Yazı boyutunu değiştir
Sistem saati: 24 Şub 2018, 07:01


Yeni bir konu gönderCevap gönder 1 sayfadan 1. sayfa   [ 5 ileti ]
Yazar Mesaj
 İleti başlığı: Komunisti - Teröristi Bunun Neresi Türk Töresi?
İletiTarih: 23 Arl 2016, 12:06 
Banlanmış Üye

Kayıt: 23 Arl 2008, 20:06
İleti: 116

Geçmişte iz bırakmış en büyük mafyalardan Abdullah Çatlı, 1 Haziran 1956’de Nevşehir’de dünyaya gelmiştir. Uyuşturucu taciri ve kontrgerilla mensubu olarak nam salmıştır. Ülkücü mafya lideri olarak bilinir.

1977 yılında Ülkü Ocakları Ankara İl Başkanlığı’na seçilmiştir. İl Başkanlığı’ndan 1 sene sonra yani 1978′de Ankara merkezli Ülkücü Gençlik Derneği Genel Başkanlığı görevine getirilmiştir. Aynı sene içerisinde Hacettepe Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapan Doç. Dr. Bedrettin Cömert cinayetinin faili olarak Ankara 5. Sulh Hukuk mahkemesince hakkında tutuklama kararı çıkarıldı. Bu kararın sonrasında fazla saklanamayan Abdullat Çatlı, 23 Ağustos 1978′de Sakarya’da güvenlik güçleri tarafından yakalandı ve gözaltına alındı. Ayrıca yine aynı yılda gerçekleşen 7 TİP’linin öldürülmesi olayında ‘azmettirici’ ve ‘olayın baş sorumlusu’ olarak, hakkında başka bir dava dosyası açılan Çatlı, olaydan tam 4 sene sonra hüküm giymiştir ama izini kaybettirmeyi başarmıştır.

Abdullah Çatlı bir süre Bulgaristan ve Avusturya’nın Viyana şehrinde hayatını sürdürdü. İsviçre’de istihbarat timleri tarafından ”Mehmet Özbay” ismine ait sahte pasaport ile yakalandı ancak gizli güçlerin devreye girmesiyle yine serbest bırakıldı. Serbest bırakılmasından 1 sene sonra ortaya çıkan belgeler bahsedilen gizli güçlerin çeşitli olaylarda neden Çatlı’ya yardım ettiğini ortaya serer gibiydi; 1983′te Fransa’nın Paris şehrinde MİT yetkilileri ile görüştü ve ASALA‘ya karşı 5 eylemde kullanıldığı Milli İstihbarat Teşkilatı Resmi Belgeler’inde açıkça yazmaktaydı. (ASALA: Ermenistan’ın Kurtuluşu için Ermeni Gizli Ordusu)

Yaşanan tüm bu sürecin sonunda şaşırtıcı bir gelişme yaşandı ve 1984 yılında bu kez ”Hasan Kurtoğlu” ismine ait sahte bir pasaport ile Paris’te Türk İstihbaratı tarafından yakalandı. Tam 7 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 1985′de Papa suikastı davasında tanık olarak mahkemeye çağrıldı ve bilgisi alındı. Oral Çelik’in suikast ile ilgisi olmadığını savunan Abdullah Çatlı, aynı zamanda Mehmet Ali Ağca‘nın Bulgar ajanı olabileceğini iddia etti. Çatlı kısa bir süre Fransa hapisanelerinde cezasını çekerken tekrar gizli güçler araya girdi ve İsviçre’ye gönderildi. 21 Mart 1990 tarihinde Bostadel Cezaevi‘nden kaçtı, daha doğrusu kaçırıldı. 1993 yılında ülkesi Türkiye’ye kesin dönüş yapan Abdullat Çatlı, üstünde taşıdığı ”Şahin Ekli” adına ait sahte pasaport ile gözaltına alındı ama aynı gün içerisinde serbest bırakıldı.

3 Kasım 1996′da Balıkesir’in Susurluk ilçesinde, tüm Türkiye tarafından da bilinen ”Susurluk Skandalı’‘ olayında hayatını kaybetti. Kaza anında Abdullah Çatlı’nın yaralı olduğu ancak JİTEM ajanları tarafından döverek öldürüldüğü de söylentiler arasındadır. Kaza sırasında Çatlı’nın bulunduğu araçta aynı zamanda Gonca Us, Emniyet Müdürü Hüseyin Kocadağ ve DYP Milletvekili Sedat Edip Bucak’ta vardı. Araçtan sadece Bucak sağ olarak kurtulabildi. Bu olay Türkiye siyasi tarihine kara bir leke olarak geçmiştir.

http://www.turkmafyasi.net/turk-mafyasi/abdullah-catli/

_________________
Ugovsek Gesellschaft m.b.H. Cecil Store St. Veiter Ring 209020 Klagenfurt am WörtherseeAvusturya


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Komunisti - Teröristi Bunun Neresi Türk Töresi?
İletiTarih: 23 Arl 2016, 12:07 
Banlanmış Üye

Kayıt: 23 Arl 2008, 20:06
İleti: 116
Abdullah Çatlı'nın 1990-1996 Yılları Arasındaki Faaliyetleri

"İstanbul'da, Dördüncü Levent'te ev tutulmuştu. 9 Mayıs - 21 Mayıs arası bu evde kaldık. Sonra Bahçelievler'e taşındık. Adresi herhalde, Koza 27 numaraydı. Abdullah 1990-92 yıllarındı işsizdi. Laleli-Aksaray'daki arkadaşlarının yazıhanelerine gidip otururdu.

"Fransa'dan büyük parayla dönmüştüm. Orada sosyal yardımda aldığımız parayla geçindik, Ali Bey'in getirdiklerini biriktirmiştim. O dönemde bu parayla geçindik."

Abdullah Çatlı Türkiye'de ilk "resmi" adımını, 25 Nisan 1990 tarihinde attı. "Mehmet Özbay" kimliği ile İstanbul Beşiktaş Kaymakamlığı Nüfus Müdürlüğü'nden, 201-150837 seri numaralı nüfuz cüzdanını aldı.

Sahte nüfuz cüzdanı Çatlı'ya ilk rahat nefesini aldırdı

Ardından sürücü belgesi geldi...
18 Mayıs 1990 tarihinde Konya Selçuk'daki Özel Hodaloğlu Sürücü Kursu'na yine "Mehmet Özbay" kimliğiyle başvurdu.
Buradan 24 Eylül 1990 tarih ve 622125 C seri nolu (90-18) 1568 numaralı sertifikaya, 11 Aralık 1990 tarihinde Konya Cumhuriyet Savcılığı'ndan sabıkası olmadığına dair aldığı belgeyi ekleyip, İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne müracaat etti.
Müracaatının aynı günü, yani 18 Aralık 1990 günü ehliyet sahibi oldu. Fotoğrafının bulunduğu ehliyet, E sınıfı, G 680465 seri ve 879592 numaralıydı...
Tek tek aldığı kimliklerle kendi sorununu kendisi halletti.

Peki, ya okula başlayacak olan kızları hangi kimlikle kaydedilecekti?

"Eşime dedim ki, benim soyadım Çatlı, çocukların soyadı Çatlı, biliyorsun çocuklar tahsil yapmak zorunda. Bir problem çıkar mı? Bana dedi ki, 'Hiç çekinmeyin, problem çıkmaz.' Ben üsteledim, 'İstersen boşanalım, ben kızlık soyadımı alayım, çocuklar da benim soyadımı alsın, okula öyle devam etsinler,' dedim. 'Hayır, kesinlikle gerek yok, rahatız,' dedi."

"Türkiye'ye dönünce babam beni Saint-Benoit, Fransız kolejine yazdırdı. Doğru düzgün Türkçe bilmiyordum. İlk gün okula beni babam götürdü. İstiklal Marşı çalındı, sonra herkes sınıflara gitti. Babam da benim sınıflara doğru gittiğimi görünce, bahçeden ayrıldı. Birden aklıma geldi. Peki, bana adımı sorarlarsa ne diyecektim? Yani biz şimdi hangi soyadını almıştık. Hemen eve koştum, babama sordum. Çatlı soyadını kullanacaktım.
"Babam Çatlı soyadında çok ısrar ederdi. Bize sık sık, 'evlenseniz de soyadınızı değiştirmeyeceksiniz,' derdi. Babam sert görünüşlü biriydi. Ancak şaka yollu bize takılmadan da edemezdi: Bana bazan 'Adile Naşit', bazan da 'İnatçı Keçi' derdi. Okul çıkışı beni almaya gelirdi, tüm kız arkadaşlarım ona hayrandı."

"idealist" Çatlı"

Abdullah Çatlı kendini güvenceye aldıktan sonra, eski arkadaşlarıyla sık sık buluşmaya başladı. Bu arada birçok "silah arkadaşı" cezaevinden çıkmıştı.
İstanbul'da sık sık toplantılar yapılıyordu.

Çatlı toplantılarda hep aynı sözleri tekrarladı:

"Bizim arkadaşlarımıza eziyet eden Zeki Kaman, Dürüst Oktay gibi polislerle, Nurettin Soyer gibi askeri savcılardan kesinlikle intikamımızı almalıyız."

Ülküdaşları Çatlı'nın geçmişlerde yaşayan bu sözlerini şaşkınlıkla dinliyorlardı.
Ancak kısa bir zaman sonra Çatlı da, ülküdaşları gibi Türkiye'nin yeni dönemine ayak uydurdu, toplantılarda şirketler kurarak para kazanmanın yollarını tartışmaya başladı...

Toplantıların bir önemli gündemi de, yeraltı dünyasına giren ülkücülerle ilişkiye geçmekti.
Ancak Türkiye'de güç olabilmek için siyaseten kuvvetli olmak gerektiğine hepsi inanıyordu...
İşte bu sohbetlerden biri basına yansıdı.

Haftalık 2000'e Doğru Dergisi'ne, MİT antetli, MİT Müsteşarı Korgeneral Teoman Koman imzalı (Sayı: 32.42.44/00-116) bir "bilgi notu" geldi.
İlk bakışta, bu "bilgi notu'nun da, daha önce sık sık medya kuruluşlarına gönderilen sahte MİT mektuplarından bir farkı yoktu.
Ama "bilgi notu"ndaki iddiaları bugün tekrar okuduğunuzda hiç de yabana atılır olmadığını görüyordunuz;

"7 Ekim 1990 günü Ankara'da siyasi organizasyonun il başkanlarıyla yapılan toplantının akabinde; ülkücülerin İslami kesimin önde gelen isimlerinden Muhsin Yazıcıoğlu ve Mustafa MİT'in zaman zaman kendilerine yakın buldukları ülkücülerle yaptıkları sohbetlerde, Genel Başkan Alpaslan Türkeş'in Genel Başkanlık'tan kendi isteği ile ayrılması gerektiğini, genç ve dinamik bir başkana ihtiyaç duyulduğunu, bu adayın kendisi (Muhsin Yazıcıoğlu) olduğunu, yine Muhsin Yazıcıoğlu, Muharrem Şemsek, Mustafa Mit ve GKSOD eski Genel Başkanı Metin Tokdemir ile birlikte ABD Büyükelçiliği'nde CIA mensubu olarak görev yapan bir şahısla (ismi belirlenemedi) görüşme yaptıkları ve bu görüşmede; kendilerinin CIA denetiminde çalıştığını bildikleri 'Gladio (Roma Kılıcı)' olarak anılan antikomünist gizli örgütün tüm NATO ülkelerindeki Neofaşist gruplarla işbirliği yaptığının kesin olduğunu; 12 Eylül öncesi Türkiye'de MHP yöneticileri ile irtibatlı olduklarını, son günlerde meydana gelen olaylar sebebiyle ülkücü taraftarlarının işbirliği yapmak istedikleri hususunu ifade etmişlerdir. Arzederim."
Bu bilgilerin ne kadarı doğru henüz bilinmiyor. Bilinen bu toplantıların o günlerde sık sık yapıldığı...

Burada bir noktaya daha işaret etmek gerekiyor: Abdullah Çatlı'nın cezaevinden kaçtığı tarih ile tetikçi ülkücülerin cezalarını çekip cezaevlerinden çıkış tarihleri de, ne tesadüftür ki aynıydı...

ANAP kulisinde

Artık sahte kimliklerle yaşamak istemeyen Abdullah Çatlı, Türkiye'ye geldiği 1990 yılı başında ANAP'taki eski ülkücü arkadaşlarıyla sık sık görüştü.
Ankara'ya geldiğinde ANAP Ankara Milletvekili ve TBMM Adalet Komisyonu Başkanı Alpaslan Pehlivanlı'nın Meclis'teki odasına gidip sohbet ediyor, meclis lokantasında yemek yiyordu.

