Yazı boyutunu değiştir
Sistem saati: 18 Oca 2018, 06:41


Yeni bir konu gönderCevap gönder 1 sayfadan 1. sayfa   [ 3 ileti ]
Yazar Mesaj
 İleti başlığı: Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Ibrahim Kalın
İletiTarih: 11 Arl 2014, 20:27 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 19 Şub 2013, 12:23
İleti: 8106

Ilginç.

AKPnin farklı noktalarında ABD ve Ingilterede eğitim almış adamların çokluğu dikkat çekici.

Alıntı:
İbrahim Kalın (Dergah)

Aslen Erzurum’lu olan Ibrahim Kalin 1971 yilinda Istanbul’da dogdu. Alanya lisesinden mezun olduktan sorna Istanbul Universitesi Tarih Bolumune kayit yaptirdi. 1992 yilinda buradan mezun oldu ve Islam dusuncesi ve felsefe sahasinda yuksek lisans yapmak icin Malezya’ya gitti. 1994 yilinin sonunda Turkiye’ye dondu. “Mulla Sadra’da Hareket-i Cevheriyye Nazariyesi” baslikli yuksek lisans tezini tamamladiktan sonra 1996 yilinda Amerika’da George Washington Universitesinde yine felsefe ve Islam dusuncesi sahasinda doktora calismalarina basladi.



1998 yilinda 3 ay Fransa’da dil egitimi gordu. Kanada, Fransa, Ingiltere, Isvicre, Urdun, Iran, Pakistan, Israil, Bosna, Makedonya ve Hirvatistan gibi ulkelere seyahat etti ve uluslararasi konferanslarda tebligler sundu. Halen Washington DC’de ikamet etmekte ve Mulla Sadra’nin bilgi teorisi ve anti-subjektivist bir epistemolojinin imkani uzerine olan doktora tezini yazmaktadir. Islam felsefesiyle ilgili Ingilizce yayinlanmis makaleleri var. Turkce’de Dergah ve Divan gibi dergilerde yazilar yayinladi. T. Izutsu’nun Islamda Varlik Dusuncesi ve Darkavi’nin Bir Mursid’in Mektuplari adli eserlerini Turkceye kazandirdi. 1992 yilinda evlenen Kalin’in Rumeysa ve Dilruba adinda iki kizi var. Akademik calismalarinin yanisira fotograf sanatiyla ilgileniyor, Washington DC’deki bir muzik grubunda baglama calip ney ufluyor.

“Yurtdışında öğrenci olmak”

DERGAH: Tanzimat’tan bu yana Batıya öğrenci gönderiyoruz. Bizler de olmayıp da onlarda olan nedir?

KALIN: Oncelikle yurt disi tabirini dogru tanimlamak gerekiyor. Sizin kastettiginiz manada yurt disi, ulke sinirlari disina cikmayi degil farkli bir medeniyet ve zihniyet havzasina adim atmayi tazammun ediyor. Modern dunyanin motor gucu Avrupa medeniyeti oldugu icin, yurt disi dedigimiz zaman dogrudan Batili ulkeleri kastetmis oluyoruz. Bu ise baska bir ulkede, daha iyi universitelerde okumanin otesinde, bizimkinden farkli bir medeniyet eksenine girmeyi ifade ediyor. Bu yuzden ornegin Amerika yahut Almanya’da egitim gormeyi yurt disinda okuma kapsamina aldigimiz halde, Misir yahut Fas’ta alinan egitimi ayni kategoriye koymuyoruz.

