Yazı boyutunu değiştir
Sistem saati: 18 Oca 2018, 12:38


Yeni bir konu gönderCevap gönder 22 sayfadan 20. sayfa   [ 320 ileti ]
Sayfaya git Önceki  1 ... 17, 18, 19, 20, 21, 22  Sonraki
Yazar Mesaj
 İleti başlığı: Re: Anılarla Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk
İletiTarih: 17 Şub 2013, 22:13 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan

Atatürk İlkeleri (Belleten Makale)

1 — Cumhuriyetçilik
2 — Milliyetçilik
3 — Halkçılık
4 — Devletçilik
5 — Laiklik
6 — İnkılâpçılık

Bütün bunlar birer temel düşünce veya ilkelerdir. Her ilke birer amacı veya hedefi belirlemektedir. İlkeler arasında son derece hassas bir denge mevcuttur.

Şimdi bu açıklamalardan sonra yukarıda değindiğimiz sıralanış şekli ile bu ilkeleri ayrı ayrı ele alarak genel çizgilerle değerlendirmek istiyoruz. Ancak bu değerlendirmede esas kaynağımız bizzat Atatürk'ün yaptıkları açıklamalar olacaktır.

1 — CUMHURİYETÇİLİK
Atatürk İnkılâbı'nda Cumhuriyetçilik ana ilke ve esas değerdir. Çünkü Cumhuriyet, Atatürk İnkılâbı'nın bütün verimlerini temsil eden bir devlet ve hükümet şekli olarak değiştirilemez bir cevherdir. Bu ilke yeni Türkiye Devleti'nin temelidir. Bu yüzden 1924'lerden itibaren Türkiye Cumhuriyeti anayasalarında, meclislerce değiştirilmesi teklif bile edilemeyecek bir ana kuruluş değeri ile korunmuş ve yerleşmiştir. Bu niteliği ile Cumhuriyet, devlet düzen ve yönetiminde şahsilik ve keyfiliğin hâkim olmasını önleyen en sağlam teminattır. Ayrıca Türkiye'de siyasal iktidarların el değişmesi ve dağılması bakımından sosyal yapı üzerine en kuvvetli şekilde etki yapan Atatürk ilkelerinden en önde gelenidir. Nitekim Atatürk'ün bütün konuşmalarından açık bir şekilde anlaşılacağı üzere Cumhuriyet, demokratik parlamenter düzendir. Şu kadar ki; Atatürk'ün bu ilke ile amaçladığı düzen, her yönüyle çağdaş bir Türkiye yaratmak için seçilmiş bir yol, bir sistemdir. Ancak şu unutulmamalıdır ki, Cumhuriyetçilik ilkesini halkçılık ve milletçilikten soyutlamaya imkân yoktur. Zira Cumhuriyetçilik gerçek mana ve hüviyetini bunlar sayesinde kazanmaktadır. Şu halde diyebiliriz ki, Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik ve Halkçılık bir başka deyişle millet olma, demokratik bir idareye kavuşma gayretleri ve ilkeleri birbirinden ayrılamaz bir bütündür.

Burada onun cumhuriyet ve demokrasi üzerine olan düşüncelerini biraz daha açarak Cumhuriyetçilik ilkesini izaha çalışacağız. Onun devlet ve rejim çeşitleri üzerinde araştırma ve değerlendirmeler yaptığını bilmekteyiz. Ölümsüz Önder egemenlik ilkesi hakkındaki fikirlerini açıklarken diyor ki; "Çağımızda, bu esas teşkilatın dayandığı, anane haline gelmiş bir takım temel ilkeler vardır. Demokrasi ilkesi (Halkçılık). Bu ilkeye göre irade ve egemenlik milletin bütününe aittir ve ait olmalıdır. Demokrasi ilkesi millî egemenlik şekline dönüşmüştür.

— Temsilî hükümet ilkesi, bu ilke, millî egemenliğin uygulanması ve yürütülmesini düzenler.

— Devletin esas teşkilatını saptayan kanunun, diğer kanunlara üstünlüğü ilkesi. Bu ilke çağdaş esas teşkilatta, kanuniliğin ve adlî kararlılık ve yerleşmenin doğurucusudur.

Bu saydığımız ilkeler, demokrasi ilkesinin binası gibi görülür. Gerçekten de demokrasi ilkesi, uygulamadaki değerini, ancak bu ilkeler sayesinde kazanır".

Bundan sonra, hâkimiyet İlkesini daha genişçe incelemeye önem veren Atatürk, devlet şekillerinden "monarşi, oligarşi ve demokrasi" (Halkçılık) başlıkları altında düşüncelerini belirtmekte ve "Demokrasi ilkesinin en çağdaş ve mantıkî uygulanmasını sağlayan hükümet şekli Cumhuriyettir... Millet, egemenliğini, devlet yönetimine katılmasını, ancak zamanında oyunu kullanmakla temin eder" demektedir. İşte bu nedenledir ki, Atatürk'ün milli egemenlik ve halkçılık kavramı ile bağlantılı olan Cumhuriyetçilik ilkesini Türk siyasal hayatında demokrasiye yöneliş ve hazırlanışın bir işareti saymak gerekir.

Şimdi niçin Cumhuriyet sorusunu, Atatürk'ün bizzat kendi söylevlerinden aldığımız parçalarla cevaplamaya çalışalım :

"Cumhuriyet ahlâkî fazilete dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir. Sultanlık korku ve tehdide dayanan bir idaredir. Cumhuriyet idaresi faziletli ve namuslu insanlar yetiştirir.

Sultanlık, korkuya ve tehdide dayandığı için korkak, alçak, sefil ve rezil insanlar yetiştirir. Aradaki fark bunlardan ibarettir."

"Türk milletinin tabiat ve adetlerine en uygun idare Cumhuriyet idaresidir."

"Cumhuriyet idaresini, Cumhuriyetten söz etmeksizin millî hâkimiyet esasları içinde her an Cunıhuriyet'e doğru yürüyen şekilde toplamağa çalışıyorduk."

"Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir. İcra kuvveti, teşriî selahiyeti milletin yegane mümessili olan Mecliste tecelli etmiş ve toplanmıştır. Bu iki kelimeyi bir kelime İle özetlemek mümkündür. Cumhuriyet".

"Cumhuriyet rejimi demek demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir. Biz Cumhuriyeti kurduk, Cumhuriyet 10 yaşını doldururken demokrasinin bütün icaplarını sırası geldikçe koymalıdır" diyordu.

Yine bir başka söylevlerinde de "Hiçbir zaman hatırınızdan çıkmasın ki Cumhuriyet, sizden, fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister" diyerek Cumhuriyetin kesin emrini açıklarken "Benim için bir taraflık vardır: Bir tarafım. O da Cumhuriyet taraflılığı fikrî ve sosyal inkılâp taraflılığı. Bu noktada Yeni Türkiye topluluğunda bir ferdi hariç düşünmek istemiyorum." Öz deyişiyle Cumhuriyetçilere bir tek yolun varlığını kesin direktif olarak iletmekte idi.

2 — MİLLİYETÇİLİK
Milliyetçilik ilkesi, Atatürk'ün "Türkiye Cumhuriyeti ilelebet yaşayacaktır" diyerek ebediliğini dilediği ve bir demecinde müjdelediği Cumhuriyetçi devlet yapısını koruyacak olan toplumun siyasî birlik şuuruna kavuşmuş pekişik bir bütün olması amacına yönelmiştir. Bu ilke Milli Mücadele'nin çıkış noktasını teşkil etmiş ve bütün esir milletlerin kurtuluş ve kalkınma hareketlerine ışık tutmuştur. Bilindiği üzere millet, milliyet ve milliyetçilik türlü düşünce akımlarına veya bilimsel esaslara göre farklı şekilde tanımlanmıştır. Ancak biz burada Atatürk'ün millet, milliyet, milliyetçilik tariflerini ele alarak, Atatürk Milliyetçiliği'ne gelmek istiyoruz. Ulu Önder milleti 1922'de "İtiraf edelim ki, biz üç buçuk sene evveline kadar cemaat halinde yaşıyorduk. Bizi istedikleri gibi idare ediyorlardı. Cihan bizi temsil edenlere göre tanıyordu. Üç buçuk senedir tamamen mîllet olarak yaşıyoruz" diyerek, büyük olguyu açık bir şekilde dile getirmiştir. Atatürk, "Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir", "Türkiye halkı, ırken veya dinen veya harsen birleşik ve yekdiğerine karşı hürmet ve fedakârlık hisleriyle dolu ve mukadderat ve menfaatleri ortak olan bir toplumsal hey'ettir" diye tarif etmektedir. Atatürk, milliyet düşüncesinin varlığını "Milliyet nazariyesini, millet mefkuresini yok etmeğe çalışan nazariyatın dünya üzerinde tatbik kabiliyeti bulunamamıştır. Çünkü tarih, vukuat, hadiseler ve müşahadeler hep insanlar ve milletler arasında, hep milliyetin hâkim olduğunu göstermiştir ve milliyet prensibi aleyhindeki büyük mikyasda fiili tecrübelere rağmen yine milliyet hissinin öldürülemediği ve yine kuvvetle yaşadığı görülmektedir" diyerek dile getirmekte, milliyetin gerçekliğini vurgulamakta ve bir başka söylevinde de "Biz milliyet fikirlerini tatbikte çok gecikmiş ve çok gevşeklik göstermiş bir milletiz. Bunun zararlarını fazla faaliyetle gidermeğe çalışmalıyız...

Bu hususta bizim milletimiz, milliyetinden anlamamazlık edişinin çok acı cezalarını gördü... Anladık ki, kabahatimiz kendimizi unutmaklığımızmış. Dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak evvelâ biz, kendi benliğimize ve milliyetimize bu hürmeti hisseden, fikren, fiilen bütün tavır ve harekâtımızla gösterelim. Bilelim ki, millî benliğini bulamayan milletler başka milletlerin avıdır" demektedir.

Milliyetçiliğin tarifi ise, Atatürk tarafından "Türk milliyetçiliği, ilerleme ve gelişme yolunda ve milletlerarası temas ve münasebetlerde, bütün çağdaş milletlere paralel ve onlarla dengeli bir şekilde birlikte, Türk toplumunun özel karakterlerini ve başlı başına bağımsız kimliğini saklı tutmaktır" şeklinde yapılmaktadır.

Bir diğer söylevinde de "Gerçi bize milliyetçi derler; ama biz öyle milliyetçileriz ki, bizimle işbirliği eden bütün milletlere saygı ve uyum gösteririz. Onların milliyetlerinin bütün gerçeklerini tanırız. Bizim milliyetçiliğimiz herhalde bencilce ve mağrurca bir milliyetçilik değildir" diyen Atatürk bir başka konuşmasında "biz doğrudan doğruya milletseveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk topluluğudur" şeklindeki beyanları ile de milliyetçilik, cumhuriyetçilik ve halk bütünleşmesini yapmaktadır.

Bu görüşlerin ışığı altında diyebiliriz ki, Atatürk Milliyetçiliği'nin temel taşlarından ilki bağımsızlıktır. Çünkü, O "Hürriyet ve İstiklâl benim karekterimdir" diyordu. Bunun yanında Milli Hâkimiyet gelmektedir. Atatürk bunu "Hakimiyet-i Milliye uğruna canımı vermek benim için vicdan ve namus borcu olsun" sözleri ile en güzel şekilde ifade etmekte idi. Bir diğer özelliği, milli birlik ve beraberliğe daha açık deyişle bütünleştiriciliğe önemli yer ayırması idi. Bunların yanında ise en büyük özelliği gerçekçi oluşudur.

"Efendiler, asırlardan beri Türkiye'yi idare edenler çok şeyler düşünmüşlerdir. Fakat yalnız bir şeyi düşünmemişlerdir. Türkiye'yi... Bu düşüncesizlik yüzünden Türk vatanının, Türk milletinin duçar olduğu zararları ancak bir tarzda telâfi edebiliriz: O da Türkiye'de Türkiye'den başka bir şey düşünmemek..." Bu nedenledir ki, panislâmizmi, ümmetçiliği, panturanizmi ve sosyalizmi kesinlikle red etmektedir. Büyük Önder söylevlerinde bu hususları "Şurası unutulmamalıdır ki, bu tarzı idare bir Bolşevik sistemi değildir. Çünkü biz ne Bolşevikiz ne de komünist... Ne biri ne diğeri olamayız. Çünkü milliyetperver ve dinimize hürmetkarız". "Vatandaşlarımız olan, dindaşlarımızdan, hemşerilerimizden her biri kendi dimağında bir büyük ülkü besliyebilir. Hürdür, muhtardır... Buna kimse karışamaz. Fakat Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti'nin sabit, müsbet, maddî bir siyaseti vardır: O da efendiler, T. B. M. Meclisi'nin muayyen millî hududu dahilinde hayatını ve istiklâlini temin etmeğe yöneliktir.... Büyük ve hayalî şeyler yapmadan yapmış gibi görünmek yüzünden bütün dünyanın husumetini, garezini, kinini bu memleketin ve bu milletin üzerine celbettik. Biz panislamizm yapmadık; belki yapıyoruz, yapacağız dedik, düşmanlar da yaptırmamak için bir an evvel öldürelim dediler. Panturanizm yapmadık; yaparız, yapıyoruz dedik, yapacağız dedik ve yine öldürelim dediler. Bütün dava bundan ibarettir. Biz böyle yapmadığımız ve yapamadığımız mefhumlar üzerinde koşarak düşmanlarımızın adedini ve üzerimize yaptıkları baskıları artırmaktansa, hadd-i tabiîye, hadd-i meşrûa rücû edelim. Haddimizi bilelim. Binaenaleyh efendiler, biz hayat ve istiklâl isteyen milletiz. Ve yalnız ve ancak bunun için hayatımızı seve seve veririz", diye dile getirmektedir.

Sonuç olacak diyoruz ki mazlum milletlerin kurtuluş çabalarına da ışık tutan Atatürk'ün Milliyetçilik ilkesi bencil değildir. Irkçı değildir. Dağıtıcı değil, toplayıcı ve bütünleştiricidir. Onun Milliyetçiliği kaderde, kıvançta, tasada bir olmanın mutluluğundan doğan yepyeni ve gerçekçi Türk Milliyetçiliğidir. Simgesi "Ne mutlu Türküm diyene" özdeyişinde en açık ifadesini bulmaktadır.

3 — HALKÇILIK
Atatürk'ün Halkçılık ilkesi her şeyden önce "Halkın halk tarafından halk için idaresi" anlamına gelen ileri batılı gerçek bir demokrasinin gerçekleşip yerleşmesi amacına yönelmiştir. Cumhuriyet öncesi dönemde benimsenmesi bile zor ve imkânsız olan "Halkçılık" ile ilgili Atatürk'ün ifadeleri gözden geçirildiğinde Milliyetçilik ilkesi ile sıkı sıkıya bağlı olduğu hemen gözlenecektir.

Çünkü O, halkı ne ulus içinde ayrı bir sınıf ve gruplar, ne de egemen bir gücün yönettiği kitle olarak kabul etmiştir. Halk Büyük Önderimizin "Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir" sözü ile belirlediği gibi, milletimizin doğrudan doğruya kendisi sınıfsız ve ayrıcalıksız kaynaşmış bir kitle olarak bütündür. Bu görüşleri biraz daha açabilmek için yine Atatürk'e dönelim ve "bizim inancımıza göre, milletimizin hayatının ve yükselmesinin sağlanması, kendine sindirip benimseyeceği görüşlerdir. Fakat esas olarak incelenirse, bizim görüşlerimiz kî halkçılıktır, kuvvetin ve kudretin, egemenliğin, yönetimin doğrudan doğruya halka verilmesidir, halkın elinde bulunmasıdır. Hiç kuşku yok ki, bu dünyanın en kuvvetli bir esası, bir ilkesidir" sözlerine dikkatleri çekelim. Burada görülmektedir ki; Atatürkçü halkçılığın amacı "Demokratik ve sosyo-ekonomik alanda ve çağdaşlaşma yolunda başarıya ulaşmaktır". Nitekim Ulu Önder "Hükümet şeklimiz tam bir demokrat hükümetidir ve dilimizde bu hükümet halk hükümeti diye anılır" deyişiyle yukarıdaki görüşümüzü güçlendirmektedir.

Halkçılık, halkı egemen ve her bakımdan mutlu kılmak olduğu gerçeğini benimseyen Atatürk, milletin vicdanında ve geleceğinde sezinlediği büyük gelişme, yükselme yeteneğini, bir millî sır gibi vicdanında taşımıştır. Ülkü, gözlem ve değerlendirmeler zamanı geldikçe uygulanmıştır. Halkçılık da bu çerçeve içinde, millî vicdan İle, Atatürk'ün vicdanının bütünleşmesi sayesinde gerçekleşebilirdi. Nitekim Atatürk, engin sezgi ve bilgisi İle kavradığı Türk toplumundaki gerçeği çağdaş halkçılık hedeflerine doğru, büyük yetenek ve iradesiyle yöneltmiştir.

Halk idaresi demek olan demokrasinin uzun bir geçmişi vardır. Türk ulusu ve toplumlarının da bunda rol oynadıkları tarihî bir gerçektir. Toplumların gelişmesine uygun, yaygın, etkili bir sosyal felsefe ve sistem olarak demokrasi, halkın siyasî ve fikrî terbiyesini aynı zamanda hak ve görevlerini her şeyin üstünde sayar.

Ulu Önder 1921'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'ndeki konuşmasında: "Sosyal bilim bakımından bizim hükümetimizi anlatmak gerekirse Halk Hükümeti deriz. Sosyal meslek bakımından da düşündüğümüz zaman, biz hayatını bağımsızlığını kurtarmak için çalışan insanlarız. Zavallı bir halkız, durumumuzu bilelim, kurtulmak, yaşamak için çalışan ve çalışmak zorunda bulunan bir halkız.

Buna göre her birimizin hakkı vardır. Yetkisi vardır. Fakat çalışarak bir hakkı kazanırız; yoksa çalışmadan sırtüstü yatmak isteyen insanların bizim toplumumuzda yeri yoktur - hakkı yoktur. O halde söyleyiniz baylar: Halkçılık toplumsal düzene, çalışmaya, hukuka dayanmak isteyen bir sosyal meslektir" diyordu. Mustafa Kemal, bu sözleri ile halkçılığı gerçekleştirecek yöntemi ve kendi buluşu olan Atatürkçü düzeni anlatmaktadır. O halde Halkçılık ilkesi ile amaçladığı "halk için, halkla birlikte ve gerekirse halkın yüce çıkarları uğruna millî çabalarda bulunmaktır".

Atatürk 30 Ağustos 1924'te Dumlupınar'daki şu sözleri ile halkçılığa, yani halk egemenliğine yeniden ışık tutmakta ve şöyle demektedir: ".... Bu büyük zaferin türlü tesirleri üstünde en önemlisi ve yükseği, Türk milletinin kayıtsız şartsız egemenliğini eline almış olmasıdır. Millî egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, yok olur."

Yukarıdaki açıklamaların ışığında açıkça söyleyebiliriz ki, Atatürk Millî Mücadele süresince memlekette kendisini gönülden destekleyen iç kuvvetlerle dünya ölçüsündeki dış gelişin şartlarının dengeli etkisini her an hesaba katarak her türlü "doktriner ve dogmatik" düşüncelerden temizlenmiş bir halkçılık anlayışına ve ilkeler kompozisyonuna ulaşmıştır. Çünkü o, hiçbir zaman dogmacı doktriner görüşlerin sosyal gelişim ve kültürel değişim şartlarına uymadığını görerek, Türk toplumuna yol gösterecek diğer ilkeleri ve anlamlan gibi Halkçılık ilkesi anlamını da özel görüş açısından tesbtt etmiştir. Bu nedenledir ki, Halkçılık ilkesi de herşey için, halkla beraber anlayışı ile bütüne yönelik bulunmaktadır.