Çatlı'nın ANAP'lı Pehlivanlı'nın yanına sık gitmesinin nedeni, Adalet Komisyonu Başkanı eski ülküdaşının, kendisine, bir türlü kurtulamadığı Bahçelievler katliamı davasında yardımcı olmasıydı...

TBMM Adalet Komisyonu Başkanı Pehlivanlı, bu konuda elinde bir yetkisi olmadığını söylüyordu her seferinde. Fakat sonunda Çatlı için bir umut ışığı doğdu.
Yakında ANAP kongresi yapılacaktı. Eğer Yıldırım Akbulut Genel Başkanlığı kazanırsa, Alpaslan Pehlivanlı büyük bir ihtimalle Adalet Bakanı olacaktı.
Çatlı'ya söz verdi, "Adalet Bakanı olursam, söz, o zaman senin için bir şeyler yapacağım!"

Abdullah Çatlı bu nedenle gece gündüz demedi, ANAP kongresi öncesi kulis yaptı. Delegelerin neredeyse üçte birini oluşturan eski ülkücü arkadaşlarından, Yıldırım Akbulut'u desteklemelerini istedi. Çatlı kulis çalışmalarını Kadir Aksoy'un Ankara Dedeman Oteli'nin yanındaki Büklüm Sokak'taki bir dairede sürdürdü.
Ancak Çatlı'nın isteği olmadı, ANAP kongresini Mesut Yılmaz kazandı.

Kongre günü Abdullah Çatlı, ablasının hasta olduğunu, bu nedenle eniştesiyle Nevşehir'den Ankara'ya geldiğini öğrendi.
Ankara'da nerede kaldıklarını öğrenmek için eniştesinin Ankara'da oturan kardeşini telefonla aradı. Tesadüf, orada kalıyorlardı. Eniştesine telefonda, "Evin numarasını vermeyin, sadece hangi sokakta olduğunu söyleyin, ben sizi bulurum," dedi.

Öyle de yaptı: Akşam 21.30'da eve telefon etti: "Evin bulunduğu sokaktayım, beş dakika sonra dairenin ışıklarını birkaç kez yakıp söndürün, ben nerede olduğunuzu anlarım."

Evin lambaları yakılıp söndürüldü Ve abla kardeş yıllar sonra buluştular.
Abdullah Çatlı, bir yandan hükümette olan bir partinin kongresinde kulis yapacak kadar rahat davranıyor, öte yandan akrabalarıyla buluşurken gizlilik yöntemlerine başvuruyordu. Neden?

Bu, olsa olsa Çatlı'nın bu tür gizli işleri sevmesinden ve alışmış olmasından ileri geliyordu.
Eniştesi ve ablasını ertesi gün alıp İstanbul'a götürdü. Şehrin en güzel yerlerinde ağırladı.

Eniştesi o günleri şöyle anımsıyor:

"Vallahi bir yemeğimizin faturası bile benim memur maaşımdan fazlaydı. Hatta hiç unutmam, o kadar para veriyoruz, israf olmasın diye tüm yemekleri son lokmasına kadar yemeğe çalışırdım. Abdullah yakınları için parayı hiç esirgemeyen biriydi."

Haluk Kırcı ile yeniden buluşuyorlar

Abdullah Çatlı çok para harcıyordu. Bu paranın kaynağı neydi? Ticaret olabilir miydi?
18 Temmuz 1991 tarih ve 2819 sayılı Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi'nde yayınlanan şirketin kurucuları arasında kendisi yoktu ama onu temsilen kardeşi Zeki Çatlı vardı.

Yıllar sonra, 1989 yılında şartlı tahliye ile cezaevinden çıkan Haluk Kırcı'yla yine bir araya gelmiş, birlikte ticarete soyunmuştu. Şirketin kurucuları arasında Bahçelievler Katliamı'na katılan bir isim daha vardı: Ahmet Ercüment Gedikli.
Şirketin adı: Promesse Tıbbi Malzeme ve Tekstil Sanayii Ticaret Limited.

Ortaklar şu isimlerden oluşmuştu:

a) Ali Rıza Önen. TC uyruklu. Çağdaş Yapı Koop. G. Blok, A Kapı. Kat 2 Ümraniye-İ stanbul.
b) Uğur Akbaş. TC uyruklu. San Yakup Mah. Yeni Cami Sok. No. 31 Adana.
c) Zeki Çatlı. TC uyruklu. Kapucubaşı Mah. Menekşe Sok. No. 3/5 Nevşehir.
d) Ahmet Ercüment Gedikli. TC uyruklu Kozyatağı Oyak Evleri A Grup No. 6/11 Erenköy-İstanbul.
e) Haluk Kırcı. TC uyruklu. Ali Ravi Cad. No. 73/3 Erzurum.

Annesini ve babasını daha öğrencilik yıllarında kaybeden; Erzurumlu arkadaşlarının "Esmeray," Ankara'daki ülküdaşlarının "İdi Amin," adıyla tanıdığı Haluk Kırcı, yoksul bir ailenin yedi çocuğundan biriydi. 10 yıl kaldığı cezaevinde harçlığını hep ülkücü arkadaşlarından aldı.
12 Eylül 1980'den önce eli kanlı olan birçok arkadaşı gibi, 12 Eylül'den sonra "vicdanının sesini dinleyip" İslamiyeti keşfetti.
Cezaevinde kendisini okumaya veren Haluk Kırcı, "davaya katılan gençlere" eski deneyimlerini anlatmak için "Genç Arkadaş" adlı bir kitap yazdı. Cihad Yayınları'ndan çıkan kitabın birinci baskısı, 1991 yılının Ocak ayında yapıldı.

"Çağırımız İslam'da diriliştedir" diye yazan Haluk Kırcı, 198 sayfalık kitabında; ülkücülerin nasıl örgütleneceği, şehir gerillası taktiklerinden nasıl ders alınacağı, itaatsizliğin önüne nasıl geçileceği, üniversitelerde solcularla nasıl mücadele edileceği ve kitle iletişim araçlarından nasıl yararlanılacağını bir bir yazıyordu...

Namık Erdoğan

Ancak Haluk Kırcı da cezaevinden çıktıktan sonra tıpkı Abdullah Çatlı gibi bu görüşlerini hemen değiştirip para kazanmanın yollarını aramaya başladı...
Haluk Kırcı sağlık sektöründe ilk önemli ihalesini Şişli Etfal Hastanesi'nin temizlik işini alarak yaptı. Daha sonra Sağlık Bakanlığına ameliyat önlükleri ve eldivenleri sattı.

Sağlık Bakanlığı'nın "köşebaşlarında" hep eski ülkücü arkadaşları vardı. Çatlı ve Kırcı, zamanla Bakanlığa tıbbi malzeme satan ıtriyat firmalarına da aracılık yapmaya başladılar. İyi para kazanıyorlardı.
İşler iyiydi. Ama Sağlık Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkan Yardımcısı Namık Erdoğan ihalelerde birtakım "dümenler" döndürüldüğünü anlamıştı. Üstelik aldığı tehditlere rağmen olayın üzerine gidiyordu.
Bu namuslu bürokrat, 9 Mayıs 1994 tarihinde akşam saat 20.00 dolaylarında Ankara Selanik Caddesi'ndeki Numuneliler Lokali'nden ayrılıp özel arabasıyla evine giderken kaçırıldı. Cesedi, Kırıkkale yakınında, Kızılırmak Nehri'nin kenarında bulundu!

Sultan Tekstil

Ortakları arasında gözükmese de, Abdullah Çatlı'nın kurduğu ikinci şirket, Aziz Dal, Mehmet Şirin Durmuş ile birlikte kurdukları Sultan Tekstil'di...
Kanarya Yolu Güvercin Caddesi 13/3 Küçükçekmece İstanbul, adresindeki Sultan Tekstil'in perde arkasında Yaşar Öz vardı.
Yaşar Öz, sektöre yabancı biri değildi, İngiltere'de tekstil işleriyle ilgilenmişti. Abdullah Çatlı'ya tekstil işine girmesini Yaşar Öz önermişti. Zaten resmi olarak gözükmemesine rağmen şirketin gerçek ortakları arasında, Serpil İpek, Aydın İpek kardeşler, Haluk kırcı, Meral Çatlı gibi isimler de vardı.
Gökçen ve Meral Çatlı bu şirketi şöyle anlattılar:

"Babam, Haluk (Kırcı) abi ile birlikte ticaret kursuna gittiler. Ancak babam bir süre sonra bıraktı, Haluk abi devam etti. Haluk abi babamdan daha yırtıktı, yani ticareti daha iyi beceriyordu. Babam ağır bir insandı. Kot işine girdiler, ancak belli sayıda kot üretmek gerekiyordu, yapılamadı."
"Sultan Tekstil 1991 yılında kuruldu, 1995 yılında iflas etti. Şirketin ortakları, kocam, ben, Haluk Kırcı, Aydın İpekli ve Serpil İpekli kardeşlerdi. Bu iki kardeşin, babaları ölünce aralarında sorun çıktı. Aslında önceleri işler iyiydi, ameliyat elbisesi, eldiven filan yapıp satıyorduk, ancak sorun çıkınca şirket battı. Kocam şirketten BMW otomobil alıp hissesini devretti."

Şirket iflas etmişti, ancak Abdullah Çatlı ve Haluk Kırcı ikilisi, bu süre zarfında İstanbul'da "başlarını sokabilecek" birer ev aldılar.
Çatlılar, 1992 Eylül'üne kadar Bahçelievler'deki evlerinde kirada oturduktan sonra, 1992'nin Eylül ayında İstanbul'un en lüks semtlerinden biri olan Florya'da dubleks bir daire alıp, zevkli ve pahalı bir biçimde döşediler.

Haluk Kırcı da Avcılar'da dubleks daire aldı. Nikah şahitliğini dönemin Erzurum Valisi Mehmet Ağar'ın yaptığı eşi Vesile, kızı Hazal'la mutlu bir yaşam sürdüren Haluk Kırcı, Avcılar Sanayi Sitesi'nden bir de işyeri sahibi oldu.
Biri yurt dışında 6 yıl, diğeri Türkiye'de 10 yıl cezaevinde yattı. Bir araya geldiklerinde şirket kurabilecek parayı hemen buldular. Şirketlerinin mali durumu iyi değildi. Buna rağmen altlarına pahalı arabalar çekip, dubleks lüks daireler almışlardı.
Paranın kaynağı neydi? Ticaret olmadığı belliydi.

Nevzat Bor 1970'li yıllarda Abdullah Çatlı'nın sağ koluydu. Yedikleri içtikleri ayrı gitmezdi.
Çatlı cezaevinden kaçıp Türkiye'ye geldiğinde yardımına ilk koşan kişilerden biri Nevzat Bor'du.
Ama ticaret bu iki eski dostun arasını açtı.

1992 yılında Çatlı ve Kırcı Orta Asya'ya 400 bin dolarlık şeker ihraç etmek için, Nevzat Bor'un bölgedeki ilişkilerinden yararlanmak istediler.
Nevzat Bor, iki eski arkadaşına kefil oldu. Hatta Çatlı ve Kırcı parayı peşin aldılar. Ancak gel zaman git zaman şekerler bir türlü bölgeye gönderilmedi.
Bu olay üzerine Nevzat Bor, Çatlı ve Kırcı'ya darıldı ve bir daha hiç konuşmadı!
Ticarette bu kadar başarısız olan Çatlı-Kırcı, sahi bu paraları nereden buluyorlardı? Paranın kaynağı ticaret olamayacağına göre acaba neydi? Yoksa uluslararası bazı ihaleler mi?

Mantık yürüterek bulmaya çalışalım:

Çatlı Uğur Mumcu'yu arıyor

Abdullah Çatlı, 6 Haziran 1992 tarihinde Mehmet Özbay adını vererek Cumhuriyet Gazetesi'nin Ankara bürosundan Uğur Mumcu'yu aradı. Uğur Mumcu'yu bulamadı ama "Zırhlı araç yolsuzluğuyla ilgili görüşecektim," şeklinde mesaj bıraktı.

