dayanan, tek-parti ve şef (ve şefin kurmayları) etrafında örgütlenmiş bir millet arzusunu yansıtan, kökenlerini Ziya Gökalp’in felsefesinde bulabileceğimiz (yer yer totaliter unsurları içinde barındıran) solidarist korporatizmdir.
Söz konusu olan Kemalizm ve Korporatizm olduğunda Taha Parla’nın Ziya Gökalp, Kemalizm ve Türkiye'de Korporatizm’i (İletişim Yayınları) vazgeçilmez bir başyapıt olarak mutlaka ele alınmalıdır. Aynı yazar tarafından kaleme alınan Türkiye'de Siyasal Kültürün Resmi Kaynakları (İletişim Yayınları) serisi ise yine Kemalizmi anlamak açısından çok önemlidir.
Parla korporatizmi, “toplumu, birbirine karşılıklı bağımlı ve işlevsel bakımdan birbirini tamamlayan parçalardan oluşan, organik ve kendi içinde uyumlu bir bütün olarak gören” (sf. 93) bir ideoloji olarak tanımlar. Bu bütünün kurucu öğeleri meslek grupları ve bu gruplar tarafından oluşturulan birliklerdir.
Korporatizm liberalizm bahis olunduğunda bireyin temel alınmasını; Marksizme karşı olarak da sınıf ve sınıflar arasında çelişkili bir ilişkinin varlığı düşüncesini hedef alır. Siyasal düşüncenin bu iki kanadı da birlik, uyum ve ahenk fikirlerinin altını oymaktadır.
Kemalizm’in altı okundan biri olan Halkçılık ise –bırakın sol bir içerik taşımayı– bu solidarist-korporatist tahayyülün Kemalizme tercümesi olarak ele alınmalıdır.
Kökenleri itibariyle halkçılığın gelişiminde belirleyici olan dayanışmacılık, kapitalist gelişmenin yarattığı eşitsiz ve antagonistik toplumsal ilişkilere çatışmacı (Marksist) cevaba alternatif bir çözüm arayışından doğmuştu. İlhan Tekeli’nin tabiriyle dayanışmacılar, “girişim özgürlüğüne ve özel mülkiyet kurumuna dokunmadan, ekonomide devlet müdahaleleriyle, toplumsal içerikli yasalarla, kooperatifçilikle ve karşılıklı yardımlaşma örgütleriyle toplumsal adaletsizlikleri azaltabileceklerine inanıyorlardı.” Bu fikir Türkiye topraklarındaki en sarih ifadesini Ziya Gökalp’in çalışmalarında bulacak ve Gökalpçi izlek başta Mustafa Kemal ve Peker olmak üzere Kemalist kadrolarca takip edilecektir.