IV — DEVLETÇİLİK
Atatürk'ün Devletçilik ilkesi, sosyal, ekonomik ve kültürel kalkınmada daha çok metodu belirten bir esastır. Devletçilik, genellikle "ülke için geniş yararlar sağlayacak büyük ölçüde kuruluş, sermaye ve araçlara ihtiyaç gösteren işlerin; Özellikle büyük sanayi ve tarımın, istenilen ve aynı zamanda gerekli alan ve oranlarda devlet tarafından teşkilatlandırılıp işletilmesine" denilmektedir. Ancak hemen belirtelim ki bunun yöntem ve genişlik bakımından tanımlanması ve uygulanma şekilleri her toplum ve ülkenin ihtiyaç ve özelliklerine göre olmaktadır. Biz burada, Ulu Önderimizin Devletçilik ilkesi ile neyi amaçladığı üzerinde duracağız. Bu ilkeyi açıklarken de, hareket noktamız Atatürk'ün iktisat politikası daha başka bir deyişle, yeni Türk Devleti'nin iktisat politikasının esasları olacaktır. Burada sözü en büyük Türk'e bırakıyorum. 6 Aralık 1922'de Ankara'da verdiği bir söylevde diyor ki:

"Memleketimiz üzerinde istilâ emellerini besleyecek olanların her türlü ümitlerini kıracak surette, siyasette, idarede ve iktisatta kuvvetli olmak gerekir. Tarımımızın ve ticaretimizin geri olması, memleketimizin pek çok kısımlarının yıkık ve halkımızın fakir bulunması, ulaştırma araçlarının sayılı olması, millî eğitimin herkese ve her yerde gereği gibi giremeyerek toplumsal hayatımızın en büyük düşmanı olan cahillik ve benzeri gibi sebebler, milletimizi fakir ve zayıf düşürmekten uzak kalmamış ve kalmayacaktır. Bu yüzden, kurtuluş ve bağımsızlık için yaptığımız savaşı tamamlamak ve Tanrının ulusumuza doğuştan verdiği istidat ve kabiliyeti en yüksek derecede geliştirmek ve memleketimize bağışladığı kuvvet ve zenginlik kaynaklarından en büyük faydayı sağlayarak güçsüzlüğümüzün sebeblerîni gidermek için bundan böyle hiçbir fırsatı ve vakti kaçırmayarak çalışmak zorundayız. Ancak, bu çaba, yıllarca izlenip uygulanacak bir programa dayanmaz ise, başarısızlığa mahkûmdur."

17 Şubat 1923'te, İzmir İktisat Kongresi'ni açış söylevinde şu sözler yer alıyor:
"Siyasal, askerî zaferler ne denli büyük olursa olsun, iktisat zaferleri ile taçlandırılmazlar ise elde edilen zaferler devamlı olamaz, az zamanda söner. Bu itibarla en kuvvetli ve parlak zaferimizin dahi sağlayabildiği ve daha sağlayabileceği faydalı verimleri tesbit için iktisat hayatımızın, iktisat egemenliğimizin sağlanması, pekiştirilmesi ve genişletilmesi gerekir.

"Düşmanlara karşı en kuvvetli silâhımız, iktisat hayatındaki genişleme, sağlamlık ve başarı olacaktır."

30 Ağustos 1924'te, Dumlupınar'da yaptığı konuşmalarının sonlarında da aynı kanıyı tekrarlıyordu: "Milletimiz burada elde ettiği zaferlerden daha önemli bir ödev peşindedir. O zaferin kazanılması, milletimizin iktisadî alandaki başarılarıyla mümkün olacaktır".

Atatürk'ün iktisat politikasına verdiği önemi vurgulayan sunduğumuz birkaç örnekten sonra, özlediği iktisadî kalkınma nasıl gerçekleşecekti sorusuna cevap verelim. İşte bu sorunun cevabı Atatürkçü iktisadın temeltaşı Devletçilik ilkesidir.

Atatürk, şöyle tanımlıyor devletçiliği: "iktisat politikamızın mühim gayelerinden biri de umumî menfaatleri doğrudan doğruya ilgilendirecek iktisadî kuruluşları ve teşebbüsleri malî ve teknik kudretimizin müsaadesi oranında devletleştirmedir". Mahiyet ve sınırına dair de, 1930 yılında verdiği söylevlerin birinde, "Herhalde devletin, siyasî ve fikrî hususlarda olduğu gibi bazı ekonomik işlerde de düzenleyiciliğini ilke olarak kabul etmek uygun görülmelidir... Devletin bu husustaki faaliyet hududunu çözmek ve bu hususta dayanacağı kaideleri tesbit etmek; diğer taraftan, vatandaşın ferdî teşebbüs ve faaliyet hürriyetini tehdit etmemiş olmak, devleti idareye yetkili kılanların düşünüp tayin etmesi lâzım gelen meselelerdir. Prensip olarak, devlet ferdin yerine geçmemelidir. Fakat ferdin gelişmesi için umumî şartları göz önünde bulundurmalıdır... Bu izah ettiğimiz mana ve telâkkide devletçilik bilhassa, içtimaî, ahlakî ve millîdir. Millî servetin dağılımında, daha mükemmel bir adalet ve emek sarf edenlerin daha yüksek refahı, millî birliğin korunması için şarttır. Bu şartı daima göz önünde tutmak, millî birliğin mümessili olan devletin mühim vazifesidir... Özet olarak, Türkiye Cumhuriyetini idare edenlerin, demokrasi esasından ayrılmamakla beraber, mutedil devletçilik ilkesine uygun yürümeleri bugün içinde bulunduğumuz hallere, şartlara ve mecburiyetlere uygun olur.", böyle söylüyordu. Yine bu konu ile ilgili 1935 Ağustos'unda İzmir Fuarı'nın açılışına gönderdiği mesajda yer alan şu sözlerine eğilelim:

"Türkiye'nin uyguladığı devletçilik sistemi XIX. yüzyıldan beri sosyalizm nazariyecilerinin ileri sürdükleri fikirlerden alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir. Bu, Türkiye'nin ihtiyaçlarından doğmuş, Türkiye'ye has bir sistemdir.

Devletçiliğin bizce anlamı şudur; fertlerin hususî teşebbüslerini ve faaliyetlerini esas tutmak; fakat büyük bir milletin bütün ihtiyaçlarını ve birçok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak, memleket iktisadiyatını devletin eline almak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türk vatanında yüzyıllardan beri ferdî ve Özel teşebbüslerle yapılamamış olan şeyleri bir an evvel yapmak istedi ve kısa bîr zamanda yapmayı başardı. Bizim takıp ettiğimiz bu yol, görüldüğü gibi, liberalizmden, başka bir yoldur."

"Bizim takibini uygun gördüğümüz devletçilik ilkesi, bütün istihsal ve tevzi vasıtalarının fertlerden alınarak, milleti büsbütün başka esaslar dahilinde tanzim etmek gayesini takip eden sosyalizm prensibine müstenid kollektivizm yahut komünizm gibi hususî ve ferdî iktisadî teşebbüs ve faaliyete meydan bırakmayan bir sistem değildir".

Bu tanımlama ve açıklamalarda şu gerçek ve temel Öğelerle karşı karşıyayız.
1 — Ferdî çalışma ve gayretler esastır.
2 — Millî ihtiyaç ve gerekler dolayısıyla devlet iktisadî hayatla ilgilenecek, yani bu alanda görev ve sorumluluk yüklenecektir.
3 — Sosyalist düzene yer yoktur.
4 — Tam liberalist ve tam devletçi bir sistem öngörülmemiştir.

Bu açıklamalar bizi şu sonuca götürmektedir. Devletçilik ilkesi de Türkiye'nin gerçeklerinden doğmuştur. Çünkü ülkeye özgü bu devletçilik, ihtiyaç, gerçek ve imkânlarla orantılı biçimde, devlet girişimi ve özel girişimden örülmüş bir iktisadi düzendir. Nitekim İzmir İktisat Kongresi'nde, İktisat Bakanı olarak konuşan Mahmut Esad Bozkurt'un Atatürk Devletçiliğinin esaslarını açıkça ortaya koyduğu konuşması yukarıdaki görüşümüzü desteklemektedir. Mahmut Esad konuşmasında: "Bütün bir tarihimiz içinde, ekonomik durumumuzu kısaca inceledikten ve onunla pek yakın ilgisi olan yönetim sistemlerini gözden geçirdikten sonra, bugünkü ekonomimizde izlenmesi gereken iktisat politikası konusunda bir iki söz söylememe izninizi dilerim.

Yeni Türkiye'nin iktisadı, bugün dünyada uygulanan ekonomik sistem ve politikalardan hiçbirinin benzeri olamaz. Ülkemiz, iktisadî anlam ve ihtiyacına ve iktisat tarihimizin ruhuna uygun, başlı başına bir iktisat politikası izlemek zorunluluğundadır... Yeni Türkiye karma bir ekonomik sistemi takip etmelidir. İktisadî girişimleri kısmen devlet ve kısmen kişiler üzerlerine almalıdırlar".

Bu konuşma aynı zamanda Türk gerçekleri ile uyarlılık halinde olan olmaya devam edecek bir sistemin öğretisini ana hatları ile ortaya koymaktadır. Nitekim Ulu Önderimiz yurdun kendine özgü bir tutumu olması gerektiği düşüncesini şöyle savunmakta idi. "İktisadî çalışmamızı dayandıracağımız esaslar her türlü bilgi ile beraber doğrudan doğruya memleketimizin topraklarını kollayarak ve bu topraklarda bizzat çalışan insanların sözlerini işiterek tesbit olunacaktır. Sanayi ve ticaretimiz için de aynı şekilde düşünülecektir".

Sonuç olarak diyoruz ki, bu ilke ekonomide Türkiye'nin koşullarına uygun bir ekonomik politika olarak kabul edilmelidir.

Şu sözleri, "Bizim takip ettiğimiz devletçilik, ferdî mesai ve faaliyeti esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar az zaman içinde, milleti refaha ve memleketi mamuriyete eriştirmek için, milletin umumî ve yüksek menfaatlerinin icap ettirdiği işlere -bilhassa iktisadî sahada- devleti fîîlen alakadar etmektir", ile de Atatürk'ün az zamanda milleti refaha, ülkeyi bayındırlığa götürecek seçmeler yaptığı ve sosyal adalete yer verdiği anlaşılmalıdır.

V — LAİKLİK
Atatürk İnkılâbı'nın en önemli ilkesi, Laikliktir. Laiklik, Ortaçağ'ın İslâmi düşüncesinde, içtihat kapısının kapalı olduğu gerekçesiyle sosyal ilerlemeyi köstekleyen, fikir hürriyetini baltalayan skolastik zihniyeti yıkıp, vicdan hürriyetini korumak, dinin şahsî ve siyasî yararlar uğruna sömürülmesini önlemektir.

Laiklik, geniş manası ile de hürriyetlerin en kutsalı olan düşünce hürriyetine devletin tarafsız bir davranış içinde olarak saygı göstermesidir. Batılı manada demokrasinin, devletin objektif bir müessese ve hukuk devleti olmasının temel şartı budur. Dar ve klasik manası ile laiklik ise, devletin her çeşit dinî inanç, ayin ve kuruluşlar karşısında tarafsız kalması ve muhtelif dinlere bağlı olanlar arasında bir ayırım yapmaması, böylece din hürriyetinin sağlanması. Buna karşılık dinsel otorite ve ilkelerin inançlarının da hiç bir şekilde devlet ve dünya işlerine karışmamasıdır.

İşte Atatürk İnkılâplarının bütününe böyle bir laiklik anlayışı hâkim olmuştur. O halde Atatürk İnkılâpları'nın ortak ve ana temelini teşkil eden Laiklik, din düşmanlığı değil, dini dünya işlerinden uzaklaştırmak, ona Allah'la kullan arasındaki ilişkiler çerçevesi dışına çıkmayı yasaklamak ve gerçek yeri olan vicdanların harimine kapanmasını istemektir. Dini batılı ve rasyonel bir kültür çerçevesinde ancak bu şartlar sosyal bir varlık ve değer kazandırabilir. Memleketimizde Laiklik ilkesinin dine tam saygı esasına göre uygulanması böyle bir anlayışın neticesidir.

İşte bu genel açıklamalardan sonra, Ulu Önderimizin laiklik anlayışını ve İslâm dinine verdiği önemi açıklamak istiyorum.

Atatürk'e göre "Laiklik" yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyetini tekeffül etmektir. Hiç şüphe yok ki bu tanımlaması ile Atatürk, din ve dünya işlerinin birbirinden ayrılması, yani toplum ve devlet olarak, din kural ve ilkelerini dünya işlerine karıştırılmamasını amaçlamaktadır. Yani bu tanımlaması ile O, bütün yurttaşların, vicdanlarının emrettiği şekilde dine karşı durumlarını kararlaştırmakta serbest olmaları gerektiğini ve devletin de bu hak ve özgürlükleri koruyacak, yürütecek güvenceyi getirmesi ve uygulamasının zorunluluğunu anlatmak istemektedir. Gerçekten de Atatürk'ün bu anlayış ve tanımlaması, gerçekçi ve bilimsel olduğu kadar, millî İhtiyaçlarımıza da uygun düşmektedir. Laik düzen kurma ve anlayışta Atatürk'ün İslam dinine karşı durumunun önemli rolü vardır. Atatürk din düşmanı değildir. Dinin sömürülmesine, politikaya karıştırılmasına ve devlet ilkesi haline getirilmesine karşıdır. O'nun karşı olduğu kişiler, İslâm dinince de red edilen yobazlar, bağnazlar, hurafeciler, din simsar ve aktörleridir.

Örneğin din ve laiklik konusunda Ata şöyle söylüyor :

"Bunca asırlarda olduğu gibi, bugün dahi akvamın cehlinden ve taassubundan istifade ederek binbir türlü siyasî ve şahsî maksat ve menfaat temini için, dini alet ve vasıta olarak kullanmak teşebbüsünde bulunanların, dahil ve hariçte mevcudiyeti, bizi bu zeminde söz söylemekten, maatteessüf, henüz müstağni bulundurmuyor. Beşeriyette din hakkında ihtisas ve vukuf, her türlü hurafelerden tecerrüd ederek, hakiki ulum ve fünun nurlarıyla musaffa mükemmel oluncaya kadar, din oyunu aktörlerine, her yerde tesadüf olunacaktır." (1923)

"Türkiye Cumhuriyeti'nin resmî dini yoktur. Devlet idaresinde bütün kanunlar, nizamlar, ilmin muasır medeniyete teinin ettiği esas ve şekillere, dünya ihtiyaçlarına göre yapılır ve tatbik edilir. Din telakkisi vicdanî olduğundan cumhuriyet, din fikirlerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı milletimizin muasır terakkisinde başlıca muvaffakiyet görür."(1930)

"Türk devleti laiktir. Her reşit, dinini intihapta serbesttir."(1930)

Çünkü Atatürk, Allah'a inanmakta ve İslâm dinine bağlı bulunmaktadır. Birçok söylevlerinde, sömürücülük sayılması İmkânsız bîr biçimde, Allah'tan, İslâm'dan, dinden saygı ve bağlılıkla söz etmiştir.

"Bizim dinimiz en mâkul ve en tabiî bir dîndir. Ve ancak bundan dolayıdır ki, son din olmuştur. Bir dinin tabiî olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uyması lazımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur. Müslümanların toplumsal hayatında, hiç kimsenin özel bir sınıf halinde mevcudiyetini muhafazaya hakkı yoktur. Kendilerinde böyle bir hak görenler, dinî emirlere uygun harekette bulunmuş olmazlar. Bizde ruhbanlık sınıfı yoktur. Hepimiz eşitiz ve dinimizin hükümlerini eşit olarak öğrenmeye mecburuz. Her fert dinini, din duygusunu imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır...."

"Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur. Yalnız şurası vardır ki, din, Allah ile kul arasındaki bağlılıktır. Softa sınıfının din simsarlığına müsaade edilmemelidir. Dinden maddî çıkar temin edenler, iğrenç kimselerdir".

"... Bizim dinimiz, milletimize değersiz, miskin ve aşağı olmayı tavsiye etmez. Aksine Allah da, Peygamber de, insanların ve milletlerin değer ve şerefini muhafaza etmelerini emrediyor..."

"Büyük dinimiz, çalışmayanın insanlıkla alakası olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler zamanın yeniliklerine uymayı kâfir olmak sanıyorlar. Asıl küfür onların bir zannıdır. Bu yanlış yorumu yapanların amacı, İslamların kâfirlere esir olmasını istemek değil de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın, hoca olmak sarıkla değil beyinledir..."

Verdiğimiz bu birkaç örnek bile yukarıda değindiğimiz düşüncemizi doğrulamaya yetmektedir, kanısındayım.

Laikliği, yukarıdan beri yorumunu ve değerlendirilmesini dinleyenlere bırakarak, açıklamaya çalıştığımız, ilkeleri arasına Özenle oturtmuş olan Atatürk, bu güne dek gizli kalmış not defterinde "Tanrı birdir ve büyüktür", "Hafıza Kur'an okutun" gibi yazıların altlarını çizerek yazmıştır. Bunlar, O'nun vicdanının ve inancının temiz ve maddî çıkarlardan uzak ifadelerinden başka bir şey değildir. Bu nedenledir ki, "Bizi yola sevk eden soysuzlar bilirsiniz ki, çok kere din perdesine bürünmüşler, sâf ve temiz halkımızı hep din kuralları sözleri ile aidata gelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz.... Görürsünüz ki, milleti mahveden, esir eden, harab eden fenalıklar hep din örtüsü altındaki küfür ve kötülüklerden gelmiştir. Baylar ve hey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru ve en hakikî tarikat, medeniyet tarikatıdır, medeniyet yoludur" diyordu.

Sonuç olarak diyoruz ki, laiklik, dinsizlik demek değildir. Laikliğin düşünce ve tutumda yerleşmesi hem ilericiliğe hem de demokratik yaşam felsefesine uygundur. Çünkü Laiklik ilkesinde dinin siyaset aracı olarak kullanılması akıl ve mantık dışıdır.

VI —İNKILAPÇILIK
İnkılâpçılık ilkesi ise, bir yandan Atatürk ilkelerinin korunmasını esas tutan, öte yandan da bu esaslara dayanılarak yeni hamlelerle Türk toplumunun aydın ve ileri yönde gelişim ve geleceğini sağlayacak dinamik bir toplum yaşayış ilkesi olarak benimsenmiştir. Çünkü bu ilke Atatürk, felsefesini bazı dinî, siyasî ve felsefî kuramlarda olduğu gibi katı ve dar çerçevede kalmaktan kurtarmak istemiştir.

Buradaki açıklamalarımızda Atatürk'ün İnkılâbı tarifini ve Türk İnkılâbı nedir sorusuna verdiği cevap hareket noktamız olacaktır. Ulu Önder inkılâbı "Mevcut müesseseleri zorla değiştirmek demektir. Türk milletini son asırlarda geri bırakmış olan müesseseleri yıkarak yerlerine, milletin en yüksek medeni icaplara göre ilerlemesini temin edecek yeni müesseseleri koymuş olmaktır" diye tanımladıktan sonra, Türk İnkılâbı nedir sorusuna "Bu inkılâp kelimenin ilk anda işaret ettiği ihtilâl manasından başka, ondan daha geniş bir değişikliği ifade etmektedir. Bugünkü devletimizin şekli, yüzyıllardan beri gelen eski şekilleri ortadan kaldıran en gelişmiş tarz olmuştur. Milletin, varlığını devam ettirmesi için fertleri arasında düşündüğü ortak bağ, yüzyıllardan beri gelen şekil ve mahiyetini değiştirmiş, yani millet, dinî ve mezhebî bağlantı yerine Türk milliyet bağıyla fertlerini toplamıştır. Millet beynelmilel umumî mücadele sahasında hayat sebebi ve kuvvet sebebi olacak ilim ve vasıtanın ancak çağdaş medeniyette bulunabileceğini bir değişmez gerçek olarak prensip saymıştır. Netice olarak millet, saydığım değişiklik ve inkılâpların tabiî ve zarurî icabı olarak umumî idaresinin ve bütün kanunlarının ancak dünyevî ihtiyaçlardan mülhem ve ihtiyacın değişme ve gelişmesiyle sürekli olarak değişme ve gelişmesi esas olan dünyevî bir zihniyeti hayatı boyunca devam edecek bir idare saymıştır.