Medeniyetlerin tarihi seruveni acisindan baktigimizda bunun boyle olmasi dogal; hatta kacinilmaz. Yukselise gecmis olan medeniyet havzalari her zaman evrensel cekim merkezleri olmuslardir. 1150 tarihinde Bolonya’da yasiyor olsaydik, yurt disinda okumak, Kurtuba yahut Kahire’ye gitmek anlamina gelirdi. İslam dunyasi son iki bucuk asirdir, kendi ihyasinin gayreti icinde. Bu surec icerisinde yurt disina yani Batiya gitmek, tabii ki basit bir teknik malumat aktariminin otesinde bir isleve sahip oldu; olmaya devam ediyor. Suriye’den, Iran’dan, Nijerya yahut Turkiye’den yola cikan genc kusak Avrupa medeniyetinin zihin dunyasina girdiginde, yepyeni dusunus ve yasam bicimlerine muhatap oluyor. Kendine has bir durusa sahip olanlar; daha dogrusu geldikleri topraklar hakkinda tereddut ve suphe tasimayan kisiler, Batili deger ve dusunme sistemleri karsisinda daha elestirel ve mesafeli olabiliyorlar. Bir kismi da tabii ki erozyona ugruyor. Herhalukarda bunun son derece dinamik bir surec oldugunun altini cizmek lazim. Zira siz kendinizi ne kadar teslim ederseniz edin, neticede geldiginiz topraklara bir yerlerden baglisiniz. Karsi taraf da size bu gercegi her firsatta hatirlatmaktan geri kalmaz.

Yurt disina cikma kavraminin bir de daha yerel bir boyutu var. Yani kendi medeniyet havzanizda sefere cikmak. Klasik Islam medeniyeti bugunle kiyaslandiginda cok daha akiskan ve mobil bir halde idi. Semerkand yahut Ahvaz’dan yola cikan kervanlar Istanbul’a ve Balkanlara ulastiginda mal mubadelesinin otesinde seyler olurdu. Diplomasiden egitime, ticaretten el sanatlarina insanlar cok daha buyuk bir seyahat ozgurlugune sahipti. Ulus devletin sinirlari, cografi vizyonumuzu koreltiyor bugun. Seyahat edebilenler ise, Batinin tanimladigi turizm kaliplari icerisinde bir iki plaja gidip hediyelik esya almayi, seyahat olarak tanimliyor. Oysa Batili turizm kavrami son derece monotondur. Gittiginiz yer ister Alanya olsun ister Kyoto, orada McDonalds’da yemek yemek, Holiday Inn’de yatip kalkmak istiyorsunuz. Yani monotonluk ve tekduzeligin adi, uluslararasi standard olmus.

Ülkemizdeki Batılılaşma hareketlerine, yurtdışında okuyan öğrencilerin katkısı oldukça büyük. Bu, oraya gidenlerin, kıyaslama imkanı bulmasından mı yoksa Batının, bu insanlara sadece bilgi değil, başka şeyler de aşılamasından mı kaynaklanıyor?

Bu etkiyi Batililasma hareketleriyle sinirlamak eksik olur. Islam dunyasinda Islami dusuncenin yeniden insasina katkida bulunmus pek cok kisinin bu manada bir yurt disi tecrubesi var. Cemaleddin Afgani, M. Abduh, Namik Kemal, Said Halim Pasa, Nureddin Topcu, Mevdudi, Seyyid Kutup, Ali Seriati, daha yakinlarda Fazlur Rahman, Ismail Faruki, Seyyid Huseyin Nasr gibi isimler ilk anda akla gelenler. Bu dusunurlerin pek cogu Bati dusuncesini, onun guc ve zaaf noktalarini, ic tutarlilik ve tutarsizliklarini yerinde gorme imkanina sahip idiler. Bu yuzden yaptiklari Bati degerlendirmeleri, Islam ulkelerindeki ikinci-ucuncu sinif kaynaklara dayali yerme yahut methetme tavirlarindan daha derinlikli ve kalicidir. Bati medeniyet havzasina yapilan seyahat –hem fiziki hem de zihinsel manada— kendi bahcenizin disina cikip ona disardan bakma imkani sunuyor. Bu illa da kendi bahcenizi baskasinin gozlukleriyle goreceginiz anlamina gelmiyor. Ama simdiki postmodernistlerin korkulu ruyasi olan “buyuk resim”i gorebilmek icin, nisbi olarak yabancilasmaniz, uzaklasmaniz gerekiyor. Bu aydinlarin yasadigi buna benzer bir tecrube idi. Onlarin basarisi – tek tek yapilacak elestiriler bir tarafa—iki medeniyet havzasinin yarattigi gerilimi bir firsat olarak gormeleri ve o dinamizmi Islam dunyasina tasimalari olmustur.