Kemalizm anti-kapitalist bir ideoloji midir?
Konumuz açısından önemli noktalardan biri de korporatist tahayyül ile kapitalizm arasındaki ilişkidir. Özelde Recep Peker’in genelde Kemalizm’in kapitalizm ile söylemde kurduğu karşıtlık bazı yorumcuların Kemalizm’in içinde anti-kapitalist –ve hatta bazı yorumlara göre sol/sosyalist– nüveler barındırdığı sonucuna varmasına sebep olmuştur.
Peker’i takip edersek gerçekten de Kemalizmin kapitalizme karşı “eleştirel” bir mesafede durduğunu iddia etmek mümkündür. Recep Peker’e göre ‘hürriyet inkılâbı’nın verdiği neticeler arasında en sakıncalıları ekonomik liberalizm ve ticaret serbestliğidir.
Başlangıçtaki idealist insanların inkılâptaki rolü azaldıkça, özgürlük şiarı ile yola çıkmış olan liberalizm bir ekonomik tahakküm aracı haline dönüşmüştür (sf. 26-7).
Fakat Kemalizm’in kapitalizm ve liberalizmle girdiği bu sürtüşmenin temelinde sömürü ve tahakküm ilişkilerinin sol/sosyalist bir eleştirisinden çok, kapitalizmin ve liberalizmin içinde barındırdığı çatışma potansiyeline, özellikle sınıflaşma ve bireyleşme olgusuna karşı duruş yatar. Recep Peker tüm konuşmalarında ve yazılarında liberalizme olduğu kadar (ve hatta ona olduğundan da çok) komünizme ve “sol cereyanlara” karşı da düşmanca bir tutum içerisindedir.
Her ne kadar kapitalizmin getirdiği dönüşümlere karşı tepkisel bir hareket olsa da, korporatizm “özel mülkiyet ve girişimin önceliği ilkesine dayanan kapitalist üretim tarzının egemen olduğu bir toplumu varsayan bir düşünce sistemi ve bir dizi kuruma işaret eder.” (T. Parla) Korporatizmin her türünün kapitalizmle girdiği bu çelişkili görülen ilişki anlaşılmadan solidarizmin her iki alt türünün de anlaşılması mümkün olamayacaktır.
Korporatizm kapitalizmin yarattığı bireyselleşme olgusuna olduğu kadar sosyalizme ve sınıf mücadelesi şiarına dayanan Marksizm’e ve sosyalist düzen projesine de düşmandır.

Korporatizm anti-Marksist ve anti-liberaldir; fakat anti-kapitalist değildir.
Taha Parla korporatizmin “genel, total sermaye anlamında kapitalizmin uzun vadeli var oluşunu öne çıkarmakla; ancak bireysel, özel sermayelerin kısa vadeli dar çıkarlarına meşruiyet sağlayabilen liberal mantığa kıyasla, kapitalist topluma daha yüksek bir rasyonalite kazandırdığı iddiasında” olduğunu belirtmektedir. Bu açıdan bakıldığında her ne kadar kapitalizm ve sosyalizm arasında bir “üçüncü yol” olma iddiasında da olsa, korporatizm kapitalist ekonomik ve sosyal ilişkilerin bir “türevi” olarak ele alınabilir. Bu çerçeve dâhilinde Kemalizm’in anti-kapitalist/devletçi retoriğinin sol düşünce ile alakalandırılmasının ve Kemalist ekonomik kalkınma projesinin kapitalizmle sosyalizm arasında bir “üçüncü yol” olarak adlandırılmasının temelsiz olduğu görülecektir.

Değerlendirme
Recep Peker’in İnkılâp Dersleri ve diğer külliyatından hareketle Kemalizmin ideolojik harcı ile ilgili şu noktalara değinebiliriz. Birincisi, Kemalizm bir ideolojidir ve erken Cumhuriyet dönemine ve Kemalizme dair yapılacak bir tartışmada bu noktanın kesinlikle akıldan çıkarılmaması gerekir.
İkinci olarak Kemalizm, her ne kadar kendisini döneminin önde gelen ideolojik akımlarından soyutlama çabasında olsa –ve hiç kimseye ve hiç bir akıma öykünmeyen tamamıyla özgün bir öğreti olduğunu iddia etse de– genel hatlarıyla korporatizmin solidarist alt türüyle çakışan bir ideolojik örüntüye sahiptir. En net ve kapsamlı ifadesini Kemalizmin altı okundan biri olan halkçılık ilkesinde bulan bu ideolojik örüntü organik ve homojen bir bütün olarak toplum ve bu bütün içerisinde eriyen birey fikriyatını hareket noktası olarak ele alır. Bu açıdan hem liberal bireyciliğe hem de sınıf fikrine karşıdır.
Bir başka nokta ise bu anti-liberal duruşun zorunlu olarak anti-kapitalist bir muhtevaya sahip olması gerekmediğidir. Retorikte anti-kapitalist tonlar taşımakla birlikte Kemalizmin milyonerler ve hatta milyarderler yaratma hülyasının erken Cumhuriyet yılları boyunca terk edilmediğini hatırlamak yeterli olacaktır.
Son olarak, bahsi geçen korporatist tahayyülün sadece Kemalizme musallat olduğunu düşünmek; korporatist Kemalistlerin karşısına “demokrat” merkez-sağ siyaseti (ya da şimdilerde İslamcı siyaseti) konumlandırmak mevcut haliyle memleket liberalizminin en gözde fantezisi olmaktan öteye geçemez. Çok partili hayata geçişle birlikte tüm varyasyonlarıyla Türkiye sağ(lar)ının seyrine bakıldığında korporatizm hayaleti ile karşılaşacağızdır.