Aradan yıllar geçti, MİT görevlisi Mehmet Eymür, 24 Temmuz 1997'de İstanbul DGM'de görülmekte olan Susurluk Davası'nda ifade verdi. Bu ifadesinde, "Uğur Mumcu'ya Abdullah Çatlı'nın Türkiye'de olduğunu ve kullanılmakta olduğunu söylediğini" anlattı. Eymür, Mumcu'ya "bu kullanılmaya karşı olduğunu" da belirtmişti.
Bu ifade üzerine bir açıklama yapan Uğur Mumcu'nun ağabeyi Ceyhan Mumcu, "Eymür'ü, Çatlı'nın nasıl kullanıldığını ve mesai arkadaşlarını tek tek açıklamaya," davet etti.

Bu açıklamadan sonra Ceyhan mumcu ile Mehmet Eymür arasında bir telefon görüşmesi geçti. Görüşmede Eymür, Ceyhan Mumcu'ya:

"Abdullah Çatlı'ya resmi görev verilmesine hep karşı çıktım. Ama arkasında ikisi Bakan düzeyinde olmak üzere birçok siyasi vardı. Gücümüz yetmiyordu. Bu yüzden bu durumu Uğur Mumcu da dahil olmak üzere herkese haber verdim. DGM'de söylediğim budur, tutanaklara doğru geçti, incelerseniz görürsünüz" dedi.

Eymür bu arada ilginç bir bilgi de verdi:

"Zırhlı araç yolsuzluğuyla uğraştığı için Uğur Mumcu'ya suikast yapılacağına dair bir ihbar almıştık. Uğur Mumcu'ya haber verdik ve bu suikastı biz önledik" dedi.

Uğur Mumcu'ya "zırhlı araç yolsuzluğu" yüzünden suikast yapılacağı haber alınıyor.
Abdullah Çatlı Uğur Mumcu'yu arayarak "zırhlı araç yolsuzluğuyla ilgili görüşecektim" diyor.
Çatlı'nın zırhlı araç alımlarıyla ne ilgisi vardı? Uğur Mumcu'yu bu konuyla ilgili olarak araması bu çetrefilli işlerin neresine düşüyor?
Bu soruların yanıtlanmasını zamana bırakıyoruz ve tekrar Çatlı'nın İstanbul günlerine dönüyoruz.

"Şahin Ekli"

26 Şubat 1992 tarihinde Abdullah Çatlı, "Şahin Ekli" sahte pasaportuyla yurt dışına çıkarken, havaalanındaki kontroller sırasında yakalandı. Hemen havalimanındaki Teknik Büro Asayiş Şube Müdürlüğü'ne götürülüp parmak izi alındı: Parmak izi, 1900322 numara ile İstanbul Emniyet Müdürlüğü kayıtlarına geçirildi.

Bu kayıtlarda, Malatya 1957 doğumlu, Haydar ve Fahriye'den olma, Malatya Çavuşoğlu köyünde oturan Şahin Ekli'nin fotoğraf bölümünde siyah kazaklı, siyah ceketli, numaralı gözlüklü Abdullah Çatlı'nın fotoğrafı vardı.

Abdullah Çatlı'nın 27 Şubat 1977 tarihinde Ankara Emniyet Müdürlüğü'nde "52804" sicil numarasıyla bulunan dosyasında da parmak izi vardı.
Ancak emniyet teşkilatı henüz bilgisayar teknolojisine geçemediği için(!) iki parmak izi karşılaştırılamamıştı.
Sahte pasaportla yurt dışına çıkmak isteyen Abdullah Çatlı hemen serbest bırakıldı.

Nedeni, "yukarıdan, üst düzeyden" birinden telefon gelmesiydi!.. Peki, Çatlı neden yurtdışına çıkmak istemişti?
Yurt dışına gitme isteğinin, İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nde yapılan kadro değişikliği ile ilgisi var mıydı?
Çatlı, "Şahin Ekli" sahte pasaportuyla yakalandığında Necdet Menzir henüz 13 günlük İstanbul Emniyet Müdürü'ydü ve Menzir kendi ekibini İstanbul'a getirmeye başlamıştı. Yani İ stanbul Emniyeti'ndeki kadrolar değişiyordu.
Peki, Necdet Menzir'den önce İstanbul Emniyet Müdürü kimdi? Mehmet Ağar! O tarihte Mehmet Ağar'ın tayini İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nden Erzurum Valiliğine çıkmıştı!

Basamakları hızlı tırmanan emniyetçi

Emniyet tarihinde merdivenin basamaklarını Mehmet Ağar kadar hızla tırmanan belki de başka hiçbir polis yoktu.
31 Ekim 195l'de doğdu.
Babası dönemin ünlü emniyet müdürlerinden Zülküf Ağar'dı. Babasını genç yaşta kaybetti. Polis yetimlerine verilen bursla önce Haydar Paşa Lisesi'ni, ardından Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni bitirdi.
Üniversitedeki dönem arkadaşları arasında PKK lideri Abdullah Öcalan da vardı!..
Ağar'ın üniversitedeki adı "Pike"ydi ve Çin'in efsanevi lideri Mao'ya hayrandı.

Mesleğe "tepe üstü dalış" yaptı. Emniyet Genel Müdürlüğü Asayiş Şubesi'nde komiser muavini olarak polisliğe ilk adımını attı. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'ün koruma görevlisi oldu. Kaymakamlık sınavını kazandı, Torul ve Delice'de kaymakamlık yaptı. Dayanamadı, 1980 yılında baba mesleğine döndü, İstanbul Emniyet Şube Müdür Muavinliği'ne naklen geçti. Siyasi Şube Müdür Yardımcısı oldu. İlk "deneyimini" 70'li yılların ünlü emniyet müdürü Şükrü Balcı'nın yanında kazandı. 1981 yılında personel Şube Müdürü, bir yıl sonra da Asayiş Şube Müdürü oldu. 3 yıl 8 ay sürdürdüğü bu görevinde, İstanbul'un yeraltı dünyasını yakından tanıma olanağını buldu. 1984 yılında İstanbul Emniyet Müdür Yardımcılığı'na getirildi.
37 yaşında, 1988'de Ankara Emniyet Müdürü oldu.

1990 yılında, yani Abdullah Çatlı'nın İsviçre'deki cezaevinden kaçıp İstanbul'a geldiğinde İstanbul Emniyet Müdürlüğü koltuğunda oturuyordu. İki yıl sonra Erzurum Valisi, ardından hemen Emniyet Genel Müdürü oldu.
24 Aralık 1995 seçimlerinde DYP Elazığ milletvekili olarak meclise girdi. ANAP-DYP koalisyon hükümetinde Adalet Bakanı, ardından kurulan RP-DYP koalisyon hükümetinde İçişleri Bakanı yapıldı.

Saflar değişiyor

1980 yılında yurt dışına çıkarken MİT'le yakın ilişkisi olan Abdullah Çatlı, dönüşünde tıpkı ideolojik safı gibi, sırtını dayadığı gücü de değiştirdi.
Abdullah Çatlı artık MİT'in değil, Emniyet'in adamıydı.
Zaten MİT içinde de büyük değişiklikler olmuş, Hiram Abas, Mehmet Eymür ekibi tasfiye olmuştu.
Yıldızı parlayanlar ise İstanbul eski Emniyet Müdürü Şükrü Balcı'nın "iki çömezi" Mehmet Ağar ve Ünal Erkan'dı...
Emniyet içinde, 17 bin üyeli Pol-Der'li sol görüşlü polislerin hepsi teşkilattan çıkarılmış, tüm kilit noktalara 2 bin üyeli Pol-Bir'li ülkücü polisler yerleştirilmişti.
1980'li yıllarda Türkiye'deki dengeler, askeri darbe sonucu kesintiye uğramış, 90'lı yıllarda yeniden şekillenmeye başlamıştı.

1974 yılında İstanbul Ülkü Ocakları Başkanlığını yapmış Abdullah Kederoğlu, Çatlı'nın hemşerisiydi. Çatlı'nın yurt dışından geldiği günlere ilişkin bir tesbitini anlatıyor:

"Abdullah önceleri Mehmet Ağar'a çok karşıydı. Türkiye'ye geldiğinde hep onun hakkında atıp tutardı. Ancak kısa bir süre sonra da birlikte oldular."
Abdullah Çatlı'nın, Mehmet Ağar'ı sevmesinde hemşerisi Abdullah Kederoğlu'nun payı vardı.
Kederoğlu'nun, Nevşehir'de görev yaparken tanıdığı ve dost olduğu İbrahim Şahin, Çatlı'nın Türkiye'ye geldiği yıllarda İstanbul'da Özel Hareket Şube Müdürlüğü görevini yapıyordu.

Çatlı, hemşerisi aracılığıyla, önce İbrahim Şahin'le, daha sonra da Şahin'in aracılığıyla Mehmet Ağar ile tanıştı ve İstanbul Emniyet Müdürü Ağar'ı çok sevdi!
Çatlı o günlerde ticareti de sevmeye başlamıştı...

GSC Tekstil

GSC Tekstil: Gökçen, Selcen Company (veya Çatlı).
Abdullah Çatlı yeni kurduğu şirketin adını, kızların baş harflerinden seçti...

Ali Rıza Gürcan Caddesi, Park Sokak, Arın Apartmanı 5/1 Merter İstanbul adresindeki şirketin ortakları arasında şu isimler vardı:

Mehmet Özbay, Efraim Barut ve Turgay Maraşlı.

Abdullah Çatlı bu kez "Mehmet Özbay" adıyla, şirketin kurucuları arasında yer aldı.
Binanın mülkiyeti Efraim Barut'a aitti. Macaristan'a tekstil ürünleri ihraç ediyorlardı.
"Eşimin 1994'de Almanya'ya ve 1995'te Macaristan'a gittiğini biliyorum. Diğerleri (ABD-İngiltere) doğru değil. İki Mehmet Özbay var. Bu söylenen seyahatleri öteki Mehmet Özbay yapmış olabilir. Macaristan'a kumaş, etek vb. ticaret için giderdi."
Abdullah Çatlı, eşi Meral Hanım'ın dediğine göre, 1994 ve 1995 yıllarında iki kez yurtdışına çıktı. Peki, Çatlı yurtdışına hangi pasaportla gitti?
Şahin Ekli sahte pasaportuyla 26 Şubat 1992 tarihinde yakalanmıştı.

Artık daha dikkatli olması gerekiyordu. Çatlı da işin kolayını buldu.

Yeşil pasaport aldı:

14 Eylül 1994 tarihinde, "Mehmet Özbay" adına Emniyet Genel Müdürlüğü Yabancılar ve Hudut İltica Dairesi Başkanlığından aldığı, TR- A245202 seri numaralı "yeşil pasaport" Abdullah Çatlı'nın işini kolaylaştırdı.

Çatlı, yurtdışına çıkışta vize gerektirmeyen ve yalnızca 1'inci, 2'nci ve 3'ncü dereceli devlet memurlarına verilen yeşil pasaporta da, yine çeşitli entrikalarla sahip oldu. "Mehmet Özbay" adına Maliye Bakanlığı'ndan, 1'inci kadro derece Maliye Müfettişi olduğunu gösterir belge almıştı: Sahte kimlikle, sahte kadro!
Maliye Bakanlığındaki geleneğe göre, maliye müfettişleri yeşil pasaport taleplerini Teftiş Kurulu'na yapıyorlardı. Ancak, "Mehmet Özbay" adına alınan yeşil pasaport için Teftiş Kurulu'na hiç başvuru olmamıştı. Bu uygulama Maliye Bakanlığı tarihinde ilk kez görülüyordu. O halde Mehmet Özbay'a (yani Abdullah Çatlı'ya) Maliye Müfettişi belgesini kim vermişti?

Biri vermiştir herhalde; yoksa Başbakan Tansu Çiller ailesine yakınlığı ile bilinen dönemin Maliye Bakanı İsmet Attila verecek değil ya!
On küsur yıldır polisin aradığı, cezaevi firarisi, Türkiye'de sıradan vatandaşların ulaşamayacağı kimliklere ne kadar da kolay sahip oluyordu!
Kim vardı, Abdullah Çatlı'nın arkasında?

Gerçek Mehmet Özbay

Suruçlu "pasaportzede" gerçek Mehmet Özbay da, o tarihlerde İstanbul'daydı.

Abdullah Çatlı'nın "yaşamını kolaylaştıran" şu Mehmet Özbay'ın kimliğini de bir öğrenelim:

Şanlıurfa Suruçlu. Doğum tarihi: 16.10.1964 Köyü: Bellik (eski adı Kırmit Mezrası)
Adı: Mehmet Soyadı Özbay. Baba adı: Mevlüt, ana adı: Fatma, Cilt no: 037/01, sıra no: 33, birey sıra no: 22
Medeni hali: Bekar, dini: İslam.