Bir baska medeniyet ve zihin dunyasina adim atmanin en buyuk avantaji, felsefi ve metafizik oncullerinizin nerelerde ortusup nerelerde catistigini gormek. Eger kendinizi Aydinlanma’nin siradan evrensel vatandasi olarak tanimlamak gibi bir onkabulunuz yoksa, bu yuzlesme size karsi tarafin oldugu kadar sizin de nelere sahip oldugunuzu gorup takdir etme imkani verir. Bunun en kayda deger neticesi, kendinize ve koklerinize olan guvenin artmasidir. Bugun Islam dunyasindaki fikri heyecan ve dinamizm, Batiyla kiyaslanmayacak kadar ileri duzeyde. Bunu hamaset olsun diye soylemiyorum. Islam ulkelerindeki genc nesil, tum siyasi, sosyal ve ekonomik zorluklara ragmen muazzam bir tahlil ve tenkit surecinden geciyor. Herhangi bir konuda bir konferans yahut panel oldugunda yuzlerce genc insanin kosup geldigini goruyorsunuz. Amerika’da pek cok ilmi toplanti duzenlemis biri olarak soyluyorum; en gozalici toplantiya dahi 40-50 kisi toplayabilirseniz, bu sizin icin buyuk bir basaridir. Batida –en azindan benim gorebildigim kadariyla—buna benzer bir devinime rastlamak su anda mumkun degil. Akademik dusunce formu, kendi olculeri icinde suphesiz devam ediyor ve birinci sinif calismalar verilmeye devam ediyor. Fakat Bati dusuncesinin bundan sonraki seyri konusunda ciddi endiseler var. Ozellikle Rorty’nin postmodernizmin bir sakadan ibaret oldugunu ilan etmesinden bu yana, modern Bati dusuncesinin en şık modasi da hayatiyetini yitirmis durumda. Bu acidan baktigimizda Islam dunyasinin temel sorunlarindan biri kendine olan oz-guvenini yeniden kazanmasi. Yukaridaki manada yurt disi tecrubesi, bu oz-guvenin yeniden insaninda yapici bir rol oynayabilir.

Son olarak bir noktayi daha ifade etmek isterim. Ozellikle Bati soz konusu oldugunda tek bir Bati’nin yahut tek bir Amerika’nin olmadigini iyi kavramak gerekiyor. Nasil Islam ulkeleri bir tarafta sayan-i dikkat bir birlik ve sureklilik, ote yanda muazzam bir farklilik ve tenevvu arzediyorsa, ayni sekilde Batiyi da yekpare-homojen bir kategoriye yahut kavrama indirgemek mumkun degil. Bati medeniyetinin Atina ile Kudus arasindaki gerilimin bir urunu oldugunu akildan cikarmamak lazim. Batiyi ister icinden ister disindan anlamaya calisalim, bu hususu gozardi etmemek gerekir. Yani Oryantalizmin uzakdogu ve Islam dunyasi konusunda yaptigi hatalari tersinden bir Oksidentalizm ile yeniden uretmemek gerekiyor.

1990’dan sonra özellikle Amerika ve Kanada’da okumak, tabiri caizse moda oldu. Bu iki gelişmiş ülkenin eğitim sistemini ve sizlere sunduğu imkanları biraz açabilir miyiz?