Büyük milletimizin hayatının seyrinde vücuda getirdiği bu değişiklikler herhangi bir İhtilâlden çok fazla, çok yüksek olan en muazzam inkılâplardandır.

Çok milletlerin kurtuluş ve yükselme mücadelesinde köpürdükleri görülmüştür. Fakat bu köpürme Türk milletinin şuurlu köpürmesine benzemez", diye cevap vermektedir.

Bizce İnkılâpçılık ilkesinin gerçek anlamı tartışmasız Ulu Önderin bu tariflerinin içeriğinde en güzel ifadesini bulmaktadır. Nitekim bu açıklamalarını daha net ve belirginleştirdiği "Hakiki inkılâpçılar onlardır ki, ilerleme ve yenileşme inkılâbına yöneltmek istedikleri insanların ruh ve vicdanlarındaki gerçek eğilime sızmasını bilirler. Bu münasebetle şunu da ifade edeyim ki, Türk Milletinin son senelerde gösterdiği harikaların yaptığı siyasî ve sosyal inkılâplarının gerçek sahibi kendisidir. Sizsiniz.... Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların gayesi, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağımıza uygun ve bütün mana ve biçimi ile medeni bir toplum haline ulaştırmaktır.

İnkılâplarımızın temel ilkesi budur. Bu gerçeği kabul edemeyen zihniyetleri darmadağın etmek zaruridir" şeklindeki bu sözleriyle, ilkelerinin bütünlüğünün korunmasını dile getirirken, İnkılâpçılık ilkesinin anlamını da vurgulamaktadır.

Demek oluyor ki, Atatürk'ün İnkılâpçılık ilkesi değişme, gelişme ve her türlü yeniliğe açıklık getiren bir ilke olarak kabul edilmek zorundadır. Daha açık bir deyimle, çağdaş medeniyete yürüyüşün direktifidir.

Konuşmamı şu cümlelerle bitirmek istiyorum: Türkiye Cumhuriyeti'nin siyasal, sosyal, kültürel, ekonomik hayatı, cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik, inkılâpçılık olarak belirlenen temel ilkelere sahiptir.

Bunları, Atatürkçülük bayrağının sembolleri olarak, belli bir kalıba sokmaya ve dondurmaya hiçbir kimsenin gücü yetmeyecek ebediyete kadar yaşayacak ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve milletinin hayat güvencesi olacaktır.

Kaynak: Türk Tarih Kurumu: Belleten Dergisi, Kasım 1988, Cilt LII, Sayı 204, Sayfa 810-824 / Yücel, Prof. Dr. Yaşar: Atatürk İlkeleri

http://www.ttk.org.tr/index.php?Page=Sayfa&No=224

_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Anılarla Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk
İletiTarih: 17 Şub 2013, 22:19 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
Atatürk’ün Kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin Temel Nitelikleri - Dr. Sıtkı AYDINEL

Bu konuyu inceleyebilmek için sadece yürürlükteki Anayasa’da mevcut nitelikleri ortaya koymak yeterli değildir. Cumhuriyetimizin tarihsel oluşumunu, Türk kültüründeki yerini, temel felsefesini, TBMM’nin açılışından bugüne kadar kabul edilen Anayasaları detayı ile ele almak ve özellikle Atatürk’ün bu konudaki fikirlerini irdelemek gerekir.

CUMHURİYET VE DEVLET BİÇİMLERİ

Cumhuriyet terimi Arapça’da halkın sosyal hayatta söz ve karar sahibi seçkin bir grubunun vasfı olan cumhur kavramından alınarak, devlet başkanının seçimle belirtildiği bir siyasal rejim ve devlet şekli anlamıyla dilimizde yerleşmiştir. Siyasal ve tarihî gelişim, çok geçmeden bu kavramı demokratik bir rejimde kamu ve halk hizmetinin görüldüğü bir devlet yönetimi anlamına kavuşturmuştur. Bugün gelişen ve değişen dünya siyasî konjonktüründe bu anlam her geçen gün biraz daha değer kazanmaktadır. Tarihî gelişim içerisinde egemenliğin kullanılışına göre devlet biçimleri şu şekilde sınıflandırılmaktadır:

1- Egemenliği kullananların bu hakka seçime dayalı olmadan sahip bulundukları devlet biçimleri:

a – Monarşi

-Meşrutî Monarşi

- Tam Monarşi

b- Oligarşi

c- Totaliter Devletler

2- Egemenliği kullananların bu hakka, seçime dayalı olarak sahip bulundukları devlet biçimleri (Cumhuriyet):

a- Oligarşik Cumhuriyet

b- Halka dayalı Cumhuriyet

- Demokratik Cumhuriyet

- Demokratik olmayan Cumhuriyet

İşte bu sınıflandırmaya göre 1. maddedeki devlet biçimleri dünyada çok azalmıştır; 2. maddedeki Demokratik olmayan Cumhuriyetler de misyonlarını doldurarak tarihin sayfalarına gömülmek üzeredirler.

İkinci Dünya Harbinden sonra Demir Perde arkasında kalan bir çok devletler de Cumhuriyet terimini kullanmışlardı. Bunlar Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin baskısı altında kalarak yeni yönetim şekillerine halk cumhuriyeti, halk demokrasisi veya demokratik cumhuriyet gibi adlar takmışlardı, ancak bunların hepsi de demokratik olmayan cumhuriyet idiler.

Bu kısa açıklamadan sonra Atatürk’ün bu konudaki görüşlerine yer verelim. Atatürk millet kavramını açıklayan uzun notlarında; “Türk milleti, halk idaresi olan Cumhuriyetle, idare olunur bir devlettir” 1 demektedir. Cumhuriyet başlığı altında da: Tam manasıyla demokrat olmayan hükümetleri açıkladıktan sonra demokrasinin gereklerine değinir ve “Binaenaleyh, demokrasi prensibinin en modern ve mantıkî tatbikini temin eden hükümet şekli Cumhuriyettir. Cumhuriyette son söz millet tarafından seçilmiş meclistedir”2 der. Atatürk, vatandaşa karşı devletin vazifelerini sıralarken: “Malûmdur ki Türkiye Cumhuriyeti demokrasi esasına dayanan bir devlettir. Demokrasi ise esas itibariyle siyasî mahiyetdedir; fikrîdir, ferdîdir, eşitlikçidir”3 diyerek bu kavramların anlamlarını da Demokrasi prensibinin bariz vasıfları başlığı altında teker teker açıklar.4


CUMHURİYET İDARESİNİN Türk HALKINA VERDİĞİ DEĞER

Atatürk yukarıdaki sözlerinde Türkiye Cumhuriyeti’nin demokrasiye dayandığını belirtirken, aynı zamanda vatandaş terimine de yer vermiştir. Bu nokta üzerinde dikkatle durmak gerekir. Çünkü Osmanlı Devleti’nin hukuksal temelinde vatandaşlık yoktu. Teb’a vardı, reaya vardı, Padişah Allah’ın gölgesi idi, Allah’tan aldığı yetkiyle idare ettiği teb’ası üzerinde mutlak haklara sahipti. Padişaha koşulsuz itaat zorunluydu. İşte, Devlet şeklinin Cumhuriyete dönüştürülmesi ile Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan halkın vatandaş bilinciyle donatılması hedeflenmiştir. O halde vatandaş kavramının çeşitli açılardan açıklanması gerekir.

Siyasal açıdan: Vatandaş devletin ve toplumun geleceğinden kendini sorumlu tutma bilincine erişmiş bireydir. Bu bilinç “Ulusal Egemenlik” ilkesinin güvencesidir.

Sosyal açıdan: Vatandaş kaderci bir teslimiyetin kalıplaşmış davranış biçiminin dışında yaşama sevinci duyan bireydir. Bunun için dünyayı daha iyi yaşanabilir yapmayı planlar, kendini gelecek kuşaklara karşı sorumlu tutar.

Kültürel açıdan: Vatandaş aklım özgürce kullanmayı temel bir hak olarak benimseyen bireydir. Aklın ön plana çıkışı, bilimin önem kazanmasıdır. Aydınlanmanın gerçekleşmesidir. Aklın ve dolayısıyla bilimin ön plana çıkışı, insanlığın ortak değeri olan uygarlığın ulaştığı son noktada bulunmayı sağlayacaktır.

Tarihsel açıdan: Vatandaş ulusal değerlerinin, evrensel aşamada uygarlığa katkılarının bilincine varan bireydir. Bu bakımdan ulusal değerlerine bağlı, ancak uluslararası gelişmelere kapalı olmamayı öngörür. Atatürk bu konuda: “Çağdaş bir Cumhuriyet kurmak demek, milletin insanca yaşamasını bilmesi, yaşamın neye bağlı olduğunu bilmesi demektir”5 diyerek Cumhuriyetin insana verdiği değeri ne güzel dile getirmiştir.


CUMHURİYETİN Türk KÜLTÜRÜNDEKİ YERİ

Atatürk 29 Ekim 1933’te söylediği 10. Yıl Nutku’nda “Yurttaşlarım az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyetidir”6 diyerek, yapılan en büyük işin Cumhuriyet’e geçiş olduğunu büyük bir heyecanla dile getirmiştir. Bu işler nelerdir? Doğaldır ki bunlar her sahada (siyasi, sosyal, kültürel, ekonomik vb.) yapılan inkılâplardır. O günün koşullarında ve ortamında büyük çoğunluğun akıl edemediği, sözünü bile etmekten çekindiği radikal değişimlerdir. Bunların hepsi de Türk milletini uygar ve çağdaş bir düzeye getirme gayesini güdüyordu. Bu sözün çok iyi irdelenmesi gerekir. Cumhuriyetin temelinde Türk kahramanlığının olduğu açıktır. Çünkü, bağımsızlık elde edilmeseydi, Türkiye diye bir devlet olmayacaktı. Bağımsızlığın elde edilmesi için dış ve iç düşmanlara karşı büyük savaşlar verildi. Bu savaşlar çok büyük güçlükler, yokluklar içinde kazanıldı. Bu, ancak Türk’ün kahramanlığı ile gerçekleştirilebilirdi ve öyle de oldu.

Bu cümlenin ikinci bölümünün yani (Türkiye Cumhuriyeti’nin temelinde yüksek Türk kültürünün bulunduğu) sözlerinin de incelenmesi gerekir:

Atatürk, Türk insanını teb’a dan vatandaş statüsüne yükselten Cumhuriyet idaresine geçerken, muhakkak ki bu büyük değişikliğin genel kabul görmesi gerektiğinin bilincindeydi. Yüzyıllar boyu yaşanan bir idare sisteminin yerini alacak bir başka rejimin özelliklerini tanımayan bir insan tipi, bu yeni yönetimi özümseyebilir, benimseyebilir miydi? O’nun Söylev ve Demeçleri’nden bu konuya ilişkin düşüncelerini izlediğimizde, görüyoruz ki Atalürk Cumhuriyet idaresi konusunda fikren hazırlıklıdır ve Türk cemiyetinin tarih içindeki gelişiminden haberdardır. O, Türklerin tarihinin yalnız İslâm dünyası içinde yer almadığını, kurdukları tek büyük imparatorluğun Osmanlı Devleti olmadığını; İslâmiyet öncesi devirler içinde sayısız siyasî birliklere vücut yermiş Türklerin, cemiyetin bütün fertlerinin fikirlerine, sorumluluklarına ve mesaîlerine önem veren idare şekillerini geliştirdiklerini biliyordu.

Nitekim Bozkır kültürü de dediğimiz Türk kültüründe Gök-Türk topluluğu sosyal bünyesi içinde, Orhun Kitabelerinden ve eski İl (Devlet) ve Boy (Siyasi mahiyetle bir birlik) lar hakkında yazılan eserlerden edinilen bilgilere göre -doğaldır ki bugünkü anlamda olmamakla beraber- Cumhuriyete ait bir kısım olguları bulmak mümkündür. Bunu kanıtlayan örneklerden bazıları şunlardır: “Boy beyleri cesareti, malî kudreti, doğruluğu ile tanınmış kimseler arasından seçim yolu ile iş başına gelirlerdi. Seçici heyet herhalde Boy’u meydana getiren aile ve soyların temsilcilerinden kurulu olmalıdır. Bu heyet, eski Türk Devletlerinde mevcut “Meclis” (Toy) lerin küçük çapta ilk tipi olarak görülmektedir.7

“İstiklâl” (Oksızlık) fikri de kültürümüzde kollektiftir. Devlette gerçek istiklâl bunun yalnız idareci zümre tarafından istenmesi değil halkın da aynı şuur içinde bulunması, yani istiklâl düşüncesinin bütün toplulukta ortak bir arzu halinde var olması şeklinde belirir.8

“Eski Türk devletinde insan unsuru hak ve hürriyetlerle donatılmış idi”9

“Türk kültüründe Töre (kanun) anlayışı da şöyle idi. Töre (kanun): “Böyle kurulan bir devlette tabi’atıyla halk, hak ve hürriyetini isteyecek ve bunu başında bulunanlardan bekleyecekti. Türk devletinde halkın bu talepleri, âmme (kamu) hukukunu hükümdarın vazifelerini belirleyen ve cezaî hükümleri ile dikkati çeken Töre’nin tatbiki ile yerine getiriliyordu… Devletin teorilerle değil, fakat sosyal gerçeklere uygun şekilde idare edilebileceğini çoktan anlamış olan Türk hükümdarları, yerin ve zamanın icaplarına göre ve “Meclislerin” tasvibi alınmak üzere Töre’ye yeni hükümler getirebiliyorlardı. Bununla beraber Töre’nin anayasa hükmünde değişmez prensipleri vardı ki Kutadgu-Bilig’teki kayıtlardan tesbit edilebildiği kadarı ile şunlardı. Könilik (Adalet), Uz’luk (İyilik, faydalılık), Tüz’lük (Eşitlik) ve Kişilik (İnsanlık, üniversellik)10 . Yine “Kutadgu-Bilig’de halkın hükümdarlardan istedikleri a- İktisadi istikrar, b- Adil kanun, c- Asayiş olarak sıralandıktan sonra şöyle denir: Ey hükümdar sen önce bunları yerine getir, sonra kendi hakkını isteyebilirsin… Bey iyi kanun yap. Kanuna kendin riayet et ki, halk da sana itaat etsin… Bey kudretli ol, halkı kudretli kıl, bunun için onun karnını doyurmak lazımdır”11.

Türk kültüründe bir de “meşveret” kavramı vardır. Meşveret cem’i ukul (akılları toplamak) demektir. Yani en doğruyu bulmak için fikirlerin ortaya konması danışılması müşaverede bulunmasıdır. Bu işlem kurultayda yapılırdı.

Bu ve buna benzer örnekleri çoğaltabiliriz. Ancak burada bir noktayı özellikle belirtmekte yarar vardır. Bugünkü anlamda Demokratik Cumhuriyetlerde halkın kendi kendisini yönetmesi esastır. Bu yönetim şeklinin, derece derece ve çeşitli şekillerde uygulanması, öteden beri denenmek istenmiştir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi İslâmlıktan önceki Türk devletlerinde kısıtlı da olsa, kurultaylar vasıtasıyla halkın oyuna baş vurulmak suretiyle bu iş yapılabilmiştir. İslamlığın kabulünden sonra ise Türk devletleri devlet yönetiminde de İslâmî esaslara uymuşlar. Din ve devlet işleri iç içe girmiştir. Osmanlı imparatorluğu’nda da bu böyle devam etmiştir. Bu dönemde ıslâhatlarla bu zihniyetin yıkılmasına çalışılmışsa da basan sağlanamamıştır.

Türk Cumhuriyeti ise bir devrim ile vücut bulmuştur. Atatürk Türk insanını çok iyi tanıdığı, onun karakterini, mizacını çok iyi tahlil ettiği için, insanı en değerli varlık gören demokratik idare tarzını reddetmeyeceğinden emindi. O yüzden, cumhuriyete geçerken en çok milletine güvenmişti.

Atatürk, 31 Ekim 1924’te daha henüz Cumhuriyetin bir yaşına bastığı tarihlerde Vakit Gazetesi muhabirine verdiği demeçte: “Türk milletinin tabiat ve şiarına en uygun idare Cumhuriyet idaresidir. Bir senelik hayat bu gerçeği bütün açıklığı ile kanıtlamıştır”12 ve “Türkler demokrat hür ve sorumlu vatandaşlardır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucuları ve sahipleri bizzat kendileridir” 13 diyerek, Cumhuriyetin Türkün yaşam tarzına uygunluğunu, temelinin Türk kültürü olduğunu en veciz biçimde ifade etmiştir.


CUMHURİYETİN OSMANLI DÖNEMİ ISLAHAT HAREKETLERİNDEN FARKI

Türkiye Cumhuriyeti’nin gerçek değerini anlayabilmek için, cevaplanması gereken sorulardan biri de şudur: Türk siyasî inkılâbı, Osmanlı dönemi ıslahat ve reform hareketlerinin sıradan bir devamı mıdır? Diğer bir deyişle, Osmanlı Devleti’nde Tanzimat ve Islahat fermanlarıyla başlayan ve 1876 Kanûn-ı Esâsîsi ile gelişen hareketler gibi mi değerlendirilmelidir?

Bu soruların cevabı, sözünü ettiğimiz hareketlerin ne olduğu açıklanabilirse, daha iyi verilebilir. Bilindiği gibi, Osmanlı İmparatorluğu, XVI. yüzyılın sonlarına kadarki dönemi içinde klâsik bir İslâm devleti niteliği kazanmış ve hukuk temellerine uygun müesseseleriyle başarılı politikalar uygulamıştı. Ancak, XVI. yüzyılın sonlarından itibaren gerek kendi iç şartlarındaki değişmeler, gerekse dünyadaki yeni gelişmeler, Osmanlı klâsik düzenini de derinden etkilemiş ve XVII-XVIII. yüzyıllarda Osmanlılar karşılaştıkları yeni şartlara uyum sağlayabilmenin yollarını aramışlardı. Fakat bütün bunlara rağmen, dünya siyasetinde üstünlük yavaş yavaş batı devletlerinin eline geçmiş ve Osmanlı Devleti çok ciddî problemlerle karşı karşıya gelmişti. En başta devletin toprak bütünlüğü iki yönlü tehlike altındaydı. Yaptığı savaşlardan yenik çıktıkça topraklarının bir bölümünü kaybetme sürecine 1699’dan beri girmişti. XIX. yüzyılın başından itibaren bir yandan bu süreçte büyük bir hızlanma görülürken, diğer yandan belki de daha ciddî bir tehlike olarak Osmanlı teb’ası gayrimüslimler, devletten ayrılma isteğiyle başkaldırmaya başlamışlardı. Bunlardan dolayı devlet, çok ciddî önlemler almalı ve kendini günün şartlarına uydurmalıydı. İşte Osmanlı Devleti’nin XIX. yüzyılda Tanzimat Fermanı’yla başlayan ve I. II. Meşrutiyetlerle devam eden kanun yapma ve düzenleme hareketlerinin temelinde bu ittihâd-ı anâsır endişesi yatar. Diğer bir deyişle devlet teb’ası olan bütün etnik unsurları birarada tutabilmenin şartlarını yaratmak için, çağdaş uygulamaları bünyesine uydurmak yolunu tutar. Fakat temel tercihi olan İslâm hukukuna dayalı devlet düzenine gelen bu yeni uygulamalar, reform niteliğindedir. Bu yüzden XIX. yüzyıl siyasal, sosyal ve kültürel açıdan ortaya çıkan ikilemlerin çekişmesine de sahne olmuştur. Bu özellikleriyle Osmanlı reformları, Atatürk İnkılâbıyla, onu etkilemelerine rağmen temelde farklıdırlar.