Özbay ailesi 1976 yılında, Şanlıurfa'dan, Birecik'in Meydan Mahallesi'ne taşınmış.
Ağabeyleri Salih Özbay, Birecik Orman Fidanlık Müdürlüğümde, İbrahim Özbay ise Birecik Kelaynak Kuşları Üretme Çiftliği'nde çalışıyor. Ağabeylerinin söylediğine göre, kardeşleri Mehmet Özbay 14 yıldır Londra'da yaşıyor. Sadece babası vefat ettiğinde, birkaç yıl önce gelmiş ziyaretlerine...
Ancak bizdeki bilgiler farklı...

Gerçek Mehmet Özbay, Abdullah Çatlı'nın GSC Tekstil'deki ortağı Turgay Maraşlı ile birlikte Ataköy Atrium'da "Pizzadays" adında bir pizza dükkanı açtı.
Turgay Maraşlı, aslında her iki işyerinin de göstermelik ortağıydı. Asıl ortak Abdullah Çatlı'ydı.

Yani sahte ve gerçek Mehmet Özbay ortaktılar! Pizza dükkanını birkaç ay sonra hemen devrettiler.
Gerçek Mehmet Özbay, 1994 yılında İstanbul Bahçeşehir'de Emlak Bankası Mensupları Emekli ve Yardım Vakfı tarafından, "şahsına yapılan davetle" bir dükkan kiraladı. Davet aynı zamanda Mehmet Özbay'ın Urfalı hemşerileri Drej Ali (Ali Yasak) ile akrabası Nihat Yasak'a da yapılmıştı. Hemşerileri Yasak'lar, gazete büfesi ile un mamulleri satan dükkanda hizmet verirken, Mehmet Özbay da, "Cafe Citron" adıyla bir işyeri açtı. Ancak burayı da kısa bir süre sonra iyi bir paraya devretti.

Türkiye'de hemen herkes gerçek Mehmet Özbay'ı merak ediyor. Ama herhalde Emlak Bankası Mensupları Emekli ve Yardım Vakfı, gerçek Mehmet Özbay'ı yakından tanıyor ki, adına davetiye çıkarıp dükkan kiralamasına yardımcı oluyor.
Gerçek Mehmet Özbay, Soli Ovadya adlı yabancı bir kadınla da, Japet şirketini kurdu. 1993'den 1995'e kadar, Japet, yapa yapa bir tek Alarko Holding'in Alkent Sitesi'ndeki örnek dairesinin dekorasyonunu yaptı.

Yoksa Mehmet Özbay bu işyerlerini yurtdışına çıkışlarında ticari vize almak için mi kurmuştu?
Çünkü "Mehmet Özbay" adıyla yurtdışına 122 defa çıkış yapıldı. Bunun kaçını Çatlı, kaçını Özbay yaptı?
Emniyet Genel Müdürlüğü'nün kayıtlarına göre Abdullah Çatlı 21 defa giriş çıkış yaptı. Demek ki Mehmet Özbay da 101 kez gidip gelmişti.
Sık sık yurtdışına çıkan gerçek Mehmet Özbay ne tür bir ticari iş yapıyordu? Neredeyse her üç ayda bir pasaportunu kaybeden Mehmet Özbay, neden bu kadar çok yurtdışına çıkıyordu?

Çevresinde bıraktığı izlenime göre oldukça varlıklı gözüken Mehmet Özbay gelirini nereden sağlıyordu? Uyuşturucu kaçakçılığı veya karapara aklanmasıyla bir ilgisi var mıydı?

Mehmet Özbay ile Çatlı tanışıyorlar mı?

Kitapta buraya kadar yazılanlar, sahte pasaport olayında bir gerçeği ortaya koydu:
Sahte pasaportu kullanan ile pasaportun gerçek sahibi birbirini tanıyorlar.
Ama Abdullah Çatlı ile Mehmet Özbay ilk günlerde birbirlerinden habersizler. Tanıdıkları ortak isim, Yaşar Öz.
Söylendiğine göre, Çatlı ve Özbay daha sonraki günlerde tanıştılar ve birbirlerini çok sevdiler...

Meral Çatlı, 22 Ocak 1997 tarihinde TBMM Susurluk Komisyonu'na verdiği ifadede ilginç bir olay anlatıyor:

"İstanbul Ataköy'de bir yazıhane kiralandı. Eşim, oraya gidiyor, orada çalışıyordu. Derken eşime bir haber geldi. 'Büro basılacak,' diye. Yani emniyete, 'O büroda Abdullah Çatlı çalışıyor,' diye ihbar gitmiş. Emniyet de eşimi uyarıyor, 'İhbar var, dikkatli olun,' diye. Yani söylemek istediğim eşim devletten birileriyle görüşüyordu. Yoksa niye uyarılsın?"

Bu olayın başka bir pencereden görünüşünü ise, dönemin İstanbul Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı Hanefi Avcı, kitabın yazarlarına anlattı:
"İstanbul istihbarata, yani bize bir ihbar mektubu geldi. Mektupta, Abdullah Çatlı adlı kaçak birinin Ataköy'de bir evin zemin katında büro tutup bazı işler yaptığı yazıyordu. Ben araştırılması için ilgili daireye yazı yazdım. Arkadaşlar gidip bakmışlar, büro mu, ev mi ne olduğu belli olmayan bir yer. Günün her saatinde, gece gündüz belli adamlar gelip gidiyormuş büroya. Biz buranın çek senet işleriyle ilgili bir yer olduğunu düşündük. Bakırköy emniyetine yazı yazdık. Onlar da gidip bakmışlar, öyle bir zamanda gitmişler ki adamlar da tam büroyu taşıyormuş. Orada Ali Ünal, sonradan araştırdım Çankırılıymış, diye biri varmış. Polislere, Fransa'ya tekstil ihracatı yaptığını söylemiş. Tam bilmiyorum ama gerçek Mehmet Özbay da oraya gelip, 'büro benim,' demiş. Bu olay 1993 yılında geçiyor. Zamanı şu nedenle söylüyorum, büroya gelip giden Audi marka araba Sami Hoştan'ın adına; büronun telefon numarası da Turgay Maraşlı'nın adına kayıtlıydı. Bence her zaman öyle olmuştur, sahte kimlikli kişi ile gerçek kimlikli kişi birbirini tanır.
Gerçek Mehmet Özbay ile Mehmet Özbay adını kullanan Abdullah Çatlı birbirlerini tanıyorlardı."

Hem o kadar iyi tanıyorlardı ki, aynı uçakla seyahat bile etmişlerdi! 25 Eylül 1997'de Yeni Yüzyıl gazetesinde çıkan bir haberde şöyle deniyor:

"Abdullah Çatlı ile Mehmet Özbay'ın zaman zaman İstanbul'da ve yurt dışında bir araya geldiklerinin saptandığını belirten yetkililer, devlet dairelerinde Abdullah Çatlı ile ilgili bazı sorunlar çıktığında gerçek Mehmet Özbay'ın ilgilendiğini belirttiler. Çatlı ile Mehmet Özbay'ın her ikisinin de 'Mehmet Özbay' adına düzenlenmiş kimlik ve pasaport kullandıkları ve üç kez aynı gün ve aynı uçakla yolculuk yaptıkları anlaşıldı."

Gerçek Mehmet Özbay yakalanıp da, "Gel bakalım kardeşim Mehmet Özbay, in misin, cin misin bir anlayalım. Durmadan pasaport kaybediyormuşsun, bu kayıp pasaportlar da hırsızın uğursuzun eline düşüyormuş. Kimliğini kullanarak suç işleyenlerden şikayetçi misin? Şikayetçiysen bugüne kadar neden şikayet etmedin? Şikayetçi değilsen niye değilsin? Bunlarla bir ortaklığın mı var?" diye sorulamadı.

Yakalanıp yargı önüne çıkarılsa belki de karanlıkta kalmış birçok faili meçhul olayı açığa çıkaracak olan Mehmet Özbay hakkında bugüne kadar tutuklama kararı çıkarılmadı. Hakkında yapılan tek işlem, Emniyet Genel Müdürlüğü'nün Londra Büyükelçiliğine gönderdiği bir yazıyla, Mehmet Özbay'ın bazı soruları cevaplandırması isteği oldu. Büyükelçiliğin Mehmet Özbay'ı bulup da bu soruları sorabildiğini sanmıyoruz. Çünkü Özbay, Susurluk kazasından sonra evini değiştirdi ve izini kaybettirdi.

Çatlı asker kaçağı

Abdullah Çatlı, İstanbul'da "yeni bir yaşama" ayak uydurmaya çalışırken, Nevşehir'deki ailesine hâlâ mahkemelerden "arandığına" ilişkin resmi yazılar geliyordu.
Örneğin 18 Ağustos 1993 günü gelen evrak Nevşehir Askerlik Şubesi'ndendi. Abdullah Çatlı yoklama kaçağıydı ve hemen askerlik şubesine başvurması gerekiyordu!..

Asker kaçaklığından aranıyordu ama Çatlı aslında "askerliğini" yapıyordu...

Gökçen Çatlı şöyle diyor:

"Babamın siyasi görüşleri Turgut Özal'a yakındı, ANAP'lıydı. ANAP'tan tanıdığı eski arkadaşları vardı. Onları ziyarete giderdi."
Abdullah Çatlı'nın Turgut Özal'a hayranlığı nereden geliyordu?

Çatlı'nın Türkiye'ye geldiği 1990 yılında, Özal artık eski gücünde değildi. 1987 yılında patlayan birinci MİT Raporu'ndan sonra "MİT'i sivilleştirme," dolayısıyla Hiram Abas'ı MİT'e "patron" yapma planı suya düşmüştü. Üstelik Özal "Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan da olmuştu." MİT'in başına, Özal'a karşıtlığı ile bilinen Korgeneral Teoman Koman getirilmişti.

Özal'ın kamuoyunda da imajı giderek bozuluyordu. 1989 yerel seçimlerinde ANAP'ın oyu yüzde 21'e inmişti.
"Köşeye sıkışan" Özal, "devletin sinir merkezlerinden" istihbarat alamıyordu. Bu nedenle bürokrasi ve emniyetteki güvendiği isimlerle "özel bir büro" kurdu.
Bu "özel büro" Cumhurbaşkanı olarak yaşama veda eden Turgut Özal'dan sonra lağvedildi mi, yoksa görevine devam etti mi?
Lağvedildiği söyleniyor.

Ancak aradan uzun zaman geçmeden yine bir "özel örgütten" bahsedilmeye başlandı: Çiller Özel Örgütü!

- Dönemin DYP Genel İdare Kurulu üyesi Manisa milletvekili Tevfik Diker bu "özel örgüt" ile ilgili bir anısını aktarıyor:

"Bekir Altınok tarafından Sosyal İstihbarat teşkilatı kurulmasına yönelik bir rapor hazırlandı. Genel İdare Kurulu üyesi olduğum için, rapor bana da geldi. Rapor Çiller ailesine ulaştırıldı. Aile bu fikri Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar ile Amerikalı danışmanları Jay Kriegel'e inceletti. Daha sonrası hakkında bilgim yok. Ama bu rapordan yola çıkılarak zaman içinde Çiller Özel Örgütü kurulduğu duyumlarını aldım."

Bu "özel örgütün" emniyet ayağı Mehmet Ağar mıydı? Başbakan Tansu Çiller o günlerde MİT'in başına Ünal Erkan'ı niçin getirmek istiyordu? Bu "özel büro" içinde Abdullah Çatlı'nın olmadığı düşünülebilir mi?
Hem de cebine silah ruhsatı konmuş Çatlı!..

Çatlı'ya silah ruhsatı

Abdullah Çatlı "Mehmet Özbay" adıyla, 2 Ekim 1993'te İstanbul Valiliği'ne müracaat etti ve can güvenliği olmadığı gerekçesiyle silah taşıma ruhsatı talep etti.
Bu da bir "tesadüftür" diyelim; Abdullah Çatlı'nın silah ruhsatı almak için başvurduğu tarihten 15 gün önce de, Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar, koruculuğu kabul eden DYP milletvekili Sedat Bucak'a 1500 silah vermişti.

Kimdir bu Sedat Edip Bucak?

Sedat Edip Bucak, İsmail Hakkı Bucak'ın oğlu. 1960 Siverek doğumlu. Endüstri Meslek Lisesi mezunu. Amcası Mehmet Celal Bucak'ın ölümünden sonra aşiretin reisi oldu. İki dönemden beri DYP milletvekili.