Yukarida kisaca ifade etmeye calistigim hususlar, benim icin en onemli olan imkanlar. Tabi teknik manada Amerikan okullari pek cok sahada dunyanin en iyi egitimini veriyor. İyi bir alt yapi kurdugunuzda bunu basarmak cok zor degil. Amerika aslinda disaridan gelen beyin gucune bagli bir ulke. Her millet ve dinden dunyanin en iyileri bu ulkeye gelmek icin gayret gosteriyor. Hal boyle olunca sizin pazarlik gucunuz muazzam derecede artiyor. Bununla beraber Amerikan yuksek egitim sisteminin hakkini vermek lazim. (Ayni seyi orta ve lise egitimi icin soylemek mumkun degil; fakat bu baska bir konu). Belli bir eyaletin yahut bolgenin degil dunyanin en iyisi olmak icin ellerinden geleni yapiyorlar.

Amerika’da bir hayli Türk öğrenci var. Bu öğrencilerin birbirleriyle arası nasıl? Sağlıklı bir iletişim ve arkadaşlık kuruluyor mu? Mesela ortak mekanlar, oturup tanıştığınız, tartıştığınız kültür evleri var mı? Yoksa oradaki Türk öğrenciler, burada olduğu gibi ayrı gayrılar mı?

Amerika buyuk bir yer. Amerika’yi bir ulke olarak degil bir kita olarak dusunun. Amerika’nin dogu yakasindaki Washington DC’den bati yakasindaki Los Angeles sehrine gitmek icin 5 saat ucmaniz gerekiyor. Cografyanin boyutlari boyle. O yuzden Türk ogrenciler Avrupa’daki gibi belli sehir yahut bolgelerde yogunlasamiyorlar. Fakat cesitli ogrenci faaliyetleri, dernekler, kisisel irtibatlar, internet, milli-dini bayramlar, konferanslar, vs. yoluyla birbirlerini tanima imkani buluyorlar.

Biraz da size dönelim. Siz sadece İslam dusuncesi üzerine eğitim alan bir öğrenci değil, on parmağında on marifeti olan birisiniz. Profesyonel olarak fotoğraf sanatıyla ilgileniyor, sazı büyük bir ustalıkla çalıyor, bazı dergilerde makaleler yayınlıyorsunuz? Bu çalışmalarınızdan ve ileriye dönük projelerinizden biraz bahsedebilir miyiz?

Akademik calismalarimin yanisira sanata da vakit ayirmaya calisiyorum. Fotograf ve muzik, benim icin birbirini butunleyen sanat dallari. Fotograf sanati sizi gorsel acidan son derece duyarli hale getirir. Ayni sekilde muzik duyma yeteneginizi arttirir. Bu iki melekenin insan yasamindaki yerini nazar-i itibara aldiginizda, bu sanat dallariyla ugrasmanin buyuk bir nimet oldugunu dusunuyorum.

Aslinda bunu sanatim hemen her dali icin soylemek mumkun. Geleneksel toplumlarda sanat, hayatin, insan olusun, varolus biciminin ayrilmaz bir parcasi idi. Bugunkune benzer bir yabancilasma yoktu. Sanatin ozundeki estetik duyarlilik, kilimden kasiga, camiden sadirvana, giydiginiz kiyafetten oturdugunuz sedire kadar hayatin her alanina nufuz etmisti. Coomoraswamy’nin guzel bir sozu var: “Geleneksel toplumlarda herkes hususi bir manada sanatci idi. Modern toplumlarda ise sanatci hususi bir kisidir.” Bugun yarattigimiz hayat alanlari, estetik bir gozle bakildiginda son derece cirkin yerler. Guzel olan, modern hayatin luksudur. Bu yuzden muzeler, modern bir icattir. Guzel olan o kadar azalmis durumda ki onu nerede bulsak, isikli camlarin arkasina koyup ozel korumaya aliyoruz. Uc dort yuzyil once bir Halep evini susleyen duvar kilimi yahut Kutahya cinisi, bugun muzelerin korumasi altinda. Modern insan bu guzellikleri uretemedigi icin, onlari korumakla yetinmek zorunda. Bu yuzden olsa gerek muzeleri oldum olasi sevmemisimdir.