_________________
Bonis nocet, qui malis parcit


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Recep Bey’in İnkılâp Dersleri: Kemalizm ve Korporatizm M
İletiTarih: 05 Mar 2016, 02:19 
Onursal Üye

Kayıt: 22 Ekm 2012, 19:18
İleti: 4241
Alıntı:
Türkiye'de Korporatizm Üzerine Notlar. Milli Şef sistemi (tekrar) doğuyor.

Türkiye'de Korporatizm Üzerine Notlar

Kapitalist sistemde sosyal sınıflar.

Kaynak: Caste System
Taha Parla'nın ilham verici kitabı (aslında doktora tezi) "Ziya Gökalp, Kemalizm ve Türkiye'de Korporatizm"i okuyorum bir süredir. Stefanos Yerasimos'un "Az Gelişmişlik Sürecinde Türkiye"sine biraz ara vermiştim. İyi de etmişim, zira iç içe giren bu iki okuma bugünkü Türkiye'nin durumuna başka bir açıdan bakabilmeyi sağlıyor.

Taha Parla kitabında Kemalizm'i ele alıyor ve bunu, Kemalist düşüncenin temelinde yer alan Ziya Gökalp'in fikirlerini ve teorisini inceleyerek yapıyor. Derin bir konu. Derin, çünkü Kemalizm, çok farklı cephelerden çekiştirile çekiştirile amorf bir hale getirildi. O derece ki, "ulusal sol" ya da "sosyal demokrat" cenahlar, özünde namevcut olan kesişim kümeleri yaratarak Kemalizm'i bir çeşit şemsiye haline getirdiler. Kemalizm, ilerici, bilimsel düşünceyi ve ılımlı bir devletçiliği savunan kültürel (ve yer yer naif) bir idealizm ülküsünden, katı devletçi ve daha katı milliyetçi bir nemruta dönüştürüldü. Ellerine kollarına sağlık.

Ancak benim şu anda odaklandığım esas konu, korporatizm meselesi. Parla, Türkiye'deki tüm hakim siyasi mekanizmanın tam olarak korporatist olduğunu ve tam da bu yüzden "merkez" değil, "sağ" eksenli olduğu tespitini yapıyor.

Korporatizm nedir?

Türk Dil Kurumu, korporatizmi, "Fransız devriminden sonra Orta Avrupa'da düşünce olarak ortaya çıkan, daha sonra yeni korporatizm adını alan, ilk kez İtalya'da Mussolini'nin iktidara gelmesiyle uygulanan ve ardından Almanya ve İspanya'daki diktatör rejimlerce de benimsenen, sınıfların loncalar biçiminde tanımlandığı ve devletin loncaları temsil eden bir organ olarak iktisadi hayata sınırsız bir biçimde müdahale ettiği, iş çevreleriyle sendikalar arasındaki sınıf çatışmasını dengelenmeye çalıştığı ve özünde kapitalist sistemin korunduğu, sosyalizm ve sendikalizm karşıtı olan iktisadi sistem" olarak tanımlıyor. Daha özet bir ifade ile korporatizm, devletin birbiri ile uyumlu altsistemlerden müteşekkil olduğu bir yapıdır. Devlet, çok sayıda irili ufaklı çarktan oluşan bir mekanizmadır. Liberalizmin birey, Marksizm'in sınıf odaklı teorilerine karşılık Korporatizmde işlevsel gruplar söz konusudur.