Bucak aşireti Güneydoğu'da Şeyh Sait İsyanı'ndan bu yana devletin yanında politika güdüyor. Zaza olan aşiret, Demokrat Parti (DP) zamanından bu yana TBMM'nde temsilci bulunduruyor. Aşiretin merkezi Siverek'te 700 gönüllü, 300 geçici köy korucusu var.
1993 yılında Sedat Bucak koruculuğu kabul edince dönemin Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar ve Olağanüstü Hal Bölge Valisi Ünal Erkan ile oldukça samimi bir ilişki içine giriyor.

Milletvekili Bucak, Abdullah Çatlı'yı bu ilişkiden dolayı tanıyor.
Söylenenlere göre, Ağar, koruculuğu yeni kabul eden Bucak'a, o günlerde fazla güvenmiyordu. Çatlı'yı, Bucak aşiretini kontrol için görevlendirmişti!
Bucak aşiretinden bazıları bu ilişkileri onaylamadı.

Adnan Bucak, amcaoğlu Sedat Bucak'ı medyada sık sık eleştirdi:

"Sedat, aşiretimizin kurallarına maalesef uyamadı. Aşiretimizi, Cudi Paşa'nın, Osman Paşa'nın, Hasan Oral'ın, Mehmet Celal Bucak'ın yönettiği gibi yönetemedi. Sedat toy ve cahil. Ben onun yerinde olsam, Mehmet Ağar'la Abdullah Çatlı'yla arkadaşlık yaptığım zaman oturup düşünürüm. Bu insanlarla birlikte yol yürüyebilir miyim, yürüyemez miyim?

"Çatlı'nın adını geçen yaz (1996) Siverek'e gittiğimde duydum. Reis diyorlardı. Kim olduğunu sordum. Abdullah Çatlı'dır, Sedat Beyin iyi arkadaşıdır dediler. Ben tanımıyorum deyince, o seni iyi tanıyor dediler. Adını unutmayayım diye yazmak istedim, uyardılar, o mimli biridir, ismini yazıp yanında taşıma dediler."

Abdullah Çatlı, Bucak sayesinde birçok Urfalı dost edindi. Bunlardan biri de "Drej Ali" olarak tanınan "Ülkücü Baba" Ali Yasak'tı.
Ali Yasak, 1958 Şanlıurfa doğumlu. Türk. Esnaf bir ailenin çocuğu. Şanlıurfa Eğitim Enstitüsü'nde okudu. Öğrencilik yıllarında solcu bir öğrenciyi vurmaktan 4 ay ceza yedi. Kaçtı, yakalandı. İki yıl cezaevinde kaldı. Çıktıktan sonra o dönemde, Apocularla (PKK) savaşan Bucaklara yaklaştı. Güvenlerini kazandı. 1979 yılında Hukuk Fakültesi'ni kazanıp İstanbul'a gitti.

O yıllarda M. Ali Ağca'nın, Abdullah Çatlı'nın da gittiği "Küllük" ve "Marmara" kahvelerinden çıkmadı.
12 Eylül döneminde Ankara'da İnci Baha'nın (Nabi İnciler) yanında çalıştı. Drej Ali'yi İnci Baba'ya tavsiye eden, baş fedaisi Siverekli Nihat Ağırmatlı idi.
1984 yılında bağımsız çalışıp kendi işini kurmak istedi.

Eminönü Belediye Başkanı Tahir Aktaş'tan kahve yeri istedi, aldı: Derviş Aile Çay Bahçesi. Sonra kahve sayısını artırdı...

Zeytinburnu-Bakırköy Regata sınırına kadar olan bölgeyi "denetimi" altına aldı. Ataköy'de bulunan kafeteryasına isim olarak, Sicilya'nın en ünlü mafya ailesi olan Carleone'nin adını verdi:

"Carleone Cafe!"

Eski patronu İnci Baba ile İstanbul darphane inşaat ihalesi yüzünden silahlı çatışmaya girdi. Ülkücü dava arkadaşı Feridun Öncel'i bacağından vurdu. Araya Şanlıurfa milletvekilleri girip, Drej Ali ile İnci Babayı barıştırdılar.

1990 yılından sonra Ülkücü Baba olarak ünlendi. Tansu Çiller hükümetlerinde işlerini iyice büyüttü. Örneğin, dönemin Tarım ve Köy İşleri Bakanı hemşerisi Necmettin Cevheri sayesinde başta Azerbaycan, Romanya olmak üzere canlı hayvan ticareti yaptı.
Bir ara tekstil işine girdi.

Sonra, Refah Partili Belediyelere, Romanya'dan getirdiği çift katlı otobüsleri kiraladı. Çatlı, Korkut Eken'i ne zaman tanıdı?
Abdullah Çatlı, Türkiye'ye döndükten sonra sadece aşiret reisleri, ülkücü babalarla arkadaşlık kurmadı. Çevresinde oldukça "renkli mesleklerden" insanlar da vardı. Bunlardan biri de özel harp uzmanı emekli Yarbay Korkut Eken'di...
Çatlı, özel harpçi Korkut Eken'i ne zaman tanıdı?

İşe Korkut Eken'in biyografisinden başlayalım:

1945 Ankara doğumlu. 1965 yılında Kara Harp Okulu'ndan mezun oldu. Hep, komando tugayı, hava indirme tugayı gibi özel birliklerde görev yaptı. 1974 yılında Kıbrıs'taki savaşa katıldı.
Adaya paraşütle inen ilk ekip içinde yer aldı. 1978 yılında Özel Harp Dairesi'ne girdi. Özel birliklerin komutan yardımcılığına kadar yükseldi. ABD, Almanya ve İngiltere'de gayrinizami harp kurslarına katıldı.

12 Eylül 1980'den bir ay sonra şeriatçılar tarafından kaçırılan Diyarbakır THY uçağına ilk müdahaleyi Korkut Eken komutasındaki özel harpçiler yaptı.
1982 yılında polis özel timlerini eğitti.
Hiram Abas ve Mehmet Eymür'ün isteği üzerine, ordudan emekliliğini isteyerek 1987 yılında MİT'e girdi. Mehmet Eymür'ün yardımcısı olarak Güvenlik Daire Başkan Yardımcısı oldu.

Korkut Eken bu görevi sırasında, başta Tarık Ümit olmak üzere yeraltı dünyasının birçok ismiyle tanıştı, dost oldu.
Abas ve Eymür'ün, Korkut Eken'i MİT'e getirmelerinin nedeni, herhalde istihbarat faaliyetlerinde kullanmak değildi. Eken gibi gayrinizami harp uzmanı bir kişi MİT'e niye alınırdı? Amaçları, MİT'i operasyonel bir teşkilat haline getirmekti.
Abas ve Eymür, Korkut Eken'in yetiştireceği MİT elemanları ile gerektiği zaman operasyonlar yapmayı planlıyorlardı.
Bu yapılanmayı dönemin Başbakanı Turgut Özal da biliyordu. Zaten istekleri, "MİT'in sivilleştirilmesi" değil, Hıram Abas'ı teşkilatın başına getirerek, MİT'in işlevini daha aktif hale getirmekti.

Başarılı olamadılar. Birinci MİT Raporu'ndan sonra, Hiram Abas-Mehmet Eymür ve Korkut Eken MİT'ten "atıldı."
Bu bilgilerden sonra başa dönüp sorumuzu yineleyelim: Korkut Eken ile Abdullah Çatlı ne zaman tanıştı?
Korkut Eken, TBMM Susurluk Komisyonu'nda ve İDGM'de aynı sözleri tekrarlıyor: "Çatlı'yı 1987-88 yılında tanıdım."
Bu tarihte tanımasına olanak yok. Çünkü Abdullah Çatlı o. tarihlerde İsviçre'de hapiste.
Peki, Korkut Eken niye ısrarla bu tarihi veriyor ve arkasından hemen ekliyor: "Ben Çatlı'yı, Mehmet Eymür sayesinde tanıdım."

Yoksa Korkut Eken, eski can yoldaşı Eymür'e gizli kapaklı bir mesaj mı veriyor:

"Beni konuşturmayın, eğer konuşursam, 1978-1982 yıllarını anlatırım."

Hani o, yeraltı dünyası-MİT-ülkücü ilişkisini...

Korkut Eken ile Mehmet Eymür, 1990 yılında birlikte Antalya Varsak'ta Polar Buz Fabrikası'nı işletmeye açtılar...
Abdullah Çatlı sık sık ziyaretlerine geliyordu. Muhtemelen eski günleri yad ediyorlardı !
Çatlı, Papa Suikasti'yle ilgili bazı bilgiler vermek istediğini söylediğinde. Korkut Eken dönemin MİT İstanbul Bölge Başkan Yardımcısı, şimdiki Dış İstihbarat Daire Başkanı Şenkal Türker'i aradı. Ancak "ilgilenmiyoruz" yanıtını aldı.

Çatlı, buradan, eski dostları Eymür ve Eken'in bir zamanlar ki güçlerinin kalmadığını anladı. Zaten iki eski dost da artık birbirlerine düşman olmuşlardı.
Korkut Eken ile Mehmet Eymür'ün arası, buz fabrikasının hisseleri yüzünden açılmıştı.
Korkut Eken Ankara'ya dönüp BOTAŞ'ta çalışmaya başladı. Maddi sıkıntı içine düşmüştü.
Korkut Eken, 2 Ağustos 1994 tarihinde, İçişleri Bakanlığı Müsteşarı Bekir Aksoy ile Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar'ın isteği, İçişleri Bakanı Nahit Menteşe'nin onayı ile "danışman" görevi alarak özel tim elemanlarını eğitti. Bu tarihten sonra Mehmet Ağar'ın yanından hiç ayrılmadı.

Başbakan Tansu Çiller'in sık sık özel timcilerin eğitim gördükleri kampları ziyaret ettiği, Mehmet Ağar ile Korkut Eken'in birbirine yaklaştıkları o günlerde, Türkiye'de ilginç gelişmeler oluyordu.

Öldürülecekler listesi

Başbakan Tansu Çiller, 4 Kasım 1993 tarihinde İstanbul Holiday Inn Oteli'nde ilginç bir açıklama yaptı: "Türkiye, milis hareketi niteliğine dönüşmüş ve yaygınlaşmış bir terör hareketiyle karşı karşıyadır. PKK'nın haraç aldığı işadamları ve sanatçıların isimlerini biliyoruz, hesap soracağız."
O günlerde bu açıklama fazla önemsenmedi.

Çiller'in ne kadar "ciddi" olduğu iki ay sonra anlaşıldı:

Medyada sık sık adı, "PKK'ya yardım eden işadamları" arasında geçen, Kürt mafyasının ünlü ismi Behçet Cantürk, 14 Ocak 1994'te kaçırılıp öldürüldü.
Behçet Cantürk, şoförü Recep Kuzucu'nun kullandığı zırhlı, kurşungeçirmez otomobiliyle evine giderken, İstanbul'un en işlek yollarından Bağdat Caddesi'nde, üzerinde polis sinyal lambası bulunan sivil iki otomobil ile yolu kesildi. "Polis" yazan yelekleri, ellerinde otomatik kısa namlulu makinalı silahları ve telsizleri bulunan sivil kişiler, Cantürk ve şoförünü otomobilleriyle birlikte alıp bir bilinmeze götürdüler.
İki ceset bir gün sonra Sapanca Kırkpınar yakınlarındaki henüz hizmete açılmamış bir dinlenme tesisinin arka bahçesinde bulundu. Cantürk'ün kafasına tek kurşun, kaçmaya çalışan şoför Kuzucu'nun kafasına iki, göğsüne 5 kurşun sıkılmıştı.

Tarih 28 Mart 1994.

İstanbul Aksaray'daki oto galerisi, polis yelekli, otomatik silahlı, telsizli sivil polislerce basıldı. İçeride oturanlardan Fevzi Aslan ve Salih Aslan'a, "bizimle emniyete geleceksiniz" dediler. Liceli Fevzi ve Salih Aslan'ın cesetleri, Kınalı Sakarya TEM otoyolunda Hendek gişelerinin bir kilometre uzağında tarla içinde bulundu. Fevzi Aslan'ın şakağına tek kurşun, yeğeni Salih Aslan'ın ise vücuduna üç kurşun sıkılmıştı.
Behçet Cantürk ile Fevzi Aslan'ı öldüren silah aynıydı.

3 Haziran 1994.

Yüksekovalı Savaş Buldan, Hacı Karay ve Liceli Adnan Yıldırım, İstanbul Çınar Oteli'nin Casino'sundan çıkarken, daha önceki her iki olayda olduğu gibi, polis yelekli, otomatik silahlı ve telsizli sivil kişilerce kaçırılıp Bolu, Yığılca, Hacılar Köyü yakınlarında öldürüldüler. Buldan'a iki el, Yıldırım'a ve Karay'a birer el kurşun sıkılmıştı.