Muzigin sanatlar icinde farkli bir yeri var. Diger sanatlarin tersine muzik, tabi caizse kulaklarimizdan icimize nufuz eden bir sey. O yuzden muzigin bizdeki etkisi, gorsel sanatlarinkinden her zaman daha gucludur. Muzigin bizim gelenekteki hem pratik hem de felsefi temelleri cok guclu. Anadolu topraklari bilinen tarihi boyunca muziksiz yasamamis. Bugun de bu gelenek, tum bozulmalara ragmen en rafine sekilde devam ediyor. Ote yandan muzik teorisi, makamlar, ses sistemleri, muzik aletleri konusunda yazilmis ve incelenmeyi bekleyen yuzlerce risale var. Bizim dusunce tarihimizdeki hemen tum teorik muzik kitaplarinin ya filozofolar ya da arifler tarafindan yazilmis olmasi sayan-i dikkattir. Ozellikle Kindi ve Farabi gibi messailerin bu sahadaki katkilari muazzam olmus. Bugun Suriye’de bestesi Kindi ve Farabi’ye atfedilen bir kac eser caliniyor. Bunu modern dusunce kaliplari icinde kavramak oldukca zor zira rasyonalist dusuncenin muzik kulagi yoktur.

Bu noktada muzigin supra-rasyonel bir hakikat oldugunu soylemek yanlis olmaz. Yani kelimelerle ifade edilmesi mumkun olmayan hakikatlerin varligini muzik yoluyla idrak etmek mumkun. Burada kelimelerle ifade edilmesi mumkun olmayan (Ingilizcedeki guzel ifadesiyle ‘ineffable’ olan) en nihai hakikatin Cenab-i Hak oldugunu hatirlamak lazim. Sonsuz olani sonlu bir dil evrenine sigdirmak mumkun degil. Muzik bize bu konuda kucuk bir ipucu verir. Pachelbel’in Canon’unu yahut Neset Ertas’in Gonul Dagi’ni kagit uzerinde acimlamaya calisin, ortaya garip bir sey cikar. Muzik, ciddi bir sekilde yapildiginda, bu acziyetin itirafidir. O yuzden muzik bir ruh incelmesini de beraberinde getirir. Bu duyus bicimi geleneksel kulturumuzun kose taslarindan biri oldugu icin bizde muzigin tavuklarin yumurtlama orani uzerindeki etkisi gibi acayibu’l-garaib bilimsel arastirmalar yapilmamis.

Fotografa gececek olursak; fotografla ciddi manada ugrastiginizda gorsel acidan daha duyarli ve secici hale geliyorsunuz. Guzellik ve cirkinlikleri, carpiklik yahut ahengi daha kolay gorebiliyorsunuz. Fotografci sokakta gezen kaşiftir aslinda. Cogumuzun gundelik hayat icinde gozden kacirdigi, goremedigi anlari ve durumlari yakaladiginizda, esyanin farkli bir boyutunu keşfedip ortaya koymus oluyorsunuz. Bu yuzden fotografci, cekmek istedigi fotografi genellikle once kendi muhayyilesinde ceker. Deklansore bastiginda isin artik en kolay kismi halledilmis olur. Bu manada fotograf bize gorulemeyeni gosterir. O yuzden pek cok kisi – konusu ne olursa olsun — kayda deger bir fotografa baktiginda bir ‘vay be’ ceker. O ‘vay be’de hem tecessus, hem takdir, hem de biraz pismanlik vardir. Yani nasil oldu da ayni seyi ben goremedim diye.

Fotografin tabi en onemli unsuru isik. Zaten foto-grafi Yunanca kokenli bir kelime ve ‘isik ile yazi yazmak’ manasina geliyor. İsigin hangi anini, hangi acidan, hangi yogunlukta yansitacaginiza siz karar vermek zorundasiniz. İsigin her an degisim halinde oldugunu hesaba kattigimizda, hic bir zaman ayni fotografi cekemeyecegimizi de kavramis oluruz. Ayni agacin yahut pencerenin gun boyu farkli saatlerde fotograflarini cekin. Hic birinin ayni olmadigini goreceksiniz. Demek ki deklansore bastigimiz o saniyenin bizde ozel bir anlami var. Yani biz bir anlamda biteviye olus ve bozulus halindeki zaman surecinden bir ani alip sabiteler makamina koyuyoruz.