Atatürk, İmparatorluğun son dönemlerindeki fikir hareketlerinin, çalkantıların bizzat içinde bulunmuştur. Yapılan hiçbir ıslâhat onu tatmin etmemiştir. 6 Temmuz 1918 tarihli hatıra defterine yazdığı: “Benim elime büyük selâhiyet ve kudret geçerse ben sosyal hayatımızda arzu edilen inkılâbı bir anda bir (coup) darbe ile uygulayabileceğimi zannederim” 14 ifadeleriyle kararlılığını belirtmiştir.


OLAYLARIN GELİŞİMİ VE CUMHURİYET DÖNEMİ ANAYASALARI

Atatürk’ün düşündüğü inkılâp hareketlerinin gerçekleştirilmesini, Osmanlı İmparatorluğu’nun 1. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmasından sonraki olayların gelişimi içinde değerlendirmek gerekir. Bu gelişmelere paralel olarak yapılan Anayasalar da incelenerek Türkiye Cumhuriyeti’nin temel nitelikleri ortaya konabilir.

Atatürk’ün hatıra defterine yazdığı inkılâpları hayata geçirme mücadelesi 19 Mayıs 1919 tarihinde on sekiz arkadaşı ile birlikte Samsun’a çıkışıyla başlar. Düşünülen çeşitli kurtuluş çarelerine karşı daha İstanbul’dan çıkmadan evvel şu karan vermişti: “Efendiler, bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da millî hakimiyete dayanan, kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak”15

İşte bu tarihî karar safhalara ayrılarak uygulamaya geçildi. Önce vatanın dış ve iç düşmanlardan temizlenmesi gerekiyordu. Bunun için Atatürk bütün milletin birlik ve dayanışmasını sağlama girişimlerini sürdürdü. Ordu birlikleriyle temas ve bağlantı sağlandı, millî teşkilât kurma düşüncesi yayılmaya başlandı. Anadolu’ya yayımlanan Amasya Genelgesi’ndeki “Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” maddesiyle -daha sonra Anayasalara temel olacak- millî egemenlik ve millî bağımsızlık ilkeleri ortaya kondu.

Bilindiği gibi Erzurum ve Sivas kongreleri yapıldı ve ülkedeki dağınık Müdafaa-i Milliye Cemiyetleri birleştirildi. Sonunda 23 Nisan 1920’de Ankara’da TBMM’nin kuruluşu ile ilgili bir seri kararlar alındı. 1 nolu karar: TBMM’nin suret-i teşekkülü hakkında heyet-i umumiye kararı olup şöyle idi: “Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu kene seçilen üyelerle, İstanbul Meclisi Mebusanı’ndan katılan üyelerden oluşmasına karar verildi”16 5.9.1920 tarihindeki 18 no.lu karar Nisab-ı Müzakere Kanunu idi. Sekiz maddeden ibaret olan bu Kanunun 1. maddesinde: “Büyük Millet Meclisi, Hilafet ve Saltanatın, Vatan ve Milletin kurtarılması ve istiklâlinden ibaret olan gayesinin gerçekleşmesine kadar aşağıdaki koşullarda aralıksız toplanır”17 denilmekte idi. Burada dikkat edilirse vatan ve milletin kurtarılması ve bağımsızlığı gayesinin gerçekleştirilmesine. Hilafet ve Saltanat da dahil edilmiştir. Zira bu kurumlar henüz ayaktadır.

a- TBMM açıldıktan 9 ay sonra 85 no.lu Kanun ile 20 Ocak 1921 tarihinde ilk Teşkilât-ı Esasiye Kanunu kabul edilmiştir. Diğer bir deyimle Meclis 9 ay Anayasasın toplanmış, on bir bakandan oluşan Bakanlar Kurulu faaliyetini sürdürmüş ve gerekli kararları almıştır.

Anayasa 23 madde ve bir de madde-i münferide’den ibarettir. Kısa olmasına rağmen bunda Cumhuriyet terimi geçmemekle beraber, ilerde kabul edilecek Anayasalar için temel teşkil eden esaslar bulunmaktadır. Bunlardan başlıcası 1. madde’de belirtilen: “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir” 18 idi. TBMM’nin 308 no.lu kararında da belirtildiği gibi bu madde ile hakimiyeti padişahtan alıp bizzat millete vermiştir.

Diğer ana esas; 5. maddenin sonundaki cümle olup “TBMM üyesinin her biri kendini seçen vilayetin ayrıca vekili olmayıp umum milletin vekilidir” 19 denmektedir.

1921 Anayasası’nda TBMM bütün kuvvet ve yetkileri üstlenmektedir. Dolayısıyla eski rejimi ve onun dayandığı Anayasayı ortadan kaldırmaktadır. Amasya Genelgesi’nden beri gelişen millî mücadele ruhuna, millî bağımsızlık ve millî egemenlik prensiplerine işlerlik kazandırmaktadır.

29 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyetin ilânı ile birlikte 364 no.lu Kanunla bu Anayasa’nın bazı maddelerinde değişiklik yapılmıştır. 1. maddenin sonuna “Türkiye Devleti’nin şekl-i hükümeti Cumhuriyettir” 20 cümleşi konularak Anayasaya Cumhuriyet terimi ilk olarak girmiştir. Diğer değişiklik maddeleri ile de 1921 Anayasası’na göre Başkamız olan devletin başına Cumhurbaşkanı getirilmiş ve meclis hükümeti yerine parlementer rejime doğru gidilmiş, demokratik prensiplerde bir adım daha atılmıştır.

b-1924 Anayasası;

1921 Anayasası olağanüstü koşulların içinden çıkarılmış bir ihtilâl Anayasası idi. 29 Ekim 1923’te Cumhuriyetin ilânı ile bazı maddeleri değiştirilmiş ise de bu arada yapılan esaslı reformlar sonucu yeni bir Anayasaya ihtiyaç doğmuştur. TBMM’de tartışmalar sonucu 20 Nisan 1924 tarihinde 491 sayılı Teşkilât-ı Esasiye Kanunu kabul edildi. 21

Bunda da aynen 1921 Anayasasında olduğu gibi Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir esası muhafaza edildi. “TBMM milletin yegane ve hakiki mümessili olup millet namına egemenlik hakkını kullanır maddesi ile de millî egemenliğin bölünmezliği vurgulandı. 1924 Anayasası’nda Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasî teşkilâtının demokrasi esasına dayandığı görülür. Bu Anayasa ile 1921 Anayasasından farklı olarak yumuşak bir kuvvetler ayırımına ve parlamenter rejime geçişe biraz daha önem verilmektedir.

1924 Anayasası 105 maddeden oluşur. Ancak yapılan inkılâplara uyularak bunda da 1928, 1931, 1934 ve 1937 yıllarında beş kez değişiklik yapılmıştır. Önemli olanlar 10.4.1928 günlü ve 1222 sayılı Kanun ile “Türkiye Devletinin dini, din-î İslâmdır; resmî dili Türkçe’dir, makam Ankara şehridir” şeklinde olan 2. maddesi “Türkiye Devleti’nin resmi dili Türkçedir; başşehri Ankara şehridir” olarak değiştirilmiştir. 5.2.1937 günlü ve 3115 sayılı kanunla da aynı maddenin başına; “Türkiye Devleti Cumhuriyetçi, Halkçı, devletçi, Lâik ve İnkılâpçıdır” 22 ilkeleri konmuştur. Keza lâikliğe aykırı hükümler ortadan kaldırılmıştır.

1924 Anayasası 10 Ocak 1945 tarih ve 4695 sayılı kanunla, anlam ve kavramlarda değişiklik yapılmaksızın Arapça ve Farsça asıllı kelimelerden arındırılarak, Türkçeleştirilmiştir.

İsmet İnönü’nün 1 Kasım 1945’te TBMM’ni açış nutkunda “… Bizim tek eksiğimiz, hükümet partisinin karşısında bir parti bulunmamasıdır”23diyerek çok partili hayata geçmeye yeşil ışık yakmıştır. Ve ilk defa 18 Temmuz 1945’te Milli Kalkınma Partisi, 7 Ocak 1946 tarihinde de Demokrat Parti kurularak bu gerçekleşmiştir. 14 Mayıs 1950 günü yapılan seçimlerle de büyük bir çoğunlukla Demokrat Parti iktidara geçmiştir. Böylece 27 yıllık CHP iktidarı son bulmuştur. Demokrat Parti 24 Aralık 1952 tarihinde 1924 Anayasası’nda CHP tarafından 1945’te yapılan dil değişikliğini kabul etmeyerek, Anayasa’nın dilini yeniden değiştirmiştir.

c- 27 Mayıs 1960 devrimi sonrası Anayasa tartışmaları gündeme gelmiştir. Esasen kurulan Millî Birlik Komitesi üyeleri yaptıkları yeminde de: “… Demokratik Cumhuriyeti yeni Anayasaya göre düzenlemek ve iktidarı yeni meclise devretmek ülküsüne bağlılıktan ayrılmayacağım…”24 demekte idiler. Keza, kurulan Temsilciler Meclisi üyelerinin içtikleri anda da “… ve yeni Anayasayı demokratik ve lâik Cumhuriyet esaslarına göre en kısa zamanda hazırlamak ve iktidarı yeni meclise devretmek ülküsünden ayrılmayacağım…”25 sözleri vardı.

1961 Anayasası adıyla anılan T.C. Anayasası 27.5.1961 tarihinde Kurucu Meclis’çe kabul edilmiş, halk oyuna sunulmak üzere 31.5.1961 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanmış, 9.7.1961 tarihinde halkoyunca kabul edilmiş ve 20.7.1961 tarihli Resmi Gazete’de 334 sayılı kanun olarak yayımlanmıştır. Bu Anayasada da 1969, 1970, 1971, 1973 ve 1974 yıllarında yedi kez değişiklik yapılmıştır. Bu Anayasanın başlangıç kısmı Cumhuriyetin temel ilkelerini detaylı olarak belirtmektedir. Bu temel ilkeler gücünü, ruhunu Atatürk devrimlerine bağlılıktan alır. Cumhuriyetin nitelikleri başlığı altındaki 2. maddede “Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına ve Başlangıç’ta belirtilen temel ilkelere dayanan, millî, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir” 26 denilmektedir.

Başlangıç kısmından 27 Mayıs 1960 devrimi ile ilgili cümleleri çıkarırsak, diğer paragraflarda belirtilen fikirler; kanaatimizce Türk milletinin, devletinin varlığı için vazgeçilemez kesin kurallardır.

1961 Anayasası ilk şekliyle demokrasinin hemen bütün kurum ve kuruluşlarını kapsayan çağdaş bir Anayasa olarak algılanmıştır. Halen de üzerinde çok olumlu tartışmalar yapılmaktadır. Fakat, 1961-1980 arasında çıkan ve Türkiye’de gelişen demokratikleşmeyi içine sindiremeyen iç ve dış odakların sebep olduğu anarşik olaylar, bu Anayasada bazı değişiklikler yapılmasını gerektirmiştir.

Bundan önceki Anayasalardan farklı olarak burada, kuvvetler ayrılığı prensibi açıklıkla belirtilmiştir. Anayasanın devrim kanunlarının korunması başlığı altında yazılan 153. madde de Türkiye Cumhuriyetinin varlığı için hayati önemi olan bir maddedir. Bu maddede belirtilen ve Atatürk tarafından gerçekleştirilen Türk toplumunun çağdaş uygarlık düzeyine erişmesini sağlayan, T.C. nin lâiklik niteliğini koruma amacını güden sekiz adet devrim kanununun anayasaya aykırı sayılmaması hükmü de Türkiye Cumhuriyeti’nin temel niteliklerindendir. 27

d- 12 Eylül 1980 harekatı sonucunda da tekrar Anayasanın değiştirilmesi gündeme getirilmiştir. Kurucu Meclis tarafından hazırlanan Anayasa 7 Kasım 1982 günü halk oylamasına sunulmuştur. Böylece 7 Kasım 1982 gün ve 2709 sayılı kanunla halen yürürlükte bulunan Türkiye Cumhuriyeti Anayasası kabul edilmiştir. 28

Bu Anayasada da bir başlangıç kısmı mevcuttur. Cumhuriyetin niteliklerini belirleyen 2. maddesi: “Türkiye Cumhuriyeti toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir” 29 , şeklinde ifade edilen 1961 Anayasasındaki gibi yine “Başlangıç”ta belirtilen temel ilkelere dayanan” cümleciği ile başlangıç kısmına da atıf yapılmıştır. O halde hem 1961 Anayasası hem de 1982 Anayasası’nda Başlangıç kısmına özel önem verilmekte ve Cumhuriyetin nitelikleri için temel ilkeler olarak vurgulanmaktadır.

1961 Anayasası’nın Başlangıç kısmında Atatürk inkılâp ve ilkeleri sözleri geçmezken 1982 Anayasası’nda “O’nun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda” denilerek tüm Anayasaya hakim olan ana fikir belirlenmiştir. 1961 Anayasası’nda “Türk milliyetçiliği” deyimi 1982 de “Atatürk milliyetçiliği” olarak değiştirilmiştir.

1982 Anayasası Başlangıç’ında 1961 Anayasası’nda olmayan “çağdaş medeniyet düzeyine ulaşma”, “hürriyetçi demokrasi”, “kuvvetler ayırımı”, “Türk milli menfaatleri”, “milli kültür” gibi kavramlara özellikle yer verilmiştir. 174. maddesi ile de sadece devrim sözcüğü yerine inkılâp kanunlarının korunması başlığı altında 1961 Anayasasındaki 153. madde tekrar edilmiştir.

Böylece Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşundan bu güne kadar tarihi süreç içerisinde kabul edilen anayasalar mukayese edilerek Türkiye Cumhuriyeti’ni belirleyen esaslar belirtilmeye çalışılmıştır. Şimdi de bunları teker teker ele alalım.


CUMHURİYETİN TEMEL NİTELİKLERİ

29 Ekim 1926 tarihli Hakimiyet-i Milliye Gazetesi’nde Siirt Mebusu Mahmut, yayımladığı makalesinde: “Türkiye Cumhuriyetinin manasını yalnız Anayasanın maddelerinde aramak hatadır” demektedir. Gerçekten de Cumhuriyetimizin bütün niteliklerini özellikle, soyut olanlarını Anayasaya yansıtmak mümkün değildir. Anayasada somut olarak belirlenen niteliklerin ardında yatan manevî değerleri, bu nitelikleri destekleyici ve bütünleyici özellikleriyle ortaya koymak ve yorumlamak gerekir. Bunun için kaynak yine tarihimizin derinlikleriyle büyük önder Atatürk’ün sözleridir. Türkiye Cumhuriyetinin temel niteliklerinden önce bunları inceleyelim.


1. TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN TEMEL NİTELİKLERİNİ DESTEKLEYİCİ VE BÜTÜNLEYİCİ MANEVÎ DEĞERLER


a- Cumhuriyet Fazilettir.

Atatürk 14 Ekim 1925 günü İzmir Kız Öğretmen Okulu’nda öğrencilere şu suali sormuştur: Cumhuriyet nedir ve sultanlıktan farkı nedir? cevabını da kendisi şöyle vermiştir “Cumhuriyet fazilet-i ahlâkiyeye dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir. Sultanlık korku ve tehdide dayanan bir idaredir. Cumhuriyet idaresi faziletli ve namuskâr insanlar yetiştirir. Sultanlık korkuya ve tehdide dayandığı için korkak, zelil, sefil, rezil insanlar yetiştirir. Aradaki fark bundan ibarettir” 30. Bu sözlerinde Atatürk, FAZİLET kavramı üzerinde çok durmuştur, sultanlığı bu kadar kötülemesi de yapılan devrimlerin zihinlere iyice yerleşmesini ve gençlerin devrimlere karşı olumsuz propaganda yapanlara inanmamalarını sağlamak gayesini gütmesindendir. O günkü koşullarda söylenmesi doğal olan sözlerdir. Çünkü halâ Sultanlık kurumuna -saltanata- karşı özlem duyanlar ve onun kaldırılmasını içlerine sindiremeyenler vardır. Bu sözler tüm Osmanlı Sultanlarına yönelik değildir. Osmanlının son dönemlerinde bozulan bu kuruma karşı bir tepkinin tezahürüdür. Sözlerin bu yönünü kısaca açıkladıktan sonra asıl ana fikri Cumhuriyet fazilettir sözünü irdeleyelim.

Bunun için önce fazilet’in tanımını yapmak gerek. Türk Dil Kurumu sözlüklerinde fazilet karşılığında erdem yazılmıştır. Yine aynı sözlükte erdem kelimesi ise: ahlâkın övdüğü, iyilikçilik, alçak gönüllülük, yiğitlik, doğruluk gibi niteliklerin genel adı olarak açıklanmakta, felsefi anlamda da insanın ruhi olgunluğu denmektedir.

Ferit Devellioğlu’nun Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat’ında ise, fazilet: insanda iyilik etmeye ve fenalıktan çekinmeye olan devamlı ve değişmez istidat, güzel vasıf insanın yaratı /ışındaki iyilik, iyi huy, erdem olarak açıklanmaktadır. Meydan Larousse’de de fazilet: “Akim insanı iyilik yapmaya yönelten bir niteliğidir. İnsanı iyi davranışlarda bulunmaya, ahlâk kurallarına uymaya iten manevi güç” olarak tanımlanmaktadır.

Bu tanımlardan anlaşılacağı gibi, fazilet (erdem) insanı, iyi insan, kâmil insan yapan niteliklerin hepsini içine alan çok kapsamlı bir terimdir. Ahlâki değerler zamanla her toplumda değişebilir fakat fazilet devamlıdır ve değişmez. Tüm değer yargılarını içerir. Dolayısıyla ahlâktan da kapsamlıdır denilebilir.

Fazileti siyasî, tarihî, sosyo-pisikolojik ve kültürel anlamda değerlendirerek sınıflandırmak da mümkün olabilir. Siyasi anlamda fazilet; devlet ve siyaset adamlarında bulunması gerekli nitelikleri kapsar. Bu konuyu yine Atatürk’ün sözleri ile açıklayalım: “Yapmak iktidarında olmadığımız işleri uyuşturucu, oyalayıcı sözlerle yaparız diyerek millete karşı gündelik siyaset takip etmek prensibimiz değildir.” 31 “Partimizin sözleri herkesin hoşuna gidecek sözler değil, fakat milleti yükseltecek hakikatler olacaktır” 32” “Elimizdeki programın ruhu, bizi yalnız bir kısım vatandaşla alakalı kılmaktan meneder. Biz Büyük Türk Milletinin hizmetindeyiz” 33 “Memleket mütesanit bir vahdete muhtaçtır. Alelade politikacılıkla milleti parçalamak hıyanettir” 34 “Asla hatırdan çıkarmamalısınız: bizim en büyük kuvvetimizi, bugün de yarın da dürüst, açık bir siyaset ve sözlerimize bağlılık teşkil edecektir”35

Atatürk’ün bu konuda söylediği pek çok söz daha vardır. Bu kadarını yazmakla yetiniyoruz. Bu sözlerin her biri üzerinde derin derin düşünmek gerekir, siyasî ve politik anlamda faziletin en güzel şekilde ifadesini bu sözlerde bulmak mümkündür.