Korporatizmde loncalar, meslek örgütleri gibi kümeler (korporasyonlar) bulunur. Bu altsistemler birbiri ile ekonomik ilişkiler içindedir. Korporatizm toplumsal sınıfları ve sınıf ayrımını reddeder, dolayısıyla işçi sınıfı da işveren sınıfı da yoktur. Hepsinin hakları, ücretleri, vergileri vb devlet tarafından belirlenir, kontrol edilir ve korunur. Korporatizm özel mülkiyete ve girişimciliğe karşı değildir ancak ekonomik hayatta devletin hatırı sayılır bir ağırlığı vardır: Devlet mekanizması özel sektörün bulunmadığı ya da bulunamadığı ekonomik alanlarda varlık gösterir.

Korporatizmin hedefi bireyin ya da sınıfın değil "kamusal çıkar"ın korunmasıdır. Bu yönüyle de zaten faşizmle arasındaki sınır çizgisi yer yer bulanıklaşabilmektedir. Sınırın kaybolduğu uygulamalar "Faşist Korporatizm", liberal ekonomiye uygun olarak evrilen türleri ise "Neo Korporatizm" olarak adlandırılıyor.

Neo korporatizmin en önemli alt kümesi ise Sosyal Korporatizm. Sosyal korporatizmin özünde toplumsal uzlaşı ve dayanışma yer almakta. Tüm "korporasyonlar" (meslek örgütleri, sendikalar vb) oy / söz / veto hakkına sahip ve devlet işleyişine ait kararlar toplumsal uzlaşı ile alınıyor. Sosyal korporatizmden bahsedebilmek için liberal esaslara dayalı bir ekonomik yapı, örgütlenme imkân, kabiliyet ve bilincine sahip bir işçi sınıfı ile gelişmiş bir sosyo-ekonomik toplum yapısı gerekiyor. Sendikalar, meslek örgütleri ve sivil toplum kuruluşlarının toplumsal ve siyasal hayatta büyük bir ağırlığı ve söz hakkı bulunuyor. Dolayısıyla sosyal korporatizmde toplumsal örgütlenme gücü ve bilinci son derece önemli.

Kemalizm, tüm sınıfların bir diğerinin lazım ve melzumu mahiyetinde olduğunu savunan, korporatist bir ideoloji. 1930'lu yıllarda sendikaları, yani işçi sınıfının örgütlenmesi yasaklanarak sınıflara yönelik düzenleme getirilmemiş ancak öte yandan işçilerin işverene karşı haklarını önemli ölçüde koruyan yasalar çıkartılmıştır. Devletçi bir korporatizm söz konusudur, yani son sözü devlet söyler, toplumun diğer tüm kesimleri eşit seviyededir.

Burada önemli vurgulamak isterim ki cumhuriyetle birlikte korporatizmin Türkiye'de doğuş ve gelişme sürecini ele almak için Türkiye'deki ekonomik ve sosyal yapıyı, liberal ekonominin ve girişimciliğin mevcut olmamasını, ortamın ve dönemin koşullarını çok dikkatli incelemekte fayda var. Yani "1930'ların Türkiye'si aynı İtalya gibi faşist bir ideolojiye sahipti" gibi bastansavma bir çıkarıma yönelmemek gerekir. Liberal ekonomiyi, girişimciliği ve kültürel milliyetçiliği savunan Kemalizm'e vurulan en insafsız ve acımasız yaftadır bu, aynı Ziya Gökalp'in ırkçı / kafatasçı söylem ve ideolojilere alet edilmesi gibi.