Sunu merak ediyorum: Bir fotoğrafçı olarak nerede yaşamak istersiniz? Amerika’da mı yoksa Türkiye’de mi görsel öğe daha fazla.

Kesinlikle Turkiye’de. Cunku Islam dunyasinda insanlar daha otantik ve modernitenin maske kimliklerinden arindirilmis bir yasam bicimine sahipler. Batida yasayanlar bilirler: buranin en sıkıcı yani, her seyin plastik ve yapmacik bir kurgudan ibaret olmasi. Dunyanın en iyi otobanlarinda en iyi arabalarda seyahat ediyorsunuz; bu dogru. Fakat bunu basiniza bis is geldiginde yaninizdan gecip giden binlerce kisiden kimsenin kilini bile kipirdatmayacagini bile bile yapiyorsunuz. Sokaktaki insanlarla selamlasiyor ve guler yuz goruyorsunuz; dogru. Lakin bunu tum insani iliskilerinizin onceden belirlenmis bireyci kaliplar icerisinde kalacagini bilerek yapiyorsunuz.

Bizim insanimiz topraga daha yakin. Yani –tum hata ve kusurlarina ragmen—nereden geldigini ve nereye gidecegini biliyor. Buyuk sehirlerde yasadigimiz carpik modernlesmeyi bir kenara koyun; musluman toplumlarda kimsenin sahte kimlikler ve maskeler ardina saklanmadigini goreceksiniz. Buralar kadinin kadin, erkegin erkek, gencin genc, yaslinin yasli, cocugun cocuk oldugu topraklar. Bu manada Islam dunyasindaki yasam, sokaklardaki enerji, yuzlerdeki ifade, tarlalardaki renk ve daha pek cok sey daha otantik. Bizim insanimizin hayata karsi daha sahici ve soylu bir durusu var. Turkiye gibi ulkelerin yasadigi ekonomik krizler ve siyasi skandallar, bu gercegin gorulmesini bazen zorlastirabiliyor. Ama gorsel acidan duyarli bir kisi olarak etrafiniza baktiginizda yuzlerce binlerce enstantene goruyorsunuz. Buralarda iyi fotograf cekmek icin fotograf makinasina bile ihtiyaciniz yok. Zihninizde yakalayip olumsuzlestirmeyi tasarladiginiz anlar hep sizinle beraber. Her goz acip kapamayi film perdesinin (Turkiye’deki ifadesiyle obturator’un) acilip kapanmasi olarak da dusunebilirsiniz.

Ileri sanayi toplumlarinda durum cok farkli. İnsanlarin durus bicimi cok farkli. Modern insani elinin urunu teknolojik aygitlardan bagimsiz dusunmek ve tanimlamak artik mumkun degil. Isfahan’a yahut Lahor’un bir koyune gittiginizde insanlar topraga, tabiata nasil yaklasmalari gerektigini biliyorlar. Maddi ve teknolojik kaynaklariniz ne olursa olsun, bir seyler yapma imkaniniz, en azindan kollektif bir tecrubeniz var. New York’ta eger bir bilgisayariniz, kredi kartiniz, asansorunuz, sogutma sisteminiz, vs. yoksa, birakin felsefeden bahsetmeyi, siir yazmayi yahut muzik yapmayi, sokaga cikma sansiniz dahi tartismaya acik hale gelir. O yuzden gittikce aygitlarin tasallutunda sekillenen bir hayat var Amerika’da. Teknolojinin getirdigi rahatligi inkar etmek tabii ki mumkun degil. Fakat bunun sonunda onulmaz bir bagimlilik haline gelmesi, insan olusumuzun manasi uzerinde ciddi sorularin dogmasina yol aciyor. Yani maddi refah icin odedigimiz bedel, tahmin ettigimizden daha buyuk. Sufilerin ‘tejrit’, Taoistlerin “non-attachment” dedigi tavra sahip olmak gittikce zorlasiyor. Bu durum, size tabi farkli gorsel imkanlar sunuyor. Fakat ben kendi adima batili olmayan toplumlarin nasirli ellerini, cizgili alinlarini, catlamis topraklarini, Time Square’in neon isiklarina ve havai fisek gosterilerine tercih ediyorum.