Kaçırılıp öldürülenler bunlarla sınırlı değildi:

1994 yılında ardı ardına faili meçhul cinayetler işlendi:

25 Ocak 1994: Liceli Sefa Erciyes Ankara'da kaçırılıp öldürüldü.
25 Şubat 1994: Liceli avukat Yusuf Ekinci Ankara'da kaçırılıp öldürüldü.
11 Kasım 1994: Behçet Cantürk'ün avukatı Medet Serhat ve şoförü İsmail Karaalioğlu'nun otomobili çapraz ateşe tutuldu. İkisi de öldü.
14 Aralık 1994: Avukat Faik Candan Ankara'da kaçırılıp öldürüldü.
Medyada "Kürt mafyasının önemli isimleri" olarak gösterilen ve PKK'ya yardım ettiği iddia edilen bu kişileri kaçırıp öldürenler kimdi? Ve kimdi bu kişilerin çoğundan öldürülmeden önce haraç isteyenler?
Haraç istendikten sonra öldürülenler sadece Kürtler değildi...
Türkiye'de yaşayan azınlıklardan da haraç alınmaya başlanmıştı. Haraç miktarı kişi başına 500 bin dolardı!

Bakın ne ilginç olaylar yaşanıyordu:

Mateo Almaslino azınlık bir Türk vatandaşı. İstanbul Çırağan Oteli'ndeki odasında Abdullah Çatlı'nın ekibinden ülkücü Ertuğrul Özgül tarafından elleri, ayakları bağlandıktan

sonra tehdit edildi. Alnına dayalı susturucu takılmış tabanca zoruyla, Fors Altın Döviz şirketindeki hisselerini otel odasında devretti.
Mateo Almaslino olayın peşini bırakmadı. Durumu gidip İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne anlattı. İlgilenmediler. Savcılığa gitti. Dava İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesi'nde sürüyor.

Herkes Almaslino kadar şanslı değildi. Nesim Malki şanssız azınlıklardandı, öldürüldü.
Azınlıklar haraç vermekten bıkıp, konuyu Cumhurbaşkanı Demirel'e açtılar. Ancak Susurluk kazasından sonra biraz olsun rahatladılar...
Mehmet Ağar yardımı!

Konuyu fazla dağıtmadan, kaldığımız yere, Abdullah Çatlı'nın silah ruhsatını nasıl aldığına dönelim.
Çatlı'nın silah ruhsatı isteğinin İstanbul Valiliği'nce incelenmesi uzun sürdü.
Valilik, yaklaşık 8 ay sonra, 14 Haziran 1994 tarihinde, Çatlı'nın yani "Mehmet Özbay"ın ruhsat almaya uygun olmadığına karar verdi.
Kararın altında dönemin İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğlu'nun imzası vardı.
Ancak Çatlı'nın güçlü koruyucuları vardı. 20 gün sonra, 4 Temmuz 1994 günü, "İçişleri Bakanlığı onayı'yla, Abdullah Çatlı'ya silah taşıma ruhsatı verildi.
Valiliğin vermediğini kimler hangi metodlarla vermişti?

Çatlı'nın yardımına dönemin Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar yetişmişti:

"Emniyet Genel Müdürlüğü Uzmanı" kimliğini imzalayıp verdi.
Ağar'ın imzasının bulunduğu kimlikte, Çatlı'nın fotoğrafının yanında; "Yandaki açık kimliği ve fotoğrafı bulunan Mehmet Özbay, Emniyet Genel Müdürlüğü'nde uzman olarak çalışmakta olup, silah taşımasına İzin verilmiştir," deniliyordu.
Deneyimli bir emniyet görevlisi Mehmet Ağar, "görevini kötüye kullanma" suçunu işlemeyi bile göze alarak, bu sahte uzmanlık belgesini Çatlı'ya niçin verdi?
Diyelim Çatlının, Mehmet Özbay olduğunu bilmiyordu! Peki, bu "gerçek" Mehmet Özbay kimdi ki, ona böyle bir sahte belge verip altını imzaladı?
Abdullah Çatlı veya Mehmet Özbay, silah taşımasa ne olurdu?
Yoksa Çatlı, devlet adına kurşun mu sıkıyordu?

Eğer öyleyse bu kurşunlar, kimlere sıkılıyordu?
Sahte "Emniyet Genel Müdürlüğü Uzmanı" kimliği, sadece Abdullah Çatlı'ya da verilmemişti.
Bunlardan tam 50 adet düzenlenmiş ve 32'si dağıtılmıştı.. Tesadüf bu ya! (Artık tesadüfün bu kadarına da kanıt denir!)
Abdullah Çatlı, Mehmet Ağar'ın milletvekili seçilip Bakan olduğu, 29 Mart 1996 tarihinde "silah taşıma ruhsatı"nı aldı.

4 Temmuz 1999'a kadar geçerli olmak üzere verilen, 500560 nolu silah ruhsatını cebine koyan Çatlı, Ankara'da oturan Mehmet Çakır'ın ABD yapımı beyaz renkli Baretta (9 mm çaplı, L53461Z seri nolu) tabancasını taşımaya başladı.
Abdullah Çatlı'nın silah sahibi olması için çevrilen entrikalar bu kadarla bitmiyordu. Çatlı silah ruhsatı almak için adres olarak, Mecidiyeköy Polis Karakolu'nun üstündeki polis lojmanını gösterdi!

Tekrar başa dönüp soralım: Abdullah Çatlı 1990 yılında Türkiye'ye geldi.
Silah almak için neden, 21 Ekim 1993 tarihine kadar bekleyip, bu tarihte silah ruhsatı başvurusunu yaptı?

İddia şu:

"Abdullah Çatlı, sahte bir kimlikle silah ruhsatını Mehmet Ağar'ın İstanbul Emniyet Müdürlüğü döneminde almıştı. Mehmet Ağar, adı mafyaya da karışmış 189 karanlık kişiye silah ruhsatı verdi. Erzurum Valiliği'ne gidince İstanbul'da Necdet Menzir'in istemiyle hakkında soruşturma açıldı. Ancak bu 189 kişinin dosyaları birdenbire ortadan kayboluverdi. 189 kişiden biri de Abdullah Çatlı'ydı!"
Dosyalar kaybolduğu için bu iddianın doğruluğu galiba hiçbir zaman kanıtlanamayacak...
Ancak tüm çıplaklığıyla ortaya çıkan başka olaylar da var. Bunlardan biri de, Mehmet Ağar'ın Yaşar Öz'e neden kol kanal gerdiği...

Yaş ar Özün silah ruhsatı ve uzman kimliği

Yaşar Öz, sahte pasaportla Türkiye'den İngiltere'ye kaçak Türk sokma işini sürdürüyordu...
12 Ocak 1994 tarihinde Adana Şakirpaşa Havalimanında Metin Bozdoğan, "Hakkı Mercan" adına düzenlenmiş sahte pasaportla yakalandı.
Hakkı Mercan kimlikli şahıs ifadesinde, sahte pasaportu parayla Yaşar Öz'den aldığını itiraf etti.
İstanbul polisi 31 Ocak 1994 tarihinde Yaşar Öz'ün ikamet ettiği Ataköy 7-8 Kısım L-9/A Blok Daire 6 adresine baskın yaptı.

Evde yapılan aramada; Yaşar Öz adına düzenlenmiş TR-A228576 seri numaralı yeşil pasaport, Tank Ümit adına düzenlenmiş TR-A220307 seri numaralı yine yeşil pasaport, Eşref Çuğdar adına düzenlenmiş Yaşar Öz'ün fotoğrafının yapışık olduğu B sınıfı sürücü belgesi ve yine Yaşar Öz fotoğraflı (Abdullah Çatlı'ya verilenin benzeri) silah taşıma izin belgesi bulundu:

"Belge hamili Yaşar Öz, Genel Müdürlüğü'müzde teknik danışmanlık hizmeti yürüttüğünden bahisle, ülkemizde bulunduğu süre içerisinde silah taşımaya izinlidir."
İmza: Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar!

Yaşar Öz'ün evinde ayrıca çeşitli çapta silahlar da vardı:

Smith Wesson marka 9 mm çaplı seri numarası silinmiş bir tabanca;
30 calibre markası ve seri numarası belirsiz bir toplu tabanca;
MKE yapısı 9 mm. çapında 43 adet mermi.
Yaşar Öz gözaltına alındı.

Olayın bundan sonraki gelişmelerini TBMM Susurluk Komisyonuna ifade veren dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Necdet Menzir'den (23.1.1997) dinleyelim:

"İlginç bir şey oldu. Daha arkadaşlar merkeze gelmeden.
Mehmet Ağar yardımcım Mestan Şener'ı arayıp, 'O kişiyi biz kullanıyoruz. Yakında önemli bir operasyona katılacak. Pasaport ve diğerlerini biz hazırladık. Bütün o belgeleri bize yollayın. Yaşar Öz'ü de serbest bırakın' diye talimat vermiş. Ve böylece Yaşar Öz elini kolunu sallaya sallaya emniyetten ayrıldı. Biz ayrıca bir yazı yazarak evde ele geçen belgeleri bir kuryeyle, (Komiser Levent Sevinç-y.n) Ankara'ya Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar'a gönderdik"

Necdet Menzir, Yaşar Öz'ün serbest bırakılmasından bir süre sonra İstanbul'da Mehmet Ağar'la karşılaştıklarını belirterek, aralarında geçen bir konuşmayı nakletti:

"Kendisine, 'Bu Yaşar Öz olayı nedir' diye sordum. O da bana, 'Çok gizli bir operasyonda istihbarat için kullanıyoruz' yanıtını verdi."
"Çok gizli bir operasyon" neydi?

Örneğin, bu olayın geçtiği tarihlerde kaçırılıp öldürülen "Kürt işadamaları'yla, bu "Çok gizli operasyonun" bir ilgisi var mıydı?
Sorunun yanıtını vermeden, Yaşar Öz ile Mehmet Ağar'ın dostluğunun ne zaman, nasıl başladığına bir bakalım...

http://www.turktoresi.com/viewtopic.php?f=37&t=5410

_________________
Ugovsek Gesellschaft m.b.H. Cecil Store St. Veiter Ring 209020 Klagenfurt am WörtherseeAvusturya


En son gokhanpga tarafından, 23 Arl 2016, 12:21 tarihinde değiştirildi, toplamda 2 değişiklik yapıldı.

Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Komunisti - Teröristi Bunun Neresi Türk Töresi?
İletiTarih: 23 Arl 2016, 12:15 
Onursal Üye

Kayıt: 20 Şub 2009, 22:40
İleti: 26408
-Yazının linki? :roll:

_________________
.

..Forum Kuralları ve Üyelik Sözleşmesi İçin Tıklayın.
..(viewtopic.php?f=6&t=1)

..Forumumuzun Yazım Kuralları için tıklayın.
..(viewtopic.php?f=6&t=14739)

..Yasaklı yayınlar için duyuru: Tıklayın..
..(viewtopic.php?f=6&t=20215&start=0)


..........Zorsa mutlaka başarırım.
..................................İmkansızsa biraz zaman alır..
.
.


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Komunisti - Teröristi Bunun Neresi Türk Töresi?
İletiTarih: 23 Arl 2016, 12:20 
Banlanmış Üye

Kayıt: 23 Arl 2008, 20:06
İleti: 116
Marksizmin ve Komunizmin Sola karıştığı Türkiyeden başka Ülke yok

Atatürk mü böyle yapmanızı emretti yoksa Karl Marks mı , yoksa Lenin mi?



Devrimci Sol’un kurucularından Paşa Güven, Dursun Karataş’ın emriyle Paris’te infaz edildi.