Çok partili hayata geçişin gerçekleştiği 1946'dan sonra sendikalar toplumsal hayata girdi. Ancak sendikalar devlet emrinde, devletle birlikte çalışan ve devletin sözünden çıkmayan örgütler olarak kurgulandı. 1960'a kadarki süreçte sendikalar, ismi var cismi yok kabilinden, zayıf işçi kulüpleri olma niteliğinden öteye geçemedi. En cılız hak talepleri bile "siyasete karışma" olarak algılandı, katı yasaklarla sendikal faaliyetler, atalete çevrildi.

27 Mayıs darbesinin ardından oluşturulan 1961 Anayasası ise, sendikalara çok geniş hak ve özgürlükler getirdi. Sosyal korporatizmin gereklerinden olan güçlü toplumsal örgütlenmenin altyapısını inşa etti. Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu'nu (Türk-İş) desteklendi, kamusal işleyişte temsil ve söz hakkı verildi. Ne var ki, sosyal korporatizme en çok yaklaşılan bu görece özgürlük dönemi, 1982 Anayasası ile birlikte sona erdi. Sendikaların toplumsal ve siyasal hayattaki ağırlığı önemli ölçüde azaltıldı, güçleri tırpanlandı.

Yeni anayasa tartışmalarının gündemde olduğu şu günlerde ise farklı bir yapı ile karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum. Sendikaların toplumsal ve siyasal hayattaki söz hakkı, toplu iş görüşmelerinden ibaret bir görünüme sahip; yasama ve yürütme süreçlerinde bir varlık gösterebildiklerini söylemek mümkün değil. Dahası, yasama sürecinde sadece sendika değil, diğer sivil toplum kuruluşu ve örgütlerin de sürece yapıcı ve etkin bir katkıları olmuyor / oldurulmuyor.

Hükümet, kendi eksenindeki sivil toplum örgütleri ve meslek kuruluşları ile bir çeşit mikro otoriter korporatizm oluşturumuş durumda: Dikey hiyerarşi söz konusu. Bu hiyerarşinin dışındaki herhangi bir örgüt, kuruluş ya da zümre muhalif bir açılım gerçekleştirmeye davrandığı anda son derece sert bir biçimde eziliyor, hedeflenen toplumsal yapının "pürüzleri" traşlanıyor. Devlet mekanizması, 1930'ların İtalya'sını andırır bir yapıya doğru eksi yönde evriliyor. Bireysel hak ve özgürlükler giderek daha sıkı bir cendere içine alınıyor.

Başkanlık sistemi gelsin ya da gelmesin, pratikte Milli Şef sistemi (tekrar) doğuyor.

Yazının devamı: https://istifhane.files.wordpress.com/2 ... ppeker.pdf


_________________
Bonis nocet, qui malis parcit


Sayfa başı
 Profile bak  
 
Önceki iletileri göster:  Sıralama  
Yeni bir konu gönderCevap gönder 1 sayfadan 1. sayfa   [ 2 ileti ]


Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyenler: Kayıtlı kullanıcı yok ve 3 misafir


Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumda konulara cevap yazamazsınız
Bu forumda kendi iletilerinizi değiştiremezsiniz
Bu forumda kendi iletilerinizi silemezsiniz
Bu forumda dosya ekleyemezsiniz

Arama:
Git:  


İçerik sağlayıcı paylaşım sitelerinden biri olan SiyasiForum.net Siyasi Forum Adresimizde T.C.K 20.ci Madde ve 5651 Sayılı Kanun'un 4.cü maddesinin (2).ci fıkrasına göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur. SiyasiForum.Net hakkında yapılacak tüm hukuksal Şikayetler buradan iletişime geçilmesi halinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 1 (Bir) Hafta içerisinde dönüş yapacaktır. Forumumuz kesinlikle hiçbir şekilde parti, örgüt, kurum, kuruluş ve oluşumu desteklememektedir. Tüm Problemler ve Reklam İçin: İletişim Formu için tıklayınız.