Bir de şunu sormak istiyorum: Türklere has ‘gurbet’ imgesi, orada kendini nasıl gösteriyor? Yurtdışında öğrenci olmak, sevdiğiniz insanlardan, mekanlardan uzakta kalmak nasıl bir duygu? Türkiye’nin en çok neyini özlüyorsunuz?

Bu dunyaya hangi topraklarda geldiginiz, omrunuzun sonuna kadar topraga nasil basacaginizi da belirliyor buyuk olcude. Yakin donemden bir ornek vermek gerekirse, Heidegger’i hayatinin sonuna kadar yuruyus yaptigi Kara Orman’dan bagimsiz anlayamazsiniz. Tipki Tanpinar’i Bes Sehir’inden bagimsiz dusunemeyeceginiz gibi. Bir de toprakla gelen aidiyet olgusu var. Aidiyet duygusu bize ayni zamanda guven verir. Bu manada kendimizi Cemiskezek’te Manhattan sokaklarindan cok daha emniyette hissederiz. Bu, yurt disinda yasayan herkesin bila-istisna ortak hissidir.

Ote yandan gurbet bizimle hep varolan bir sey. Musluman toplumlar tipki olumu itminan ile karsiladigi gibi, gurbete de tabir caizse sogukkanli bir sekilde yaklasabiliyorlar. Bunda gurbet icinde gurbet yasiyor olusumuzun onemli bir payi var. Yani biz bu olus ve bozulus aleminde zaten bir gurbetteyiz. Dunyaya adim attigimiz anda ehl-i gurbet yani garipler olarak basliyoruz. Bu manada gurbet garibanliktir; fakat Hz. Peygamber’in kastettigi manada, mujdelenmis bir gariplik.

Gurbetin izafi oldugunu da hatirlamak lazim. Bizim gelenekte gurbet ile garb yani bati arasinda etimolojik ve sembolik bir iliski kurulmustur. Sark gurbet olmuyor cunku gurbet karanlik demek, zulmet demek. Yani isigin bittigi, nurun tukendigi yer. Bu anlamda nurunuz nerede tukeniyor ise, orasi sizin gurbetinizdir. Ornegin Islam dunyasindaki istigrab yani batililasma seruveni, bu tip bir gurbet halinin carpici orneklerindendir. Gurbetin bu boyutunu ogrenmek isteyenlere, Seyhu’l-israk Suhreverdi’nin “Kissatu gurbeti’l-garbiyye” risalesini okumalarini tavsiye ederim.

Daha once de soyledigimiz gibi, gurbette el bahcesinde oldugunuz icin, kendi bahcenizin kiymetini daha iyi anliyorsunuz. Sonra idrak ozleme, hasrete, yakarisa donusuyor. Guzel insanlarimizin gulusunu, heyecanini, ic gecirisini, yurek kabartisini, gozlerinin dolusunu, uzaklara dalip gidislerini, cocuksu hallerini ozluyorsunuz. Guvercinlere yem atan dedeyi, simit satan cocuklari, secdeye varan alinlari ozluyorsunuz. Sabah vaktinde yankilanan ezanlari, omzunuza dolanan bir dost elini, buram buram hasret kokan kucaklasmalari, bir uzun havada eriyip giden gonulleri ozluyorsunuz. Tanri misafiri diye gittiginiz evlerde onunuze seriliveren cennet sofralarini, uc-bes tatli kelami, ayrilirkenki mahcubiyet hallerini ozluyorsunuz. Bunlar dunyada paha bicilemeyecek guzellikler.