1955, Erzincan Refahiye doğumlu Kürt Alevisi Paşa Güven ailesiyle beraber geldiği İstanbul’da 70’li yılların başında Devrimci Hareketle tanışacaktı. Çevresindeki insanların sol görüşlü olması Güven’i de daha lise yıllarında hızlı bir devrimci sempatizan yapacaktı. Okuduğu lisede devrimci yol çizgisinde faaliyet gösteren Dev–Lis’de çalışmalara başladı. Üniversiteyi kazandığında katıksız bir Devrimci Yol taraftarıydı. Üniversitedeki faaliyetlerini Devrimci Yol taraftarlarının hakim olduğu İYÖD’de sürdürdü. Kısa bir sürede bu derneğin başkanlığına seçildi. 1976 yılının başlarında okuduğu okulda ve çalışmalarını sürdürdüğü İYÖD başkanlığında sivrildi. Sol gruplar içerisinde en popüler gençlik liderlerinden biri olmuştu. Hareketli bir yapıya sahip olan Paşa Güven İstanbul Dev–Genç’in her eyleminde baş rolü çekiyordu. Ajitatif konuşmalarıyla kitleleri provoke etmekte üstüne yoktu. Dev–Genç’in düzenlediği miting ve yürüyüşlerde, üniversitelerde düzenlenen forumlarda polisinde dikkatini çeken Paşa Güven 1977 yılının Ocak ayı başında Site Öğrenci Yurdu çevresinde ülkücü öğrencilere yapılan silahlı saldırıdan dolayı aranmaktaydı. Polis tarafından aranan Paşa Güven 10 Ocak günü üzerinde silah bulundurduğu için güvenlik güçleri tarafından gözaltına alınmış, bir hafta süren sorgusunun sonunda cezaevine gönderilmişti.

Polis tarafından sorgulanan ve cezaevine gönderilen Paşa Güven hakkında dönemin “Politika” ve “Cumhuriyet” gibi solcu günlük gazetelerde “Paşa Güven’e İşkence Yapıldı” haberleri manşetten veriliyordu. Dev–Genç GYK üyesi, İYÖD başkanı Paşa Güven, Marksist militanlar ve örgütler tarafından da işkenceye direnen örnek bir devrimci lider olarak görülüyordu. Paşa Güven sorgusundan sonra mahkemeye götürülürken, 12 Ocak 1977 tarhli Politika gazetesinde “İYÖD başkanı eli alçılı ve gömleği kanlı adliyeye getirildi” haberleri verilerek Paşa Güven lehinde kamuoyu oluşturulmaya çalışılıyordu.

Paşa Güven silahla yakalandığında ünlü karikatürist Turhan Selçuk’un Paşa–General esprisine de konu olmuştu.

Paşa Güven cezaevinde ünlü mafya babalarıyla da tanışacaktı. Bunlardan biri de Dündar Kılıç’tı. Kılıç yıllar sonra anılarında Paşa Güven’e methiyeler düzecekti. Güven’in mafyayla ilişkileri işte bu tarihte başlıyordu.

Paşa Güven 1977 Haziran ayında Şehzadebaşı’ndaki Site Yurdunun arka bahçesinde polise ateş açtıktan sonra kaçarken tekrar yakalanmış 5 ay yattıktan sonra tahliye olmuştu.

Paşa Güven cezaevinden tahliye olduktan sonra Devrimci Yol içerisindeki çalışmalarını Şubat 1978’e kadar sürdürdü. Bu tarihten itibaren içinde yer aldığı Devrimci Yol hareketiyle örgütsel bağlarını İstanbul Dev–Genç’teki arkadaşlarıyla askıya alacaktı.

Paşa Güven, aralarında Dursun Karataş, Bülent Uluer, İrfan Yavru, Hüseyin Telci, Sinan Kukul, Bedri Yağan gibi isimlerin bulunduğu İstanbul Dev–Genç kadrosuyla birlikte 1978 Nisan Ayında Devrimci Yol hareketinden ayrıldıklarını yayınladıkları bir bildiriyle kamuoyuna duyurdular. Paşa Güven, Dursun Karataş ve Hüseyin Solgun’la birlikte 1978 yılının Temmuz ayında Devimci Sol’u kurdular. 20 Aralık 1978’de İstanbul’da yapılan örgüt toplantısında Dev–Sol’un yurtdışı sorumluluğuna getirildi. örgütün bu tarihten ayrıldığı 1985 yılına kadar Dev–Sol MK üyesi ve yurtdışı sorumlusu olarak görev yaptı.

Paşa Güven, 1978–80 döneminde Devrimci Sol adına ilk dış bağlantısını FHKC ile yaptı. Lübnan ve Suriye’de bir çok Marksist örgütle ilişki kurdu. FHKC ile Dev–Sol arasındaki silah temininden her türlü ilişkiye kadar birçok alanda yapılan işbirliğinden Paşa Güven imzası vardı. 12 Eylül’den sonra Dev–Sol MK üyeleri Dursun Karataş ve Hüseyin Solgun’un yakalanmalarından sonra örgütün dışarıda kalan ve en güvendiği yöneticilerinden biri olarak görüldü. Dev–Sol’u canlandırmak ve cezaevlerindeki örgüt militanlarının maddi finansmanının sağlamak için geçmişte ilişkisi olduğu yeraltı dünyasıyla bağlantıya geçti. 1981 yılında İtalyan polisi tarafından uyuşturucu ticareti yaptığı sırada yakalanan, ancak siyasi mülteci sıfatıyla serbest bırakılarak Fransa’ya teslim edilen Paşa Güven oradan da Almanya’ya geçerek Dev–Sol faaliyetlerini sürdürdü. Almanya ve Fransa arasında mekik dokuyan Paşa Güven Ermeni terör örgütleriyle de ilişki kurdu. Asala eylemlerine destek verdi. Paşa Güven’in mafyayla ilişkisi ve uyuşturucu ticareti yaptığı söylentileri Türkiye’deki cezaevlerinde tutuklu bulunan Dev–Sol yönetimiyle arasının açılmasına sebep olacaktı. Dev–Sol lideri Dursun Karataş, Paşa Güven’in uyuşturucu ticaretinden büyük paralar kazandığını bu paraları örgütten sakladığını örgüt parasıyla Avrupa’da krallar gibi yaşadığını iddia ederek Avrupa’daki taraftarlarına cezaevinden yolladığı haberlerle Paşa Güven’den hesap sorulmasını istiyordu. Paşa Güven kısa zamanda ulaştığı maddi güçle etrafında bir çok militanı da toplamıştı. Bunların bir kısmı Türkiye’den kaçan militanlardı. Avrupa’daki Dev–Sol taraftarları arasında Paşa Güvenle ilgili başlayan tartışmalar, örgütün ikiye ayrılmasına sebep olacaktı. Bir grup Paşacılar, Diğer grup ise (Dursun Karataş) Dayıcılardı.

Dursun Karataş’a göre Paşa Güven 1979 yılında Kapalı Çarşı soygunundan elde edilen 40 kilo altını yurtdışına kaçırıp örgütten gizlediği için büyük suç işlemişti. Örgütün maddi finansını karşılayacak olan 40 kilo altının hesabını örgüte vermemiştir.

Paşa Güven 1985 yılında İtalya’da silahla yakalandı. Türkiye’nin tüm isteğine rağmen idam cezasıyla yargılandığı için iade edilmeyen Paşa Güven bir süre cezaevinde yattıktan sonra serbest bırakıldı.

1985 yılında Paşa Güven Dev–Sol’dan ayrıldığını bir bildiriyle duyurur. Bu açıklama Karataş taraftarlarını da rahatlatır. Paşa Güven’in yerine örgüt sorumluluğuna Çetin Malkoç getirildi. Yeni yurtdışı sorumlusu göreve başlar başlamaz Paşa Güven’in örgütle hiç bir ilişkisinin kalmadığını en kısa zamanda eline geçirdiği örgüt parasını iade etmesini ve Devrimci Sol’a hesap vermesini istedi. Paşa Güven ise Dev–Sol’un iddialarını ciddiye almadı. Dün emri altında çalışan militanların kendisine her hangi bir saldırıda bulunamayacaklarını düşünüyordu. Ama işler Paşa Güven’in düşündüğü gibi gitmeyecekti. Dev–Sol Paşa Güven hakkında infaz kararını çoktan vermişti. İş zamana kalmıştı.

Dev–Sol Paşa Güven’i mafyacılıkla suçlarken aynı şeyi Paris’te ve Amsterdam’da kendileri de yapacaktı. 1988 yılının 6 Temmuz’unda Dev–Sol militanı Ahmet Köksal’ın liderliğindeki bir grup Dev–Sol militanı mafya mensuplarımın gittiği Amsterdam’daki Karadeniz kıraathanesinden her zamanki haraçlarını almak için gitmişler. Haraca bağladıkları mafya mensuplarından kendilerine verilen miktarın arttırılmasını istemişlerdi. Bağış adı altında haraç toplayan Dev–Solcuların bu seferki talebine kahveye takılan mafya mensupları karşı çıkmışlardı. Haraç tartışması silahlı çatışmaya dönüşmüş, çıkan çatışmada mafya çevresinin mensuplarından Urfalılar olarak bilinen grubun önde gelen isimlerinden Mehmet Horoz olay anında ölmüştü. Olay yerinde bir kişi de ağır yaralanmıştı. Ağır yaralanan Ahmet Köksal bir gün sonra kaldırıldığı hastanede can vermişti.

Ölenlerden biri olan Ahmet Köksal, Fransa’ya siyasi iltica talebinde bulunan 26 yaşındaki Dev–Sol militanıydı. Köksal’ın ölümü üzerine bir açıklama yapan Avrupa’daki Devrimci Sol’un basın sözcüsü Köksal’a sahip çıkıyordu.

Ahmet Köksal’ın öldürüldüğü yıl Dev–Sol’un hedeflerinden biri de eski liderleri ve yoldaşları Paşa Güven’di. Ne bahasına olursa olsun Paşa Güven öldürülmeliydi. Dursun Karataş, Paşa Güven’in infazına yol açan süreci şu sözlerle başlatıyordu:

Avrupa örgütlülüğünün başına oturmuş bu hain, buradaki taraftarlarımızı da bir türlü gelmeyen savaşma günleri hikayeleriyle aldatarak, hareketin maddi olanaklarını kendi yaşamını idame ettirmek için kullanıyordu. Her türlü ahlaksızlık, mafyacılık işlerine boğazına kadar batmıştı. Tüm bunları yaparken hareketimizin adını kullanıyordu. Paşa Güven haini ile kaçınılmaz olarak hesaplaşacaktık ve ihanetinin cezasını mutlaka ödeyecekti.

Karataş’ın cezasını mutlaka ödeyecek dediği Paşa Güven’e ilk infaz girişimi misafir olarak evine gelen yakından tanıdığı Dev–Sol’un tetikçileri tarafından yapılacaktı. Paşa Güven’in evine çay içmek ve Devrimci Sol ile ilgili konuları tartışmak üzere gelen iki militan Paşa Güven’in kendilerine çay servisi yaptığı sırada silahlarını çıkararak Güven’i kurşun yağmuruna tuttular. Olayda Paşa Güvenle birlikte nikahsız eşi Ayşen Yılmaz’da Dev–Sol kurşunlarına hedef olmuştu. Kurşunlar peş peşe sıkılırken annesinin ve babasının vurulmasına tanık olan Paşa Güven’in oğlu küçük Mahir’de şoka girmişti. Paşa Güven oğluna Mahir Çayan’a olan hayranlığından dolayı Mahir ismini vermişti. Paşa Güven ve eşi saldırıyı yaralı atlatırken şimdilik ölüme teslim olmamışlardı. İlk saldırıdan kurtulan Paşa Güven ikinci saldırıdan kurtulamayacaktı. Bu sefer yanında eşi yoktu. 12 Temmuz günü Paris Republique Meydanında kendisini takip eden Dev–Sol militanının 7,65 kalibrelik bir silahla arkadan ensesine sıktığı tek kurşunla öldürüldü. Silah sahibini vurmuştu. Yıllarca sağa sola kurşun sıkan, örgüt militanlarını eyleme sürükleyen, Devrimcilikten mafyacılığa, savrulan bir hayat Paris’te son bulacaktı. Katiller dışarıdan değil içeriden di. Hem de örgütün merkezinden. Kurucusu olduğu, liderliğini yaptığı, ömrünü verdiği Devrimci Sol kendisinin katili olacaktı.

Karataş’ın emri yerine getirildi. Paşa Güven infaz edildi. Ama Avrupa’daki Dev–Solcular arasındaki çekişme bitmedi.Çetin Malkoç’tan sonra Dev–Sol sorumluluğuna Şaban Kılıç getirildi. Onun da Aralık 1991’de trafik kazasında ölümünden sonra yerine Aslan Şener Yıldırım getirildi. 13 Eylül 1992’de örgüt lideri Dursun Karataş’ın Berlin’deki örgüt evinde Bedri Yağan ve arkadaşları tarafından enterne edilerek evin bodrumuna hapsedilmesiyle başlayan olaylar örgütün ikiye ayrılmasına sebep olacaktı. Bedri Yağan ve arkadaşları tarafından Karataş’a yönelik suçlamaların yapıldığı Avrupa’da yayınlanan Devrimci Sol dergisinin özel 9. sayısında üstü kapalı olarak da Paşa Güven hakkında da açıklamalar yapılıyordu. Dergide “Yoldaşlar” başlığı ile sunulan yazıda şöyle deniliyordu:

Dursun Karataş’ın ülkede veya başka bir yerde kadroların önünde yapılacak bir araştırma sorgulama sürecinden kurtulması mümkün değildir. Çünkü hareketimiz tarihinde bunu hiç kimse başaramadı, tarihimize bakanlar nice şöhretin bu süreçten geçmekten kurtulmadığını göreceklerdir.