Tarihî anlamda fazileti Atatürk’ün Cumhuriyet Fazilettir sözünde bulabiliriz. İnsanların tarihine bağlılığı, millet olabilme bilincine varma gereklerinden biridir ve ortak geçmişlerine inanma ancak tarihî anlamda faziletli olmakla mümkündür. Bugün ayrılıkçı, bölücü güçlerin, organizatörlerin, provokatörlerin, tarihî anlamda faziletten yoksun oldukları kesindir.

Sosyo-psikolojik ve kültürel anlamda fazileti de yine Atatürk’ün ifade ettiği, “… temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti’dir” sözleri en güzel şekilde açıklar. Bu tarihî gerçeğe inanmak da bir fazilettir. Kültürün bir unsuru olan din istismarı yapmak ise bir faziletsizliktir. Esasen dinlerin gayesi de insanları faziletli kılmak olduğuna göre, bu fikrimiz daha da güç kazanır.

Fazilet yüksek insanî değerlerin tümüne sahip olma demektir. Bu açıdan ele alındığında, Atatürk, “Asrî bir Cumhuriyet kurmak demek, milletin insanca yasamasını bilmesi, insanca yaşamanın neye bağlı olduğunu bilmek demektir” 36 diyerek. Cumhuriyetin faziletini bir kez daha dile getirmiştir. Diğer taraftan Atatürk, Cumhuriyetin faziletini demokrasinin faziletiyle eşdeğer tutmaktadır. Demokraside devletin en yüksek organından, en aşağıdaki kademelere kadar halk idaresi egemen olduğu için Cumhuriyeti yaşatacak olan halkın bizatihi kendisidir, o halde sadece idarecilerin değil halkın da faziletli olması ve siyasal olgunluğa erişmesi gerekir. Fransız Devrimcisi JJ. Rousseau “Hürriyetsiz vatan, yurttaşsız hürriyet, faziletsiz yurttaş olamaz; Yurttaşı yükseltir ve yetiştirir seniz, her şeyi sağlamış olursunuz” demekle bu gerçeği dile getirmiştir.

Cumhuriyet fazilettir sözü işte bütün bu yönleri ile Cumhuriyetimizin temel niteliklerini destekleyen ve bütünleyen çok önemli bir manevî değerdir.


b- Çağdaş ve Uygar Olmak

Türkiye Cumhuriyetinin temel niteliklerini destekleyen ve bütünleştiren değerlerden biri de, Cumhuriyetin ve onunla eşdeğer olan demokrasinin getirdiği, bütün olanaklardan faydalanarak Türk toplumunu çağdaş ve uygar bir düzeye getirme hedefine yönelik oluşudur. Atatürk’ün gerçekleştirdiği inkılâplardan en önemlisi olan siyasî inkılâbın Cumhuriyet olduğuna kuşku yoktur. Atatürk, tüm inkılâplar hakkında 30.8.1925 tarihinde Kastamonu’da Cumhuriyet Halk Fırkası binasında, partililerle yaptığı konuşmada: “Efendiler, yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların gayesi, Türkiye Cumhuriyeti halkım tamamen asrî ve bütün mâna ve eşkaliyle medenî bir heyet-i içtimaiyye haline isal etmektir. İnkılâbımızın umde-i asliyesi budur. Bu hakikati kabul edemeyen zihniyetleri tarumar etmek zaruridir. Şimdiye kadar milletin dimağını paslandıran, uyuşturan bu zihniyette bulunanlar olmuştur. Herhalde zihinlerde mevcut hurafeler kamilen tard olunacaktır. Onlar çıkarılmadıkça dimağa hakikat nurlarını infaz etmek imkânsızdır” 37 demektedir. Sözlerin özellikle “inkılâpların gayesini belirten” birinci cümlesi üzerinde durmak gerekir. Bu söz birçok eserde; yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların amacı Türkiye Cumhuriyeti halkını tümüyle çağdaş ve uygar bir toplum haline getirmektir tarzında bugünkü dile çevrilmiştir. Bu tarz sadeleştirme Atatürk’ün sözündeki anlamı ve kapsamı tamamen değiştirmiş, hatta tahrip etmiştir. Bu yazarlar da bu cümlenin ikinci kısmındaki … ve bütün mâna ve eşkaliyle medeni…. sözlerini …. ve bütün anlam ve şekilleriyle uygar…. olarak çevirmektedirler. Kanaatimizce bu da yüzeysel, derinliğine inilmeksizin sadece kelime kelime çeviriden öteye gidemez. Atatürk’ün bu kelimelerden neyi kastettiğini çok iyi değerlendirmek gerekir. Bu cümledeki mâna kelimesinin kapsamında: ruh, davranış, tutum, tüm manevi değerler, bilgi, ilim ve araştırma zihniyeti vardır. Eşkâl kelimesini de şekiller olarak çevirirsek hiçbir şey anlaşılmaz. Bu kelimenin kapsamında da uygar olmanın bütün maddi ve manevi değerleri yatmaktadır.Bir insanın, toplumun uygar olması sadece giyimdeki şekliyle değil, günlük yaşamda konulan bütün düzenleyici ve hukuki kurallara uyması, uygarlığın simgesi olan her alanda (teknolojik, sanai, zirai vb.) araç ve gereçlere uyum sağlaması, zihnini, düşüncelerini bunlara uyarlamasıyla belirir. Bu açıklamaları daha da çoğaltabiliriz. Çünkü Atatürk’ün inkılâplarını teker teker ele alırsak, açıkladığımızdan çok daha fazla işlerin yapıldığım görürüz. Siyasi alanda, hukuk alanında, eğitim ve kültürde, ekonomi ve maliyede ve diğer alanlarda yapılan inkılâplar bunun kanıtlandır.

İşte Cumhuriyet, Türk halkını yukarıda detaylarıyla açıkladığımız anlamda uygar ve çağdaş yapmayı hedef almıştır. Esasen halkımız bu niteliklere sahip olamadığı takdirde demokrat da olamaz.


c- Gelişmeye Değişmeye Açık Olmak

Cumhuriyetimizin diğer bir temel ilkesi de gelişmeye değişmeye çağa uymaya açık olmasıdır. Bir üstteki fıkrada belirttiğimiz çağdaş ve uygar olma dahi bunu açıklamaya yeter. Atatürk’ün 10. Yıl Nutkunda: “millî kültürümüzü çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkaracağız” 38 sözü ve 1 Kasım 1932’de T.B.M.M. nin 4. dönem, ikinci toplanma yılını açarken yaptığı konuşmada da “Milli kültürün her çığırda açılarak yükselmesini Türk Cumhuriyeti’nin temel direği olarak temin edeceğiz” 39 ifadeleri, Türk Cumhuriyeti’nin gelişmeye, çağın gereklerine uymaya, gelişen uygarlık düzeyine ulaşma yanında onun da üstüne çıkmaya açık olduğunu kanıtlamaktadır.

Atatürk’ün ifade ettiği bu sözler Türk milleti için millî hedef olacak, değerdedir.

Ancak bu söz devamlı olarak eksik söylenmektedir. Özellikle cümlenin başında “Milli Kültür” sözleri çıkarılmakta ve “Türkiye’yi çağdaş uygarlık düzeyine ulaştıracağız” tarzında ifade edilmektedir. Oysa kültür kavramını bütün öğeleri ile değerlendirmek gerekir. Bunlar Prof. Mumcu’nun belirttiği gibi “… yaşamaya elverişli maddi bir zemin üzerinde insan etkinlikleri dört ana öğe içinde kültürü oluşturur. 1. Ekonomi öğesi 2. devlet hukuk öğesi 3. ahlâk ve diğer manevi kavramlardan oluşan öğe 4. bilim ve sanata yönelme öğesi. Kültürün bütün parçalarını bu dört öğe içerisinde yerleştirmek mümkündür.”40

O halde Prof. Aydın Sayılı’nın çevirisi ile “Millî kültürümüzü günümüz ileri uygarlığı düzeyinin üstüne çıkaracağız” 41 sözünü bütün kültür öğelerini, her öğenin birbiri ile uyumlu ve dengeli olarak yükseltilmesi şeklinde düşünmek gerekir. Atatürk pek çok konuşmalarında ilerlerken, çağdaşlaşırken doğudan ve batıdan gelebilen tesirlerden uzak olmayı ve kendi bünyemize uyan bir kültür içerisinde kalmayı istemiştir. Bunu kanıtlayan şu örnekleri verebiliriz: 16-21 Temmuz 1921 tarihlerinde Ankara’da toplanan Maarif Kongresi’nde “… bir milli terbiye programından bahsederken eski devrin hurufatından ve evsafı fıtriyemizle hiç de mütenasip olmayan, şarktan ve gaipten gelebilen bilcümle tesirlerden tamamen uzak seviyei milliye ve tarihiyemizle mütesanip bir kültür kastediyorum. 42

20 Mart 1923’de Konya gençleriyle konuşmasında aydın sınıfı ile halkın zihniyeti arasında uyum olması gereğini dile getirirken: “… Bu millete gideceği yolu gösterirken dünyanın her türlü ilminden, keşiflerinden, ilerlemesinden istifade edelim; lakin unutmayalım ki asıl temeli kendi içimizden çıkarmak mecburiyetindeyiz. Milletimizin tarihini, ruhunu, geleneklerini doğru, eksiksiz, dürüst bir bakışla görmeliyiz”43

Diğer bir konuşmasında da: “Biz kendi benliğimiz içinde ve kendi mizaç ve tabiatımızla ilerleyeceğiz” 44 Diğer bir yerde de: “Biz, batı medeniyetini bir taklitçilik yapalım diye almıyoruz. Onda iyi olarak gördüklerimizi, kendi bünyemize uygun bulduğumuz için, dünya medeniyet seviyesi içinde benimsiyoruz” 45 demekle çağa uyacağız diye kendi kültürümüzden gelen iyi ve güzel özellikleri kaybetmemeyi açıkça belirtmiştir.

Atatürkçülükte dinamizm vardır. O’nun dinamik ideali de daima gelişmeye açıktır. Atatürk 1 Kasım 1937’de Beşinci dönem üçüncü toplanma yılını açarken TBMM’de yaptığı konuşmasının bir yerinde: “Arkadaşlar, Büyük davamız, en uygar ve en refah içinde millet olarak varlığımızı yüksekmektir. Bu yalnız kurumlarında değil, düşüncelerinde temelli bir inkılâp yapmış olan büyük Türk milletinin dinamik idealidir. Bu ideali en kısa bir zamanda başarmak için, fikir ve hareketi beraber yürütmek zorundayız. Bu girişimde başarı ancak Süreli bir planla ve en rasyonel tarzda çalışmakla mümkün olabilir” 46 diyerek Türk milletinin durağan değil, dinamik olduğunu vurgulamıştır. Atatürk konuşmalarında: “İlerlemeyi, yükselmeyi ve asrın icabını seven ve isteyen güzide bir halkımız vardır. Türk’e müsbet bir şey veriniz, bunu reddetmesi imkânı yoktur… Halkın karanlığı aşmak ve refaha ve iyiliğe varmak arzusu el ile tutulacak kadar açıktır. Cumhuriyetin eli bu arzuyu tutmuştur…” 47 ve “Uygarlık yolunda başarı yenileşmeğe bağlıdır. Sosyal hayatta, iktisadi hayatta, ilim ve fen sahasında başarılı olmak için biricik gelişme ve ilerleme yolu budur. Hayat ve yaşayışa egemen olan kuralların zaman ile değişme, gelişme ve yenileşmesi zorunludur” 48 diyerek Cumhuriyet idaresinin halkın ilerleme isteğini yerine getirdiğini ve uygar olma için yenileşmenin kesin koşul olduğunu ortaya koymuştur.


d- İlmin Yol Göstericiliği, Akılcılık

Türkiye Cumhuriyeti’nin niteliklerini destekleyen ve bütünleyen en önemli değerlerden biri de ilmin yol göstericiliğine kesinlikle inanmak, dogmalardan uzaklaşmak, yani akılcılıktır. Gerçeklen de Atatürkçülüğü tek kelime ile ifade etmek gerekirse akılcılık olarak tanımlamak gerekir.

Atatürk, 22.9.1924 tarihinde Samsun İstiklâl Ticaret Mektebi’nde öğretmenler tarafından verilen çay ziyafetinde, yaptığı konuşmada: “Dünyada her şey için maddiyat ve maneviyat için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir. Yalnız; ilmin ve fennin yaşadığımız her dakikadaki safhalarının tekâmülünü idrak etmek ve terakkiyatını zamanında takib eylemek şarttır. Bin, ikibin, binlerce sene evvelki ilim, fen ve lisanın çizdiği düsturları, şu kadar bin sene sonra bugün aynen tatbike çalışmak, elbette ilim ve fennin içinde bulunmak değildir. Çok mesud bir hisle anlıyorum ki, muhatablarım bu hakikatlara nüfuz ermişlerdir. Mesudiyetim yükseliyor. Şununlaki, muhatablarım taht-ı talim ve terbiyelerinde bulunan yeni nesli de bu hakikatin nurlarıyle tulûuna müessir ve amil olacak surette yetiştireceklerini vaacl eylemişlerdir. Bu, cümlemiz için iftihara şayan bir noktadır. “49

Bu konuşmasında Atatürk: İlim ve fennin yol göstericiliğinin yaşamın tümüne ait olduğunu vurgulamıştır. “Maddiyat ve maneviyat için” demekle de ilmin ve fennin sadece maddi değil, manevi alanda da bir rehber olması gerektiğini özellikle belirtmiştir. Toplumumuzda manevi alanda din faktörü çoğu zaman, ön planda tutulduğuna göre dinin de rehberinin -hurafeler, safsatalar, yanlış yorumlar değil- ilim olduğunu kastettiğini söylemek, herhalde yanlış olmayacaktır. Atatürk, dogmalardan uzak, bilimsel zihniyetin hem maddi hem de manevi alanda yerleşmesini istemiştir. Akim kabul etmediği fikirlere hiç değer verilmemesi gereğini ortaya koymuştur. Kabul etmek gerekir ki, o devirlerde Türk toplumunda okuma, yazma bilenlerin oranı çok düşük olduğundan muskacılık, üfürükçülük, büyücülük vb. akıldışı inançlar vardır. Bunlar Türk kültüründe mevcut olmayan, örf âdetlerimize uymayan davranışlar idi. Cumhuriyetin istediği modern toplumun niteliklerine uymuyordu. İşte bundan dolayı ilmin rehberliği, akılcılık Cumhuriyetimizin temel niteliklerindendir. Bunun içindir ki Atatürk 25.7.1924’de Muallimler birliği Kongresi üyelerine: “Cumhuriyet fikren, ilmen, bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızlar ister” ve “Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister”50 demiştir.


e- Misak-ı Millî, Tam Bağımsızlık

Cumhuriyet devri Anayasalarının hepsinde Misak-ı Millî (Millî And)nin izleri görülür. Millî And Genelgesi, her şeyden önce milli ve bölünmez bir Türk ülkesinin sınırlarını çizmiştir. Bununla Türkler tam bağımsızlık bilincine erişmişlerdir.

Atatürk 1 Mart 1923 günü TBMM’nin 4. toplanma yılını açarken yaptığı konuşmasında ülkede yapılan ve yapılması gereken işleri uzun uzadıya anlatırken. Millî And ve millî egemenliğe özel yer vererek: “Bugün geçmişten kuvvetliyiz. Bugün geçmişe oranla daha büyük bir yetenek ve yaşama kudretine sahibiz. Bu üstünlüğü yapan nedir? Bunu gayet açık olarak, tekrar ve tekrar etmek zorundayız. Bunun gerçek sebebi, iki kavramın kapsamı içindedir. Bu kavramlardan biri, Misak-ı Millî, ikincisi egemenliği kayıtsız şartsız elinde tutan Anayasamızdır”51 demektedir.

Atatürk tanı bağımsızlığı: “Tam bağımsızlık, bizim bugün üzerimize aldığımız vazifenin temel ruhudur. Bu vazife bütün millete ve tarihe karşı yüklenilmiştir. Tam bağımsızlık denildiği zaman elbette siyasî, malî, iktisadî, adlî, askerî, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık ve tam serbestlik demektir.”52 biçiminde açıklamaktadır.

Tam bağımsızlık kavramı, ülkemizin içinde bulunduğu sorunlu ortam ve değişen dünya dengeleri açısından her zamankinden daha fazla önem kazanmaktadır. Ne devletler arasındaki siyasî, ekonomik oluşumlar, ne de pek uygulanamayan insan hakları, barış vb. kavramlar tam bağımsızlığı azaltıcı veya yok edici etki yaratabilecektir. Bu konudaki saptırıcı sözlere karşı basında yetkili kalemlerden pek çok yanıt verilmiştir. Ancak, tam bağımsızlığın demokratik bir devlet düzeninde var olacağına da kesinlikle inanmak gerekir.


2. TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN, ANAYASALARDA BELİRTİLEN TEMEL NİTELİKLERİ

Bu temel nitelikleri de öncelik sırası verilmeksizin belirtmeğe çalışalım.


a- Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir

Daha önce de ifade edildiği gibi 1921 ve 1924 Anayasalarında egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu vurgulanmıştır. 1961 ve 1982 Anayasalarında da bu ilke Cumhuriyetin Nitelikleri maddesi içinde belirtilmemesine rağmen GENEL ESASLAR kısmı içine alınmıştır. Dolayısıyla Cumhuriyetimizin değişmez bir temel niteliğidir.

Atatürk bu konuda: “… Millet ancak millî egemenliği eline alarak kurduğu yeni devlet ve yeni durumdaki idare sayesinde kendi hayatı ve memleketin korunması için zorunlu olan şartları ve pek büyük olan başarıları sağlamıştır… Toplumda en yüksek hürriyetin, en yüksek eşitlik ve adaletin devamlı şekilde sağlanması ve korunması ancak ve ancak ram ve kesin anlamıyla millî egemenliğin kurulmasına bağlıdır. Bundan ötürü hürriyetin de, eşitliğin de, adaletin de dayanak noktası millî egemenliktir. Toplumumuzda, devletimizde hürriyet sonsuzdur. Ancak onun hududu, onu sonsuz yapan esasın korunmasıyle mevcut ve sınırlıdır”53 demektedir.


b- Millî Birlik ve Beraberlik (Millî Dayanışma)

Bu temel ilke de 1961 Anayasasında millî birlik deyimi ile, 1982 Anayasasında da milli dayanışma kavramı ile ifade edilmektedir. Atatürk millî birlik ve beraberlik konusunda şunları söylemektedir: “Bir yurdun en değerli varlığı yurttaşlar arasında millî birlik, iyi geçinme ve çalışkanlık duygu ve kabiliyetlerinin olgunluğudur. Millet varlığını ve yurt erginliğini korumak için bütün yurttaşların canını ve her şeyini ortaya koymağa karar vermiş olmak, bir milletin en yenilmez silâhı ve koruma vasıtasıdır. Bu sebeple, Türk milletinin idaresinde ve korumasında millî birlik, millî duygu, millî kültür en yüksekte göz diktiğimiz idealdir” 54 Bu ifade bugün de kesin ihtiyaç duyduğumuz ve Cumhuriyetimizin temel niteliği olan millî dayanışmayı en güzel biçimde dile getirmektedir.


c- İnsan Haklarına Bağlılık

Bu temel ilke de hem 1961 hem de 1982 Anayasasında açıklıkla belirtilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti dünya milletler ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesidir. Lozan Barış Konferansından sonra Türkiye Cumhuriyeti bu olanağı elde etmiştir. Yapılan milletlerarası konferanslarda eşit hak sahibi olmuştur. 1928 yılında yapılan Silâhsızlanma Konferansına katılışdan başlayarak 18 Temmuz 1932’de Milletler Cemiyeti’nin, 1945’dc Birleşmiş Milletlerin bir üyesi olmuştur. 1948’de İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ne katılmış ve bu bildiride belirtilmiş olan insan hakları ve temel özgürlükleri kabul etmiştir. Bu tarihten sonra 1975 Helsinki Nihaî Senedi’ne imza atarak, AGİK’e ve devamı olan Paris şartına katılarak dünyadaki pek çok milletlerarası kuruluşlara ortak olmaya devam edilmektedir. Bugün her yönden globalleşme (küreselleşme) dediğimiz olgunun dışında kalmak mümkün olmayacağına göre insan haklarına bağlılık ona saygı, Atatürk’ün ve inkılâplarının ve O’nun uyguladığı politikanın bir gereğidir.


d- Millî Devlet Olmak, Türk Milliyetçiliğine Bağlı Olmak

Bilindiği gibi Türk milliyetçiliği, Osmanlı İmparatorluğu çöküntüye yaklaştıkça güç kazanmıştır. İstiklâl Savaşı’nın kazanılmasında da bu bilinçlenme başlıca güç olmuştur. Bu dönemden başlayarak her yüce kavramın başına milli’lik getirilmiştir. Millî Mücadele, Kuva-yı Milliye, Millî Kültür, Millet Meclisi, Millî Eğitim, Millî Müdafaa vb.