http://www.ibrahimkalin.com/test/ibrahim-kalin-dergah/

_________________
Küçük bir hatayı büyük bir hataya çevirmek istiyorsanız, o küçük hatayı savunun. Vladimir İlyiç Lenin


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Erdoğan'a yeni sözcü
İletiTarih: 11 Arl 2014, 22:13 
Katılımcı Üye

Kayıt: 07 Arl 2014, 02:24
İleti: 281
Resim

İbrahim Kalın
İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü’nü bitirdi. Malezya’daki İslam Üniversitesi’nde yüksek lisans, ABD’deki George Washington Üniversitesi’nde karşılaştırmalı beşeri bilimler ve felsefe alanında doktora yaptı. Amerika’da College of the Holy Cross’ta dersler verdi. Felsefe, İslam düşüncesi ve uluslararası ilişkiler gibi alanlarda uzmanlaştı. SETA adlı araştırma şirketinin kurucu başkanı. Akademik yayınlarının ve yorum yazılarının yanı sıra MacMillan Encyclopedia of Philosophy, Encyclopedia of Religion ve Oxford Dictionary of Islam gibi ansiklopedik eserlere de katkıda bulundu. Aylık yayınlanan Anlayış dergisi yazarları arasındaydı.

Ahmet Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanı olmasıyla boşalan dış politikadan sorumlu Başbakan Başdanışmanlını oldu. Aynı zamanda Sabah gazetesi köşe yazarı. Kamu Diplomasisi Koordinatörü İbrahim Kalın, Başbakanlık Müsteşar Yardımcılığı'na atandı.

_________________
Bunu okuyan misafirler(ziyaretçiler) bilgisayarınızın başında oturup burada yazılanları okurken hiç mi karşı çıktığınız görüş , beğendiğiniz görüş olmuyor veya hiç mi içinizden bu aileye katılıp bu siteye katkı sağlamak ve kendinizi geliştirmek gelmiyor:)
(Yukarıda yazılanlar aktif misafir sayısının genelde aktif üye sayısını en az üçe katlamasına tepki olarak yazılmıştır:)


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Ibrahim Kalın
İletiTarih: 11 Arl 2014, 22:57 
Onursal Üye

Kayıt: 20 Şub 2009, 22:40
İleti: 26408
-Bunlar madenci!
-Nerede cevher varsa ortaya çıkarıyorlar... :lol:

_________________
.

..Forum Kuralları ve Üyelik Sözleşmesi İçin Tıklayın.
..(viewtopic.php?f=6&t=1)

..Forumumuzun Yazım Kuralları için tıklayın.
..(viewtopic.php?f=6&t=14739)

..Yasaklı yayınlar için duyuru: Tıklayın..
..(viewtopic.php?f=6&t=20215&start=0)


..........Zorsa mutlaka başarırım.
..................................İmkansızsa biraz zaman alır..
.
.


Sayfa başı
 Profile bak  
 
Önceki iletileri göster:  Sıralama  
Yeni bir konu gönderCevap gönder 1 sayfadan 1. sayfa   [ 3 ileti ]


Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyenler: Kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir


Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumda konulara cevap yazamazsınız
Bu forumda kendi iletilerinizi değiştiremezsiniz
Bu forumda kendi iletilerinizi silemezsiniz
Bu forumda dosya ekleyemezsiniz

Arama:
Git:  


İçerik sağlayıcı paylaşım sitelerinden biri olan SiyasiForum.net Siyasi Forum Adresimizde T.C.K 20.ci Madde ve 5651 Sayılı Kanun'un 4.cü maddesinin (2).ci fıkrasına göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur. SiyasiForum.Net hakkında yapılacak tüm hukuksal Şikayetler buradan iletişime geçilmesi halinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 1 (Bir) Hafta içerisinde dönüş yapacaktır. Forumumuz kesinlikle hiçbir şekilde parti, örgüt, kurum, kuruluş ve oluşumu desteklememektedir. Tüm Problemler ve Reklam İçin: İletişim Formu için tıklayınız.