Burada kastedilen şöhret Paşa Güven’den başkası değildi. Bu itirafın yanı sıra Paşa Güven’in uyuşturucuya ilişkin gelir miktarında örgütü aldatması nedeniyle Dursun Karataş’ın emriyle öldürüldüğünü, bir grup Devrimci Sol üyesinin iddiaları arasında.

Türkiye’de yayınlanan haftalık Artı Dergisinin 18 Temmuz 1991 tarihli 2. sayısında “Silah sahibini vurdu” başlıklı haberde “Dev–Sol’un önemli isimlerinden Paşa Güven’in öldürülmesi” olayına yer verilerek Paşa Güven’in kurucusu olduğu Dev–Sol tarafından Paris’te nasıl öldürüldüğü anlatılıyordu. Haberde Paşa Güven’in devrimcilik serüveninden, mafyayla olan ilişkilerine kadar birçok detaylara da yer veriliyordu. İşte Artı dergisinde yayınlanan haber:

Şarjör şıkırtıları, pansumanlar, teksir makinesi gürültüleri, sigara dumanından gözün gözü görmediği izbe odalar, tevkif müzekkereleri, afiş tutkalları ve kırmızı boyalarla lekelenmiş parkalar, slogan atmaktan kısılmış sesler… Bu motiflerle örülü 36 yıllık bir yaşam, 12 Temmuz günü bir namlunun ucunda noktalandı. Dev–Sol’un eski liderlerinden Paşa Güven, Paris’in Kuzey, garı yakınlarında arkasına yaklaşan bir kişi tarafından ensesine bir kurşun sıkılarak öldürüldü. Testi, kırıldı.

Paşa Güven, 70’li yılların ortalarında İstanbul’un en popüler devrimci gençlik liderlerinden biriydi. Refahiye’den ailesiyle beraber 3 yaşında İstanbul’a gelen ve Aleviliği Kürtlüğünden önde gelen yoksul işçi babanın çocuğu, gecekonduda geçen lise yıllarında hızlı bir devrim sempatizanı oldu. Devrimci Liseliler Derneği (Dev–Lis) içinde çalıştı ve ardından Devrimci Yol çizgisinde İstanbul Yüksek Öğrenim Derneği (İYÖD) başkanlığına seçildi. İsmi etrafındaki efsane de bu yıllarda oluştu. Aynı siyasi grupta yer alan bir arkadaşı, o günlerini şöyle anlatıyor: “Boykotlarda, işgallerde, mitinglerde, cenaze törenlerinde kimi zaman elinde megafonla slogan atar, kimi zaman kolunda görevli pazıbendi safları sıklaştırır, kimi zaman kürsüde Ajitatif konuşmalar yapardı. Devrimci gençliğin sembol isimlerindendi. Şakacı ve esnek görünür, kızdı mı da, tam kızar izlenimi verirdi. Yasal kitle eylemlerinde ünlü polis şefleri kendisiyle muhabbet ederlerdi. O da onlarla atışmaktan kaçınmazdı. Bir de, poliste tek kelime konuşmamasıyla ünlüydü…

Güven bu hapisliğinde yer altı dünyasının ünlülerinden en alt düzeydeki lümpenlere kadar pek çok kişiyle aynı dönemde yattı. Ünlü kabadayı Dündar Kılıç’ın yıllar sonra bile Güven’in adı geçtiğinde “Delikanlı çocuk” diye “takdirlerini” belirttiği söylenir. Yine yakın arkadaşlarının anlattıklarına göre, iyi bir konuşmacıdan çok, iyi bir örgütçüydü ve yoğun pratik faaliyetler nedeniyle teorik çalışmalara, okumaya pek zaman bulamamıştı. “İstanbul polisinde o dönemde çalışıp da, Güven’i tanımayan yoktur” dense yeridir. Kadırga Yurdu’ndan arkadaşı Dursun Karataş ile birlikte Devrimci Yol’dan ayrılıp Dev–Sol’u kurdukları yıldır. Güven, bu dönemeçte yeterince deşifre olduğu üniversiteleri bırakıp gecekondu semtlerinde çalışır. Merkez komitesinde yer aldı. Dev–Sol, solun büyük bölümünden farlı olarak “Faşist yuvaları devrimci şiddetle dağıtacağız” sloganıyla “faşist teröre karşı silahlı mücadele ekipleri” ve ülke genelinde “silahlı devrim birlikleri” kurar ve hızla radikalleşir. Dev–Sol’un bu dönemde MHP’li Gümrük ve Tekel Bakanı Gün Sazak ile eski başbakanlardan Nihat Erim’in öldürülmesi gibi Türkiye’yi sarsan siyasi suikastlara girişmesi, kitle eylemlerinden uzaklaşıp tanınmış militanlarını yeraltına çekmesine yol açar. Paşa Güven de, bunların başındadır. 1980 Temmuzunda Lübnan’a geçer, artık Dev–Sol’un yurtdışı sorumlusudur. Lübnan yıllarında George Habbaş’ın lideri olduğu Filistin Kurtuluş Cephesi’yle Dev–Sol arasında sıkı ilişkiler kurar.

Güven, 1993’te Lübnan’ı terk edip siyasi mülteci olarak Fransa’ya yerleşir. Kendisi bu konuda pek konuşmaz ama, yakın arkadaşlarının değerlendirmesi şöyledir: “Fikri farklılıktan çok, Dev–Sol’un bazı liderleriyle kişisel ilişkilerdeki gerginlik ve büyüyen örgütsel sorunlarla ilgili bir ayrılık oldu.” 1985’te ise Güven Dev–Sol’la tüm ilişkilerini koparır. Birbiri ardı sıra söylentiler de bu günlerde çıkar. “Devrimciliği bırakıp mafyacı olduğu”, “Türkiye’ye örgütü toparlamak için çağrıldığı halde gelmediği”, “Eşini örgütten habersiz örgüt imkanlarıyla yurtdışına çıkardığı”, “Örgütün 40 kiloluk altının satıp paraya el koyduğu” bu söylenti ve iddialardandır. Paris’teki bazı sol hareketlerin liderlerinin kanıları ise, Güven’in mafya ile kişisel ilişkisi olmadığı yolundadır:

Paşa geçmişte kaçakçılık olaylarına karıştı ama, bu bireysel bir faaliyet değildi; örgütle bağlantılıydı. Dev–Sol’dan ayrıldıktan sonra bu tür karanlık işlere karıştığına dair bir belirti görmedik. Paşa, negatif yönleri bulunan devrimci bir insandı.” Böyle düşünen arkadaşları, bunun kanıtlarından biri olarak yedi ay kadar önce kurduğu badana boya şirketini gösteriyorlar ve şöyle diyorlar: “Öne sürüldüğü gibi öyle çok parası falan yoktu. O da herkes gibi çalışma zorundaydı.

1988’de ise Dev–Solcu iki genç Paşa Güven’in evine gelir. Güven tedirgindir ama, gelenlere yemek, çay ikram eder, otururlar. Sonra iki militan silahlarını çekip peş peşe sıkarlar kurşunlarını. Güven ve eşi yaralanır. Oğulları Mahir şok geçirir. Adını taşıdığı ölmüş bir devrimci önderin geleneğini sürdürmeye çalışan babasının, aynı iddiayı taşıyan insanlarca kurşunlandığını bilemeyecek ve bunun ne kadar tuhaf olduğunu düşünemeyecek kadar küçüktür. Paşa Güven, olaylarla ilgisi olmayan eşinin yaralanmasına, oğlunun ölüm tehlikesi atlatmasına rağmen yine de Fransız polisine verdiği ifadede iki genci tanımadığını söyler. 12 Temmuz günü katili usulca arkadan yaklaştığında ise, 3 yıl önceki kadar şanslı değildir.

Aktüel muhabirinin yurt dışındaki sol çevrelerden edildiği bilgilere göre olay gecesi eskiden tanıdığı bir Türk solcusundan yine akşam yemeğine beklendiği bir solcu Türk ailesine gitmek üzere ayrılır. Güven’i evlerine davet eden aile “Paşa gelecek” diye yemekler hazırlar. Ancak kendisi yerine ölüm haberi ulaşır eve. Olay ajanslar ve Fransız Radyosu tarafından da duyurulur. Poliste ifadelerine başvurulan eşi Ayşen ve Aziz adlı ortağı da, üç yıl önceki saldırıyı hatırlattılar. Avrupa’da yaşayan Türk sol çevreleri de cinayetin nedeni konusunda, “Yarım kalan hesap tamamlandı” diyerek 1988’deki olayı hatırlatıyor ve kuşkularını Dev–Sol’a yöneltiyorlar.

Paşa Güven, sol içinde teorik çalışmalarıyla değil, hareketli, aktif mücadele pratiğiyle tanınan bir isim. Bu nedenle 12 Eylül’den sonra en az konuşan sol liderlerden. Ender konuşmalarından birini Gazeteci Rafet Ballı’yla yapıyor. Büyük bir buruklukla “12 Eylül sonrası Avrupa’ya yerleşen siyasi mültecilerin büyük kısmının hayal kırıklığı içinde evlerinde oturduğunu” söylüyor. Yaralanma olayından kısa bir süre sonra yaptığı söyleşide, konu sosyalist demokrasi tartışmalarına da geliyor. Ona göre, “Türkiye solunun demokrasiyi tartışmaya ihtiyacı var. çünkü bırakalım sol gruplar arasında, her grubun kendi içinde demokrasiye ihtiyacı büyük…

Paşa Güven, 10 yıl içinde epey değişmiş olmalıydı. Ama “Direnmek, aynı zamanda değişmemektir” diyen bir grubun mimarlarından biriydi. Muhtemelen, oluşmasına fazlasıyla katkıda bulunduğu bazı “ilke” ve kurallar gereğince “cezalandırıldı”…

http://www.nesra.org/pasa-guven-pariste-infaz-edildi/

_________________
Ugovsek Gesellschaft m.b.H. Cecil Store St. Veiter Ring 209020 Klagenfurt am WörtherseeAvusturya


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Komunisti - Teröristi Bunun Neresi Türk Töresi?
İletiTarih: 23 Arl 2016, 14:16 
Banlanmış Üye

Kayıt: 23 Arl 2008, 20:06
İleti: 116
Hem ülkücü çetelerden hem de solcu çetelerden elebaşlarının Avrupa ülkelerinde barındırıldığına dikkatinizi çekerim.

Öyle ise sormak Farz olur ; Neden Avrupada değilde Türkiyede birbirlerini öldürüp sonra da aynı Ülkelere kaçıyorlar?

Misal ; Abdullah Çatlı , Fehriye Erdal , PKK ve DHKP-C militanları Türkiye'de düşman ama Avrupada dost mu oluyorlar?

Bunun hikmet ve sebebini açıklayan biri çıkar elbette..

_________________
Ugovsek Gesellschaft m.b.H. Cecil Store St. Veiter Ring 209020 Klagenfurt am WörtherseeAvusturya


Sayfa başı
 Profile bak  
 
Önceki iletileri göster:  Sıralama  
Yeni bir konu gönderCevap gönder 1 sayfadan 1. sayfa   [ 5 ileti ]


Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyenler: Kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir


Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumda konulara cevap yazamazsınız
Bu forumda kendi iletilerinizi değiştiremezsiniz
Bu forumda kendi iletilerinizi silemezsiniz
Bu forumda dosya ekleyemezsiniz

Arama:
Git:  


İçerik sağlayıcı paylaşım sitelerinden biri olan SiyasiForum.net Siyasi Forum Adresimizde T.C.K 20.ci Madde ve 5651 Sayılı Kanun'un 4.cü maddesinin (2).ci fıkrasına göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur. SiyasiForum.Net hakkında yapılacak tüm hukuksal Şikayetler buradan iletişime geçilmesi halinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 1 (Bir) Hafta içerisinde dönüş yapacaktır. Forumumuz kesinlikle hiçbir şekilde parti, örgüt, kurum, kuruluş ve oluşumu desteklememektedir. Tüm Problemler ve Reklam İçin: İletişim Formu için tıklayınız.