Kazanılan zafer Türk milliyetçiliğinin bir zaferidir. Türkiye Cumhuriyeti de bu zaferin bir sonucudur. Atatürk’ün bu konudaki fikir ve düşüncelerinden bazıları şöyledir: “Türk milliyetçiliği ilerleme ve gelişme yolunda milletlerarası temas ve ilişkilerde bütün çağdaş milletlere paralel ve onlarla bir ahenkle yürümekle beraber Türk toplumunun özel karakterini ve başlıbaşına bağımsız hüviyetini saklı tutmaktadır”55

“Gerçi bize milliyetçi derler. Fakat biz öyle milliyetçileriz ki, bizimle işbirliği eden bütün milletlere hürmet ve riayet ederiz. Onların bütün milliyetlerinin gereklerini tanırız. Bizim milliyetçiliğimiz herhalde bencil ve gururlu bir milliyetçilik değildir.”56

“Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz; Cumhuriyetimizin dayanağı Türk topluluğudur. Bu topluluğun fertleri ne kadar Türk kültürü ile dolu olursa, o topluluğa dayanan Cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur”57

Atatürk’ün bu ve buna benzer fikirleri ve tarihsel gerçeklerle bu temel nitelik Cumhuriyetimizin ayrılmaz bir parçası olmuştur.


e- Atatürk İlke ve İnkılâplarına Bağlılık

Öncelikle şunu ifade etmek gerekir ki Atatürk ilke ve inkılâpları bir bulundur. Bir zincirin halkaları gibidir. Bir halka kopunca zincir parçalanır. Yıllardan beri bunlara karşı çıkanlar, fikir üretenler olmuştur. Bugün de olması doğaldır. Ancak bu ilke ve inkılâpların felsefesine inmeden, Türk milleti için nasıl bir yaşam tarzı hedeflediğini ve onlardaki dinamizmi iyice incelemeden yapılan eleştiriler havada kalmaya mahkum olacaktır. Yukarıda Atatürk inkılâplarının gayesinin (çağdaş ve uygar olmak) maddesinde detaylarıyla açıklamaya çalıştık. Ayrıca (ilmin yol göstericiliği ve akılcılık) maddesinde de Atatürk ilke ve inkılâplarının dayandığı temele değindik. Tekrar edelim ki Atatürkçülüğü tüm olarak değerlendirirsek, hiçbir yönünde duygusal eğilim olmadığını, sadece akılcılığın olduğunu görürüz. Belki bunu toplumumuzun tümüne yeterince anlatamamış olabiliriz. Ancak; Türkiye Cumhuriyeti’nin bu temel niteliği öylesine kabul görmüştür ki, kasıtlı olarak çıkarları için, çeşitli rejim ithallerinin etkisi altında kalarak veya gaflet içinde olarak, aldatılarak, halkın sadece dinî duygularını istismar ederek Atatürk ilke ve inkılâplarının aksine hareket etmek ve ettirmek isteyenler, bir nehri geriye akıtmak kadar imkansız bir işe giriştiklerinin artık farkında olmalıdırlar.


f- Devletin Ülkesi ve Milletiyle Bölünmezliği; Resmi Dil Türkçe, Başkent Ankara’dır.

Bunlar, Türk Cumhuriyeti’nin kesinlikle tartışılamayacak, temel nitelikleridir. Bu niteliklerin birlik ve beraberlik, millî dayanışma ile birlikte düşünülmesi gerekir.

Atatürk, kendi el yazıları ile bu konuda şunları not etmiştir: “Bugünkü Türk milleti siyasî ve sosyal toplumu içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hatta Lazlık fikri veya Bosna klik fikri propaganda edilmek istenmiş, vatandaş ve milletdaşlarımız vardır. Fakat geçmişin istibdat devirleri mahsûlü olan bu yanlış adlandırmalar -birkaç düşman aleti mürteci beyinsizden başka- hiç bir millet bireyi üzerinde demlenmeden başka tesir yapmamıştır. Çünkü bu millet bireyleri de bütün Türk toplumu gibi aynı ortak geçmişe, tarihe, ahlâka, hukuka sahip bulunuyorlar”58

Bu sözler Atatürk’ün “millet” başlığı altında yazılan notlarından alınmıştır. Dikkat edilirse, bu fikirlerde toplumumuz içinde bulunan tüm insanlar arasında bir ayırıma yer yoktur ve hepsine de Atatürk “vatandaş ve milletdaşlarımız” demektedir.

Ülkenin bütünlüğü Millî And ile çizilmiş .ve Lozan Konferansı ve onun devamında bütün dünyaca tevsik edilmiş olan sınırlarımızla belirlenmiştir. Cumhuriyetimizin bu temel ilkesinin zedelenmesi dahi son Türk devletinin yok olmasına eşdeğerdir.

Bugünlerde Kürtçe tartışmaları yapılmaktadır. Ancak resmi dilin Türkçe, Ankara’nın başkent olması devletimizin üniter niteliğinin sembolleridir. Sözü edilen tartışmalar, bu niteliğin zedelenmemesine gösterilecek büyük bir özenin ışığında, kültürel zenginliğimizi artırıcı çabalar olarak kalırsa değer kazanabilir. Aksi yöndeki gelişmeler sonu belirsiz amaçların gerçekleştirilmesine yol açan talihsiz girişimler olmaya mahkûmdur.


g. Lâiklik

1937 yılından beri Anayasalarda Lâikliğe mutlak yer verilmektedir. 1961 ve 1982 Anayasalarının başlangıçlarında Atatürk ilke ve inkılâpları Cumhuriyetin temel nitelikleri olarak kabul edildiği halde, ikinci maddelerinde “Lâik” kavramına tekrar yer verilmesinin önemi çok iyi değerlendirilmelidir. Lâiklik Atatürk ilkelerinden biri olduğu halde, bunun ayrıca vurgulanmasına neden gerek duyulmuştur? Bunun nedeni açıktır. Cumhuriyetimiz Lâiklik vasfını kaybederse, devletimiz demokratik, sosyal hukuk devleti olamaz, insan haklarına da bağlı olamaz, çünkü İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nde belirlenen haklara sahip olmak, ancak Lâik olmakla mümkündür. Çağdaş olmak, uygar olmak için de Lâiklik şarttır. Bu ilke Türk toplumu için böylesine yaşamsaldır, bu ilkeyi Anayasadan değil çıkarmak, bugünkünden farklı bir biçimde uygulamak ve başka türlü anlamak dahi Türkiye’yi, Cumhuriyet öncesi duruma götürebilir.


h- Demokratik Sosyal Hukuk Devleti

Cumhuriyetin bu temel nitelikleri de, çağdaş ve uygar devlet olmanın kesin gerekleridir.


i- Kuvvetler Ayırımı

Bu temel nitelikte, 1982 Anayasasında, “Devlet organları arasında Üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli devlet yetkilerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medenî bir işbölümü ve işbirliği olduğu bu üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu” 59 şeklinde açıklanmaktadır.

Bu ilke de çağdaş devlet yapısı için fevkalade önemlidir. Devlet organları kendilerine verilen yetki ve sorumlulukları aştıkları takdirde kaos doğar, demokratik düzen bozulur.


SONUÇ

Bu günlerde 1982 Anayasası’nın değiştirilmesi fikri toplumda kabul görmüştür. Gerçekten de katılımcı, çoğulcu, hürriyetçi demokratikleşmede eksiklerimiz bu yolla giderilebilecektir. Türkiye’nin de katıldığı “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi”nden başlayarak, “Avrupa Güvenlik ve İşbirliği AGİK” ve bu çerçevede geliştirilen, “Yeni Bir Avrupa İçin Paris Şartı, Yeni Bir Demokrasi, Barış ve Birlik Çağı” ile dünyada ve Avrupa’daki siyasi ve demokratik kurum ve kuruluşlara uyum gösterebilecek biçimde bir Anayasa yapılabilir ve yapılmalıdır. Buna dayalı olarak da çağdaş bir devlet için gerekli yapısal, kurumsal, hukuksal gereksinimleri karşılayacak yasalar da çıkarılabilir.

Ancak bunlar yapılırken göz ardı edilemeyecek bir önemli nokta vardır. Baştan beri açıklamaya çalıştığımız Türkiye Cumhuriyeti’nin temel niteliklerinin hiçbiri bu tarz değişiklik ve yeniliklere kapalı değildir. Demokratiklik, insan haklarına saygı, lâiklik, sosyal bir hukuk devleti gibi nitelikler evrensel normlara tamamen uymaktadır. Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlılık, millî dayanışma, Türkiye devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği, resmi dilin Türkçe oluşu da millî egemenliğimizin, bağımsızlığımızın değişmez öğeleridir. Atatürk ilke ve inkılâplarında sürekli bir dinamizm ve çağdaşlaşma olduğu için yıllardan beri bunlara yeni yorumlar getirilmekte ve uygulanmaktadır. Daha önce de belirttiğimiz gibi Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet çağa uygun değişme ve gelişmeye açıktır.

O halde yeni Anayasa yapılırken Türkiye Cumhuriyeti’nin temel niteliklerinin bu ruhunu, felsefesini değiştirmeye gerek yoktur.

--------------------------------------------------------------------------------

1. Prof. İNAN, Afet; Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk’ün El Yazıları, Ankara, 1969, s. 352

2. A.g.e.;s.411

3. A.g.e.;s.433

4. A.g.e.; s. 406-408

5. Gazi’nin Nutuklarından Alınan Vecizeler; Muhit mecmuası. No: 32, 1931.

6. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri; Ankara, 1989, c. II, s. 318.

7. Kafesoğlu, İbrahim Prof. Dr. Türk Millî Kültürü 4. Baskı İstanbul, 1986. s. 219.

8. A.g.e., s. 221

9. A.g.e., s. 233

10. A.g.e., s. 2(33-235)

11. A.g.e., s. 244

12. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, c. III, s. 106-107

13. İNAN, Afet; a.g.e., s. 10

14. İNAN, Afet; M. Kemal Atatürk’ün Karlsbad Hatıraları, Ankara, 1983, s. 26

15. Nutuk, c. 1, (Atatürk’ün Doğumunun 100. Yılını Kutlama Koordinasyon Kurulu) Haz. Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, 1981, s. 9

16 KİLİ, S., GÖZÜBÜYÜK, A.Ş; Türk Anayasa Metinleri”, Ankara, İş Bankası yay. 1985, s. 87

17 KİI.İ, s., GÖZÜBÜYÜK, A.Ş; a.g.e., s. 89

18 KİLİ, S., GÖZÜBÜYÜK, A.Ş.; a.g.e., s. 91

19 KİLİ, S., GÖZÜBÜYÜK, A.Ş.; a.g.e., s. 91

20 KİLİ, S., GÖZÜBÜYÜK, A.Ş.; A.g.e., s. 103

21 KİLİ, S., GÖZÜBÜYÜK, A.Ş.; A.g.e., s. 111

22 KİLİ, S., GÖZÜBÜYÜK, A.Ş.; A.g.e., s. 111

23 EROĞLU- Hamza: Türk Devrim Tarihi, Ankara. 1974. s. 212

24 KİLİ, S., GOZÜBÜYÜK., A.Ş.; a.g.e., s. 138

25 KİLİ, S., GOZÜBÜYÜK, A.Ş., a.g.e., s. 147

26 KİLİ, S., GOZÜBÜYÜK, A.Ş., a.g.e.. s. 172

27 KİLİ S., GÖZÜBÜYÜK, A.Ş.. a.g.e., s. 244

28 KİLİ, S.. GÖZÜBÜYÜK, A.Ş., a.s.e., s. 255-320

29 KİLİ, S., GÖZÜBÜYÜK, A.Ş., a.g.e., s. 256

30 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Ankara, T.T.K. 1989, c. II s. 242

31 Atatürk’ün Tamim Telgraf ve Beyannameleri, c. IV, s. 40

32 Vakit ve Cumhuriyet Gazeteleri, 29.1.1931

33 Atatürk’ün Kamutay’ı Açış Nutukları, s. 40

34 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, c. II, s. 225

35 SOY AK, H. Rıza; Yakınlarından Hatıralar, s. 18

36 Gazi’nin Nutuklarından alınmış Vecizeler. Muhit Mecmuası, No: 32

37 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, c. II, s. 224

38 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, c. II, s. 318

39 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, c. I, s. 390

40 MUMCU, A.; Milli Kültür Unsuru Olarak Hukuk, Erdem, sayı 17, s. 351-358

41 SAYILI, Aydın; Atatürk ve Milli Kültürümüz, Erdem, s. 17, s. 325-350 (bu makalede, bu konu bilimsel ve detaylı bir biçimde incelenmektedir)

42 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, c. II, s. 19

43 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, c. II, s. 141

44 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, c. I, s. 199

45 Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, s. 176

46 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, c. I, s. 419

47 MATEL, Raşit; Atatürk ve Donanma. 1966, s. 87

48 MELZlG, herbert; Atatürk’ün Başlıca Nutukları, s. 85

49 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, c. II, s. 202 (Bu konuşmanın ilk cümlesi ne yazık ki bugüne kadar yayımlanan,” Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri” kitaplarında yanlış olarak “Dünyada her şey için medeniyet için hayat için…” şeklinde yazılmıştır. Doğrusu 25 Eylül 1924 tarihli Hakimiyet-i Milliye Gazetesi’nde olup yukarıdaki gibidir.

50 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, c. II, s. 178

51 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, c. I, s. 325

52 Nutuk, c. II, s. 623-624

53 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, c. I, s. 327

54 Atatürk’ün Tamim Telgraf ve Beyannameleri, c. IV, s. 573

55 İNAN, Afet; Kurtuluş Savaşının bazı Belgeleri ve Atatürk’ün İnkılâp Prensipleri. Belleten, c. XXXII, No: 128, s. 557

56 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, c. I, s. 98

57 İlköğretim Mecmuası, c. IV, sayı; 61; Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, c. V. s. 114.

58 Prof. İNAN, Afet; Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk’ün El Yazıları, Ankara, 1969, s. 376

59 KİLİ, S., GÖZÜBÜYÜK, A.Ş., a.g.e., s. 255

http://atam.gov.tr/ataturkun-kurdugu-tu ... telikleri/

_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Anılarla Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk
İletiTarih: 12 Mar 2013, 00:32 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
Atatürk ve Abdülhamit'i Anlamamak

Yazıma "Atatürk'ü ve Abdülhamit Han'ı Anlamamak" yerine "anlamak" başlığını koysaydım belki yazdıklarım açıklamalardan ibaret olacaktı. Oysa "anlamamak", tarihi ve siyasi anlamda bir değerlendirme yapma imkanı veriyor.Belki de bugün yaşadığımız iç ve dış meselelerden birçoğu veya hepsi, bu anlamama dinamiğinden kaynaklanan tıkanıklıklardır.

Atatürk'ü ve Abdülhamit Han'ın ve bir üçüncü lider olarak gördüğüm Prof. Erbakan'ın başlıca ortak tavırları "bağımsızlık" vurguları olmuştur.

Atatürk'ün İstiklal-i tamme dediği "tam bağımsızlık", Abdülhamit Han'da şöyle dile gelir:

"Biz Türküz. Tam mânâsıyla Türküz. İşte o kadar. Bize iyi Müslüman olmak kâfidir. Asya için ve Avrupa için bizim kanunumuz aynıdır. Dostlara sahip bulunmak İstiklal-i tamımızı muhafaza etmek, her şeyi Türk cephesinden mütealaa etmek; bu realist bir görüştür. Osmanlı İmparatorluğunu mahveden ideolojiye tepkidir." Abdülhamit dil, din, mezhep ayrılıklarını, Osmanlı'nın parçalanması için kullanan Batılı devletlerin tavrını eleştiriyor böylece.

Erbakan'ın da dışardakilerden daha tehlikeli bulduğu İçerdeki işbirlikçiler için kullandığı "batı taklitçileri" benzetmesi, bence aynı görüşün devamını oluşturuyor.

İçerdeki meselelerimizden bir çoğunun kaynağı sayılabilecek bir şey var. Bu, Cumhuriyet döneminde yapılan inkilapların hâlâ sorgulanmakta oluşudur. Fikrî planda sorgulanmakla kalınsa bu iyi bir şey olur, fikir hayatımıza canlılık ve dinamizm getirir ama zaman zaman çok acı neticeler veren kırgınlıklara, aydınların birbirlerinden kopukluğuna da sebebiyet vermektedir. Aydınların etki gücü de yerinde saymadığına göre halk olarak bundan zarar görmüş olduğumuzu da saklamanın bir faydası yok. Oysa bazı farklılıklarla bu yenilikler Abdülhamid Han zamanında "proje" halinde hayat bulmuşlardı. Çoğu, "Siyasi Hatıratım" adlı kitapta tesbit edilen bu gerçekler, yeni Türkiye'nin projesi idi. Bu kitap 1917 yılında Fransa'da, sonra da Türkiye'de basıldı ama okuyan pek yok galiba. Okunsaydı gerçekten de bazılarının küçümseyerek bahsettiği "Türkiye Cumhuriyeti"nin mimarının Abdülhamit Han olduğunu" anlarlardı. Kurucusu da Atatürk!

Bu, o kadar böyledir ki, en çok eleştirdiğimiz devrimlerden biri olan harf devriminin Abdülhamit Han'ın da aklını kurcalayan problemlerden biri olduğu bu kitapta yazılmıştır.

"Yazımızı öğrenmek pek kolay değildir. Bu işi halkımıza kolaylaştırmak için belki de latin alfabesini kabul etmek yerinde olur. Her ne kadar bu harflerle lisanımızdaki bazı sesleri vermek güçlüğü mevcut ise de bunu ayarlamak şüphesiz kabil olabilir."

Abdülhamit Han'ın öncelikli şartı düşmanı kovmak, milli birliği sağlamak, içerde ve dışarda savaşları bitirmek ve milletin asli unsuru olan Müslüman Türk nüfusa dayanmak" Atatürk'ün de takipçisi olduğu hususlardı. Atatürk de Abdülhamit Han gibi "Türk"ü Müslüman anlamında kullanır. Müslüman olmayan ama Türkçe bilen halkın Türkiye'ye göçü bu anlamda kabul edilmemiştir. Örneğin Boşnaklar Türkçe bilmemelerine rağmen Müslüman oldukları için Türkiye'ye kabul edilmişlerdir.

Osmanlı, Batı'yı yenmek için batılılaşıyordu. Bunun bir kısmını da padişahlar döneminde gerçekleştirmişti. Kalanı Cumhuriyete kaldı. II. Abdülhamit'e gelinceye kadar Osmanlı, mevzuatının % 90'ını Batı hukukundan almıştı. Bunun da fazla bir zararı yoktu, çünkü, Batı da hukukunu tercüme edilmiş İslâm kitaplarından almıştı.

Atatürk ve Abdülhamid Han'ın "dinde birlik" düşünceleri de hemen hemen aynıdır. Abdülhamit "bir devlet içinde muhtelif dinlerin, mezheplerin mevcudiyeti zararlıdır. Dahili mücadelelerin şiddetlenmesine sebep olur" diye yazar. "Bu da devlet idaresine tesir eder."

Abdülhamid, din birliğinde İslâmiyeti esas almıştı. "Bizi zinde tutacak yegane kuvvet İslâmdır" diyordu. Bu, bölünmesi önlenmiş İslâm anlamına geliyor. Atatürk de Elmalılı Hoca'yla yaptığı tefsir mukavelesinde âyetlerin itikatça Ehli Sünnet, ve amelce Hanefi mezhebine riayet edilmesini şart koşmuştu. Daha sonraki yıllarda daha serbest uygulamalar milletin kendi dinamikleriyle hayat bulabilirdi.

Bu iki lider de, durumu günün koşullarına göre yorumlayan ve "sağcı solcu yoktur, millî gayri millî vardır" diyen Erbakan da, bütünlüğü muhafaza etme gayesindedirler. Ülkenin bağımsızlığından koparılmış yenilik hareketleri bu ideali zedeliyor. Hatta tehlikeli bir hal alıyor. Bu üç liderin de tavırları millidir ve onlar "millet" kavramının içerdiği bütün hakikatleri bilmektedirler. Batıyı batılılaşarak aşmak, yani muasırlaşmak ise Abdülhamid Han'da tarifini bulmaktadır. Avrupa medeniyetinin en iyi tarafını alıp şark kültürüyle meczetmek suretiyle meydana gelecek ve olgunlaşacak yepyeni bir medeniyeti bizde ancak gelecek nesiller görebilecektir." Bu cümle Atatürk'ün de idealidir.

http://www.milligazete.com.tr/haber/mah ... 254740.htm

_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Anılarla Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk
İletiTarih: 15 Mar 2013, 00:02 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
ATATÜRK’ÜN BURSA NUTKU - Dr. Orhan Çekiç

Atatürk’ün “Bursa Nutku” gerçekten var mı, yoksa bu bir fanteziden mi ibaret?
Neden bazı çevreler ilk günden beri bu Nutka şiddetle karşı çıkarken, kimi çevreler aynı şiddetle savunur? Ağır Ceza Mahkemelerinde bile sorgulanan bu Nutuk, eğer gerçekten Atatürk tarafından söylenmişse, neden o zaman “Söylev ve Demeçleri” arasında yer almıyor? İyi ama her söylediği zaten orada kayıtlı mı ki? Bu yazının sonunda mutlaka bir fikriniz olacak ve kararı siz vereceksiniz

İzmirdeydi…

Haberi aldığında İzmir’deydi. Yorucu bir gün geçirmişti. O gün Buca’ya gitmişler, dönüşte İzmir Millî Kütüphanesini gezmiş, kitapları incelemiş, kütüphane hakkında bilgi almıştı. Bankaları, arkasından İncir Kooperatifi’ni ziyaret etmişti. Akşam CHP’nin Karşıyaka’da vereceği baloya katılacaktı ki… Bursa’daki olayı duydu.(Şahingiray, 1955).

Vali Bey, olayın pek de büyütülecek bir yanı olmadığını anlatmaya çalışıyordu:
“…İki gün önce, 1 Şubat Çarşamba günü, Bursa Ulu Cami’den çıkan 100 kadar kişi, ‘ Ezan her yerde Arapça okunurken, neden bir tek Bursa’da Türkçe okunuyor? ‘ diye bağırışarak Müftülüğe doğru yürüyüşe geçmişler. Meraklıların da katılımıyla kalabalık giderek büyümüş. Müftü, bu konuda talimat alındığını, Ezanın yalnız Bursa’da değil, her yerde Türkçe okunduğunu, asıl yanıtı Vali’nin verebileceğini söyleyince de, kalabalık Hükümet Konağı’na yürümüş. Makamında olmayan Vali’yi beklerlerken merdivenlere oturmuşlar, sonra da polisin müdahalesiyle, bir olay çıkmaksızın dağılmışlar.”(Kocatürk, 1973)
Vali’yi dikkatle dinliyordu. Sonra yüz hatları gerildi… çelik gibi bir ses tonuyla talimatını verdi:
-“ Başvekil Paşayla temas kurun, bana Afyon’da katılsın! Tren hazırlansın, bu gece Bursa’ya hareket ediyoruz. Balo’ya gitmeyeceğim, ama balo yapılsın.”
Hava birden değişmiş, ortalık buz kesmişti. Antalya’da bulunan İsmet Paşa’ya talimat iletildi ve sabaha karşı 03.30’da Atatürk beraberindekilerle İzmir’den Afyon’a doğru yola çıktı.
Hedef Bursaydı.
Oysa, daha iki hafta önce gene Bursa’daydı. (17.1.1933). Çok sevdiği ve sık geldiği Bursa’da her zamanki gibi Valiliği, Belediyeyi, Komutanlığı ziyaret etmiş, şehirde tetkiklerde bulunmuş, son gün de İpekiş Dokuma Fabrikasını gezmişti. Hatıra defterine yazdıklarında içtendi.
”…İpekiş Fabrikası’nda gördüklerimden çok sevinç duydum”.
Nerede bir fabrika açsa, çocuklar gibi şenlenir, mutlu olurdu. Çünkü fabrika demek, üretim demek, kalkınma demek, teknoloji demek, istihdam demekti, iş-aş demekti…
Ama bu kez bu ani gidişinden hiç de mutlu olmadığı yüz ifadesinden belliydi. 15 Ocak’tan beri seyahat halindeydi. Önce Bursa’ya gelmiş, sonra Bandırma, Balıkesir, Kütahya, Afyon ve Konya’yı ziyaret edip, Adana’ya kadar gitmişti. (25 Ocak). Oradan Gaziantep, sonra tekrar Adana, nihayet Mersin. (28 Ocak 1933). Buradan Gülcemal Vapuruyla Antalya ve İsmet Paşayla buluşma. Daha sonra da Fethiye ve Marmaris üzerinden İzmir. (31 Ocak 1933). (Şahingiray,1955).

İsmet Paşayla Başbaşa…
Ve işte şimdi de sabaha karşı Afyon’da Başvekil Paşayla baş başaydı. İstasyondaki uğurlama merasimini kısa tuttular ve hemen kompartmanlarına geçtiler. Tren bir an önce Bileciğe varmak ister gibi karanlığın derinliklerinde yoluna hızla devam ederken, Bursa’da olanları giderek hiddetlenen bir ses tonuyla başvekiline anlatmaya başlamıştı bile.
İyi ama, İsmet Paşa’nın bu olaydan haberi elbette vardı fakat doğrusu bu kadar telaş edecek bir olay gibi de görmemişti olanları... Ama Atatürk öyle bir döküm yaptı ki, yılların Başvekil Paşası’nın da çok geçmeden suratı asıldı. Atatürk’ü dinleyince hak verdi, çünkü bir noktayı çok kötü atlamıştı. Aslında herkes atlamıştı. Atatürk hariç…
Afyon’dan Eskişehir’e kadar Başvekil’e içini döktü. Özellikle Serbest Fırka günlerinin geri gelmesinden endişeliydi, bu konuda İsmet Paşa’ya özellikle idarecilerin kayıtsızlığı konusunda yakındı. Eskişehir’e gelince İsmet Paşa Ankara’ya gitmek üzere ayrılırken, Atatürk Bileciğe doğru yoluna devam ediyordu.
Afyon-Eskişehir arasında ne konuştular? 1928-1933 arasında olup biten her şeyi…
Tam da memleketin dar bir geçitten geçtiği günlerdi.
Daha birkaç yıl önce, 1928’de, Latin Harflerine geçişle ilgili devrimin ülke için ne kadar da önemli olduğunu kavrayamamış bir yobaz kesim, bu olaya “ Kur’an harflerini terkediş” gözüyle bakarken, bir de Anayasa’dan “…devletin dini islâmdır” hükmünün çıkarılışını duyunca homurdanmalar bütün ülkede iyice yükselmişti. (10 Nisan 1928).
Çabuk atlatmışlar, bu reformun meyvelerini de bir yıl gibi kısa sürede toplamaya başlamışlardı.
Ardından, tam da bu sırada 1929 Dünya Ekonomik Krizi patlamıştı. Bundan Türkiye’nin etkilenmemesi zaten olanak dışıydı. Homurtular daha da yoğunlaştı ama devrim hız kesmeden sürüyordu. Şimdi de “Kadın Hakları” gündemin başındaydı ve Avrupa’nın pek çok ülkesinde bu haklar kadınlara henüz tanınmazken, Belediye seçimlerinden başlayarak Türk kadınının seçme ve seçilme haklarına sahip olmasının yolu açılmıştı. (3 Nisan 1930). “Kadın ancak hamur yoğurur, çocuk doğurur” zihniyetindeki tarikat-cemaat ehli yığınlar, bu gelişmeleri dişlerini gıcırtarak, “la havle…”çekerek izliyorlardı. Bunun farkındaydı. Umursamıyordu ama dikkatliydi.
Normal olarak her ülkede iktidarlar, özellikle bu tür zor koşullardan geçilirken “muhalefet” istemezler. Atatürk, tam aksine, toplumun bir an önce demokrasi kültürüne sahip olabilmesi için, kendi eliyle ve hatta baskısıyla, kendi kurduğu partiye karşı muhalefet yapması için, yakın arkadaşı ve Paris Büyükelçimiz Ali Fethi Okyar’ı bir muhalif parti kurmaya ikna etmişti. Serbest Fırka böyle kurulmuştu. (12 Ağustos 1930). Ne yazık ki bu iyi niyetli girişim, cumhuriyetin o güne kadar getirdiği kazanımların tümünün bir anda yok olması anlamına gelecek şekilde ülkedeki tüm gericilerin bu parti etrafında toplanması nedeniyle, bizzat bu tehlikeyi gören Fethi Bey tarafından kapatılmıştı. (17.11.1930). Bu olay da gösteriyordu ki, pusudaydılar…ve hep tetikte olmak zorunluydu…(Göze,2000)

Menemen’i Yakın…
Nitekim, korkulan oldu. Aradan bir ay geçmişti ki, “Menemen Olayı” patladı. İzmir’in Menemen ilçesinde Giritli Derviş Mehmedî adlı Nakşibendi Tarikatı’na bağlı bir yobazın önderliğinde bir kalabalık, Belediye Meydanı’nda toplanıp, zikrederek şeriatı ilan ettiklerini duyurmuşlardı. Olaya bir müfreze ile müdahale etmeye çalışan yedek subay Kubilay, boğazı kesilerek şehit edilmişti. Cumhuriyet Hükümeti derhal gereken tedbiri alıp suçluları en ağır şekilde cezalandırmıştı ama, Atatürk günlerce bu olayın etkisinden kurtulamamıştı. Her defasında önündeki tabakta Kubilay’ın kesik başını gördüğü için, günlerce yemekten kesildi, uzun süre et yemeği yiyemedi.
İşte o günlerde ve o kızgınlıkla İsmet Paşa’ya dönüp:
“Menemen halkını taşıyın ve Menemen’i yakın. Cumhuriyet’in gelecek nesillerine bir örnek olması için de Menemen’i o yanık haliyle muhafaza edin” emrini vermişti.
İsmet Paşa bu tür emirleri uygulamaz, 48 saat bekletirdi. Buna birlikte karar vermişlerdi. İyi ki de öyle yapardı. Eğer Atatürk konuyu tekrar açıp, sormazsa, bu İsmet’e “…o meseleyi sen de unut…” anlamına gelirdi… Menemen konusunda da öyle olmuştu… Konu kapandı.
Atatürk’ün sabaha karşı bütün bunları İsmet Paşa’ya yeniden hatırlatması için elbette kendince haklı bir nedeni vardı. Yoksa mesele, kimilerinin sandığı gibi 100 kişinin Bursa’da toplanıp, rastgele bağırıp çağırıp sonra da dağılmasından ibaret, basit bir mesele olsaydı, o zaman iki “devrimcinin” sabahın ayazında, kör bir istasyonda buluşup, bir kompartımana çekilip sabaha kadar tartıştıkları ne olaydı ki?

Türkçe Ezan…
Dışarıda gün hafif hafif ışıyor, Eskişehir’e yaklaşıyorlardı. Atatürk, nihayet asıl konuya gelebilmişti. Kendisini en çok endişeye sevk eden meseleye: Ezanın Türkçe okunması meselesine.
Geçen yıl tam da bu günlerde çok cesur bir karar daha almıştı. Verdiği talimat üzerine 23 Ocak 1932 günü Riyaset-i Cumhur İncesaz Heyeti Şefi Binbaşı Hafız Yaşar (Okur), İstanbul’da Karaköy’deki Yer altı Camii’nde Cuma namazından sonra ilk kez Yasin Suresi’ni önce Arapça, sonra Türkçe okumuştu.
Yer yerinden oynamıştı ama Hükümet en ufak bir zaaf göstermemiş, uygulama sürüyordu. Aradan sadece 10 gün kadar geçmişti. 3 Şubat 1932 günü Kadir gecesiydi. Ayasofya’da yatsı namazından sonra aralarında bir çok tanınmış hafızın bulunduğu Mevlidhan Heyeti, önce Mevlid ve arkasından Kur’an okumuşlardı…Türkçe olarak…
Radyodan yapılan canlı yayın bütün ülkede büyük yankı yapmıştı. Ankara’da Atatürk heykelinin yanına monte edilen hoparlörden de halka dinletilen bu yayını, Ankaralılar, kar altında dinlemişlerdi. Türkçe Kur’an değişik İslâm ülkelerinden de değişik tepkiler almıştı. Kimi çevreler bunu “dinsizlik” olarak değerlendirirken, bazıları da olumlu karşılamıştı. İki gün sonra da, 5 Şubat’ta Süleymaniye Camii’nde ilk Türkçe “hutbe” okunmuştu. (Kocatürk, 1973).



Yoksa, rövanş mı?
Aradan tamı tamına bir yıl geçmişti. İşte bugün de günlerden 5 Şubat’tı. Bursa olaylarını İzmir’de haber aldığında ise 3 Şubat. Acaba tam da bu yıldönümü günlerinde geçen yılki bir şeylerin rövanşı mı alınıyordu? Bu olaylar bir rastlantı mıydı, yoksa organize olmuş bir takım çevreler Cumhuriyet’e bir mesaj mı vermek istiyorlardı? Atatürk’ün olayın üzerine hızla gitmesinin sebebi buydu. Başbakanını yanına almış, İçişleri Bakanı ile Adalet Bakanını da Bursa’ya çağırtmış, devrimi yapan adam, yaptığı devrime sahip çıkıyordu.
İsmet Paşa Eskişehir’de ayrıldıktan sonra, kızgınlığı hâlâ geçmediği için, beraberindekilere yakınmaya devam etti:
“Bir devrim yapıyoruz, oyun mu oynuyoruz? Toplumu bir yerden bir yere taşımak istiyoruz, yasalar çıkarıyoruz, gericiler karşı çıkıyor…Hakimi, polisi, savcısı seyrediyor. Benden ne yapmamı istiyorsunuz, oturup beklememi mi?”…
Orada bulunan gazetecilerden ve tarihçi Nizamettin Nazif Tepedelen, ilerde o günleri işte böyle anlatacak ve ekleyecek:
“Öylesine kabına sığmaz bir hali vardı ki, makiniste haber gönderdi:”
-Niye böyle yavaş gidiyoruz, daha hızlı, daha hızlı!...’

Sabah saat 05.00’te Bileciğe geldiler. Burada trenden inildi, bekleyen otomobillere binildi ve saat 09.30’da olay mahalline, hızla Bursa’ya geldi. (Önder, 1998). Doğru Vilayet’e gidip olaya el koydu. Meseleyi kavramıştı. Olay, korktuğu ölçüde planlı, örgütlü bir olay değildi. Buna rağmen, sayıları az da olsa birilerinin Cumhuriyet’e hesap sorarcasına Vilayete gelip taşkınlık yapmalarına görevlilerin sessiz kalışını kabul edemiyordu. Bu eylem Cumhuriyet yasasına aykırıydı, buna karşın kimse tutuklanmamıştı. Bu kabul edilebilir değildi.
Ertesi gün 6 Şubat. O gün İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ile Adalet Bakanı Yusuf Kemal Tengirşek de Bursa’ya geldiler. Yapılan incelemeler sonucunda, olayda ihmali görülen Savcı Sakıp Bey, Sulh Ceza Hakimi Hasan Bey ve Bursa Müftüsü Nurettin Bey görevden alındı ve 15 kişi tutuklandı..
Aynı gün Anadolu Ajansı’na resmî demecini verdi:

Resmî Demeç…
“…Bursa’ya geldim. Olay hakkında ilgililerden bilgi aldım. Olay aslında fazla önemi haiz değildir. Herhalde mürteciler Cumhuriyet Adliyesi’nin pençesinden kurtulamayacaktır. Olaya dikkatimizi bilhassa çevirmemizin sebebi, dinî siyaset ve herhangi bir tahrike vesile etmeye asla müsamaha etmeyeceğimizin bir daha anlaşılmasıdır. Meselenin mahiyeti esasen din değil, dildir. Kesin olarak bilinmelidir ki, Türk milletinin millî dili ve millî benliği bütün hayatında hâkim ve esas kalacaktır.” (Cumhuriyet, 7 Şubat 1933), (Ülker,2008).
O gün akşam Gülcemal Vapuruyla İstanbul’a dönecekti. Hareket saati 19.30’du, fazla vakti yoktu ama gene de Çekirge Köşkü’nde bir yemeğe katılmayı kabul etti. Bu, her zamanki bildik ziyafetlerden değildi. Belliydi ki olayın utancını taşıyan bazı Bursalı yöneticiler, olayı yumuşatıp gönlünü alma çabasındaydılar. Aslında o gün biri Belediye Meclisi’nde olmak üzere iki yerde daha konuştu. Söyledikleri birbirini tamamlıyordu. İrticaya karşı uyanık olunmalıydı. Bu konuda gençliğe çok iş düşüyordu. Devrime sahip çıkma hususunda her şeyi İdare’den beklemek olmazdı.
Çekirge’deki salonda gençler çoğunluktaydı. Masada ise 15 Ocak’tan beri kendisine refakat eden arkadaşları: Kılıç Ali, Saffet Bey, Nuri Conker, Salih Bozok, Hasan Cavit, Sami Bey, Kâzım Bey, Mümtaz Bey, Avni Bey, Şahap Bey ve Ferit Bey. Vali Fatin Bey, Belediye Başkanı Muhittin Bey. (Şahiniray, 1955).
Daha sonraki gelişmelerden öğreniyoruz ki, Bursalı gazeteciler, Rıza Ruşen Yücer, Musa Ataş, heyetle beraber olan gazeteci Nizamettin Nazif Tepedelenli de oradadırlar. Atatürk’ün Yaveri Cevdet Tolgay da olaya tanık olanlardandır. Atatürk’ün Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak sofrada değil, yan odada işiyle meşguldür. Atatürk’ün burada yaptığı konuşmayı aynı gün Yaver Cevdet Tolgay’dan dinleyecek ve bunu ilerde Falih Rıfkı Atay’a anlatacaktır.( Bu tanıklar konusuna tekrar döneceğiz).
Seyahatin başında ve İzmir’e kadarki bölümünde Celal Bayar da heyetin içindedir ama Bayar Afyon’da gruptan ayrılmış, bu kez Antalya’dan gelen İsmet Paşa heyete katılmış, Eskişehir’de de O Ankara’ya gitmek üzere ayrılmıştır. (Bazı kayıtlarda Bursa’ya geldiği yazılıdır.) Ayrıca Bursa’ya bugün gelen vekiller, Şükrü Kaya ve Yusuf kemal Tengirşek de elbette masadadırlar.
Konuşulan konu günün konusudur: İrtica ve devrimler.

Gençlerden biri…
Gençlerden biri ”…Bursa Gençliği olayı hemen bastıracaktı, fakat zabıtaya ve adliyeye olan güveninden ötürü…”demeye kalktı, olanlar oldu… Atatürk elinden çatalı, bıçağı bıraktı, arkadaşları vücut dilinden fırtınanın yakın olduğunu anlamışlar, onlar da yemeğe ara vermişlerdi; gözlerini gence dikti ve adeta gürleyerek, sonradan “Bursa Nutku” olarak bilinen sözleri bir çırpıda söyleyiverdi:
“ Bursa Gençliği de ne demek? Memlekette parça parça, yer yer gençlik yoktur! Sadece ve toplu olarak Türk Gençliği vardır. Türk Genci, inkılapların ve rejimin sahibi ve bekçisidir. Bunların lüzumuna, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır; rejimi ve inkılapları benimsemiştir…”
Sofrada soluk alınmıyordu. Herkes pürdikkat Atatürk’ü dinliyordu. Bir devlet başkanı olarak öyle noktalara değinmişti ki, yarın bu söylediklerine kendisi de hedef olabilirdi ama bundan kaygı duymuyordu, yeter ki Gençlik beklediği gençlik olsun. İşte ancak o zaman Cumhuriyet’in sonsuza değin emin ellerde olacağına inanıyordu ve işte ancak gençliğe duyduğu bu güven O’nu rahatlatıyordu. Gençliğe sonsuz kredi tanıyordu. (Ülker, 2008).
Çok ileriki yıllarda değerli bir akademisyen, Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı, bu konuda şöyle yazacaktır: “… Tarihte bu sözleri söyleyebilen bir başka devrimci çıkmış mıdır? Başında bulunduğu devletin bile zaaf içinde olabileceğini düşünen, geleceğin siyasal iktidarlarından kuşkulanabilen ama gençliğe böylesine sınırsız bir güven besleyen, böylesine “çek veren”, gençliği böylesine “son çare” olarak gören bir devrimci yoktur. Ve Atatürk, hem gelecek iktidarlar, hem de gençlik konusunda yanılmamıştır.” (Kışlalı).
Sofrada not alınmadı…
Atatürk konuşurken sofradakiler not almamışlardı. Nutkun metni o yüzden “Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri”arasında yoktur ve basına da verilmemiştir. Ama bu da söylenmediği anlamına gelmez. Uzun yıllardır Atatürk’ün sofrasında İsmet Paşa’nın uygulattığı bir sistem vardı: Sofrada konuşulan sofrada kalırdı. Hele sofrada içki servisi varsa. Aksine durumlarda bu (yani not tutulabileceği) baştan belirtilirdi ve o zaman isteyen herkes not tutabilirdi. Nelerin basına verilip topluma aktarılacağı veya aktarılmayıp sofrada kalacağının takipçiliğini de İçişleri Bakanı (aynı zamanda Parti Genel Sekreteri) Şükrü Kaya yapardı.
Hiçbir memleket meselesinin görüşüldüğü sofrada içki içilmemişti. Bu da sofranın yazılı olmayan kurallarındandı. Sofranın konusunu belirleyen Atatürk olduğu için, misafirler daha yerlerini alırken garson Cemal Granda’nın da, Şefgarson İbrahim’in de gözü Atatürk’te olurdu.
“-İçki servisi yapılsın…” talimatı verilmişse, gecenin biraz daha sakin geçeceği anlaşılırdı.
Oturma düzeninde de bir disiplin vardı. Atatürk’ün sağ başındaki koltuk, İsmet Paşa’nındı. Mareşal sofrada konuksa, hiçbir şekilde sofraya içki servisi yapılmaz ve sağ başta Fevzi Çakmak, bu takdirde sol başta İsmet Paşa otururlardı. Atatürk Mareşale daima” hocam” diye hitap eder ve yemek sonrasında Atatürk bir tek Mareşali dış kapıda arabasına kadar gelerek yolcu eder, ona büyük saygı gösterirdi. Bu, Genelkurmay Başkanı’na özel saygı, Atatürk’ün yaşam biçimiydi. Onun için, tek bir istisnasız, yaşamı boyunca da bu saygıyı hep gösterdi. (Granda, 1973).

Genelkurmay Başkanı’na Saygı…
Mareşal Çakmak Genelkurmay Başkanı, Atatürk ise Cumhurbaşkanı, yani cumhurun başı, devletin başı. Uzun yıllar İnönü de Başbakan. Genelkurmay Başkanı anayasal bir kurum olarak hep onlara bağlı. Ama aralarındaki ilişkinin düzeyi işte buydu ve benzer düzeyi bütün başbakanlar gözetmek zorunda kalmışlardır. Çünkü onların hepsi Atatürk’ün “rahle-i tedrisi”nden (eğitiminden) geçmişlerdi. Şimdiki siyasilerimizin her birinin bir aslan kesilip, kimi satılmış basının satılmış yazarlarıyla kolkola, gerici tarikat-cemaat taifesinin koruması altında, Genelkurmay Başkanlığını hedef alarak, üstelik bunu güya “sivil yönetim” ve “demokrasi” gibi yüce amaçlar için yapıyor pozuna bürünerek sürdürdükleri iğrenç kampanya var ya!...İnsan Atatürk dönemine bakıyor da, gerçek devlet adamlığının ne kadar farklı bir şey olduğunu o zaman bir kez daha anlıyor.
Biz sofraya dönelim:
Eğer Atatürk, topluma bir mesaj verecekse, o konuşma mutlaka not edilir ve gözden geçirildikten sonra gitmesi gereken yere gönderilirdi. Anadolu Ajansı’na verdiği demeçler böyledir. Gazetecilere demeç veriyorsa, söyleyeceğini doğrudan söyler ama özellikle dış politika konusunda gazetelere makale göndermişse, zaman zaman gönderdiklerini ertesi gün tekrar gözden geçirip, düzeltmeler yaptığı görülür. O yüzden baskıya girmezden önce hep bir son kontrol söz konusudur ve bu konularda Falih Rıfkı (Atay) frenleyicisi ve yardımcısıdır. (Atay, 1973).
Hatay Meselesi konusunda Kurun Gazetesi’nde, gazetenin başyazarı Tarık Us imzasını kullanarak yazdığı on dört makalede kullandığı üslup son derece kırıcı ve agresivdir ve bunlarda daha çok bizzat hükümeti yani İnönü’yü eleştirmektedir ama bu Fransa’ya karşı sürdürdüğü bir taktiktir.(Soyak, 1973).
Sofrada mutlaka kara tahta ve her misafir sandalyesinin önünde not tutmak için bir kalem ve bir defter bulunur. Konuşulanlar not edilsin diye. Ama bir konuşma masada kalacaksa, bu da açıkça belirtilir, o zaman not tutmak da yoktur.

Bursa Nutkunun Metni Elbette Atatürk’ün…
Bursa’da Çekirge Köşkün’de yaptığı konuşma, topluma verdiği resmî bir demeç değildir. O, resmî demecini sabahleyin Anadolu Ajansı muhabirine vermiştir. Sofradaki olay spontane olarak gelişmiş, bir gencin bir açıklaması üzerine, o an içinden geçenleri samimi olarak seslendirmiştir, hepsi o kadar. Ama bunları bağıra bağıra, orada bulunanların gözlerinin içine baka baka söylemiştir. Bunda en ufak bir kuşku yoktur. Sürmekte olan devrimler konusunda kaygıları elbette vardır. Bu kaygıları haklı gösterecek onlarca sebep de gözler önündedir. Bu uzun yurtiçi gezilerinin de maksadı budur. Bursa’ya da seyahat planını değiştirerek, gece yarısı yollara düşüp, Anadolu’nun izbe istasyonlarında başbakanıyla buluşup, görüşüp, bakanlarıyla birlikte piknik yapmaya gitmedi elbette. Eğer o gün o genç o konuşmayı yapmasaydı da Atatürk, bir fırsatını gene yaratıp buna benzer bir konuşmayı gene yapacaktı. Bunun en kesin kanıtı, zaten aynı gün, Resmî Demeci’ni verdikten sonra, Çekirge’dekiyle birlikte üç konuşma yapmış olmasıdır. Yani bir tek Anadolu Ajansı’na verdiği demeç, onu tatmin etmemektedir ve hazır Bursa ‘ya gelmişken, Bursalıların dikkatini pusuda bekleyen tehlikeye çekmek istemektedir.
Atatürk konuşurken, kimse kelimesi kelimesine o anda kayıt tutmadı ama daha sonra sofradakiler, mealen bu metni ortaya çıkardılar. Nitekim ilerde Bornova Savcısı’nın başvurusu üzerine Türk Tarih Kurumu Yönetim Kurulu, bu metnin mealen Atatürk’e ait olduğunu “oybirliği” ile onaylayacaktır. (Ülker, 2008).
Bursa Nutku, resmî bir demeç olmadığı için,” Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri” arasında yer almaz. Kimi aydın ve yazar, olayın sadece bu tarafına bakarak, bu metnin Atatürk’e ait olamayacağını savunurlar, yanlıştır. Çünkü Atatürk tarafından söylendiği açıkça bilinen yüzlerce söylem daha vardır ki, bunlar da Söylev ve Demeçleri arasında yer almazlar. Oralarda yer almaması, söylenmediği anlamına gelmez.
Oysa Bursa Nutku’nun Atatürk tarafından söylendiği’nin en büyük iki kanıtı vardır:
1. Üslup.
Bursa Nutku’ndaki üslubu alın 10. Yıl Nutkunun yanına koyun. Sonra da 6 gün boyunca, ayakta, 36 saat 33 dakika boyunca okuduğu Büyük Nutuk’taki “Gençliğe Hitabı” ile kıyaslayın.
Üslup ve verilen mesaj aynıdır. Bunda en ufak kuşkunuz var mı? Olamaz. O zaman?... Gençliğe Hitabında, gelecekte bu ülkeyi yönetecek devlet adamlarının bile kimi zaman ihanetle anılabilir tutum ve davranış içinde olabileceklerine işaretle, o durumda da Gençliği rejimin bekçisi olmakla görevlendiren devrimci bir lider, neden Bursa Nutku’nda işaret ettiği noktaları , kimilerine göre, söylememiş olsun…Bunun bir mantığı var mı? Mesele hiç de karmaşık olmayan, son derecede açık bir konudur: Rejim, yani Cumhuriyet ve Devrimler tehlikede mi, Gençlik Görev Başına…
2. İçerik.
Atatürk’ün Bursa Nutku’nun içeriğini alın, O’nun “Gençliğe Hitabı” ile kıyaslayın. Atatürk’ün geleceğe yönelik tek kaygısının bir gün devrimlerin ve Cumhuriyet’in baltalanabileceği riski ve irtica olduğunu görürsünüz. Bunu da açıkça dile getirir ve Gençliği bu konuda hem uyarır hem görevlendirir. Bunda da en ufak bir kuşku yoktur.
Daha Cumhuriyet dört yaşındayken, 1927’de, bütün dünyanın önünde Türk Gençliği’ne hitap ederken, söylediklerine bir bakın: Cumhuriyet ve devrimler gençliğin en büyük “ hazinesi”dir, Atatürk buna değinir ve hemen arkasından uyarısını yapar:
“…seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahili ve harici bedhahların (sapkınların) olacaktır…bütün bu şeraitten (koşullardan) daha elîm (acı) ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hatta hiyanet içinde olabilirler…hatta bu iktidar sahipleri , şahsî menfaatlarını müstevlilerin (işgalcilerin) siyasî emelleriyle tevhid edebilirler… (birleştirebilirler)”. (Kemal, 1928).


Gençliği Teröre mi itiyor?

Atatürk’ün bu sözleri söylemiş olduğuna şüphemiz var mı? Yok!... Çünkü bunlar 787 sayfalık Büyük Nutuk’un içinde beş dilde yazılmış olarak duruyor. O zaman Büyük Nutuk’ ta bunları söyleyen bir devrimci, Bursa Nutku’nu niye söylememiş olsun?
Buna verilen yanıt genelde şudur: “Bursa Nutku’nun metni gençliği kendi yönetimine, kendi devletine karşı gelmeye, düzeni bozmaya, terör yapmaya teşvik ediyor. Atatürk böyle bir şey istemiş olamaz. Çünkü o daima hukuktan ve düzenden yana olmuştur. O nedenle bu metin uydurmadır…”
Aşağı yukarı söylenen budur. Şimdi bu görüşün analizini yapalım:
Hiç kuşku yok ki Atatürk, Bursa Nutkunda çizdiği irtica tablosu kendi yönetiminde de olsa, Gençliğin aynı şekilde tepki göstermesini istiyor ve ister. Bunun en kesin kanıtı, Atatürk’ün, kendi kurduğu CHP karşısında, kendi yönetimine karşı bir muhalefet partisi kurulabilmesi için samimi olarak gösterdiği çabadır.
Kaldı ki işte bu son olay, kendi yönetiminde cereyan etmiştir ve Atatürk, kendi yönetimindeyken meydana gelen bir gerici hareketi gençliğin seyretmiş olmasını en ağır şekilde eleştirmektedir. Bu konuşmasının bir öncesinde, Belediye Meclisi’nde yaptığı konuşmada, “bu gibi durumlarda, polis müdahale edecekmiş, jandarma gelecekmiş, savcı gereğini yapacakmış” a aldırmaksızın gençlik, hiçbir kuvvetin desteğine ihtiyaç duymadan, kendi müdahalesini yapacaktır…”demiştir.
Peki acaba bu söylemleriyle Atatürk, iddia edildiği gibi gençliği teröre mi teşvik etmektedir?
Atatürk, Bursa Nutkuyla Türk Genci’ne ne zaman ve hangi durumda, taşla, sopayla, elinde ne varsa onunla eyleme geçmesini söylüyor? O noktaya bir daha bakalım:
“Türk Genci devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı gördüğü an…” diyerek sınırı çiziyor.

Hasan Rıza’dan Falih Rıfkı’ya…
İlerde, Falih Rıfkı Atay bu konuda 12 Aralık 1966 günkü Dünya Gazetesi’ndeki köşesinde bir makale yazacak ve bu konuyu tartışarak Nutkun katiyen böyle yasa dışı bir yönlendirmesi olmadığını savunacak. Atatürk’ün ölümüne kadar önce Özel Kalem Müdürlüğü’nü, sonra da Genel Sekreterliği’ni yapacak olan Hasan Rıza Soyak da Falih Rıfkı’ya bu yazısı üzerine gönderdiği bir mektupla onu destekleyecek ve:
“…Atatürk’ün hiçbir zaman gençliği meşru olmayan yollara yönlendirmesi gibi bir durum söz konusu değildir. Böyle bir yönlendirmesi olmamıştır, Bursa Nutku’nun dikkatli okunması gereklidir. Söylediklerinin ruhuna bakmak gerekir. Dikkat buyurulursa, ‘polis gelecektir, asıl suçluları bırakıp suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, polis henüz inkılap ve Cumhuriyet’in polisi değildir diye düşünecek, fakat asla yalvarmayacaktır’ diyor. Dikkat buyurulsun, ‘ polise de saldıracaktır’ demiyor, ‘hatta karşı gelecektir’ de demiyor. ‘ Ben inanç ve kanaatimin icabını yaptım, müdahale ve hareketimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı meydana getiren sebep ve amilleri düzeltmek de benim vazifemdir’ diyecek, diyor. (Atay,Dünya Gazetesi,12.12.1966).
Demek ki Atatürk Türk Gencinin her vesileyle taşa sopaya sarılmasını istemiyor, onu bu yolda yönlendirmiyor. Sadece “Cumhuriyetin ve devrimlerin tehlikeye düştüğü anda”, bir başkalarının müdahalesini beklemeden devrimleri korumasını istiyor. Ne var bunda?
Bu satırlar tam da; Devrimci Mustafa Kemal’in ruhunu, bu vatanın temeli olan “kuvva-i milliye” nin ruhunu yansıtıyor.
Kolağası Mustafa Kemal’in, Şam’da kurduğu ve Selaniğe gizlice gelip şubesini açtığı “Vatan ve Hürriyet” Cemiyeti’nin yemin töreninde, silah üzerine ettiği ve arkadaşlarına ettirdiği yeminin ruhunu yansıtıyor. (Ateş, 2003).
İyi ki bu metin pek bilinmez. Yoksa biz bir de o yemin metnine bakarak Mustafa Kemal’i de yargılamaya kalkabilirdik. En iyisi, bende kalsın
Tekrar Bursa’ya dönelim: Atatürk ve beraberindekiler o gün akşam Gemlik’e geçip, sonra da Gülcemal Vapuruyla İstanbul’a dönüyorlar. (Kocatürk, 1973). Bursa’da yargılamalar sürüyor, olaylara karışanlar cezalandırılıyorlar. Ezan ve kaamet yeniden Türkçe okunuyor. Bir süre sonra da olay unutuluyor çünkü Bursa Nutku zaten içeriği itibariyle her yerde ve fırsatta tekrarlanabilecek bir nutuk değil. Söylenmesi için, söylenmesini gerektirecek koşulların oluşması gerekli. Durup dururken niye okunsun?
Ve aradan yıllar geçiyor.
Sonrası…
1. Nutuk, 1935 yılı yayını bir dergide görünüyor. İlerde 1975’te Kayseri 2. Ağır Ceza Mahkemesi dosyasına kanıt olarak konuyor.

2. Uzunca bir aradan sonra, ilk kez yeniden 1947 yılında Rıza Ruşen Yücer’in “Atatürk’e Ait Birkaç Fıkra ve Hatıra” adlı kitabında yer alıyor. (Yücer, 1947).

3. İki yıl sonra, bu kez 1949 yılında, “İzmir II. D.P. Büyük Kongresi”’nde Celal Bayar tarafından Şeref Balkanlı’ya okutuluyor. Nutku okutarak verilmek istenen mesaj: “Gerici CHP’yi madem yargı durduramıyor, Gençlik durdursun…” mesajıdır. (Ülker, 2008).

4. Atatürk’ün Bursa Nutku, 1954 yılında Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nin cephesinde, Atatürk heykeli arkasındaki taşlar üzerinde yazılır. Bu yazının oraya yazılmasına ise Demokrat Partili Atıf Benderlioğlu başkanlığındaki bir komisyon karar vermiştir. Görülen odur ki, kimin işine gelirse, “bu Nutuk vardır”, kimin işine gelmezse de “Nutuk aniden şüpheli hale gelir”. İşte, Celal Bayar, Şeref Balkanlı, Adnan Menderes, Atıf Benderlioğlu. Hepsi Demokrat Partili ve hepsi Nutkun varlığını kabul ediyor hatta Nutku kullanıyor. İş, ilerde Süleyman Demirel’e gelince, biraz değişecektir. (Ülker, 2008).
5. 1958 yılında, Bu kez CHP’nin resmî yayın organı olan Ulus Gazetesi Nutku yayınlar. Hem de 19 Mayıs günü. Bununla CHP, “…Demokrat Parti’nin rejim için bir ‘tehdit’ oluşturduğu” fikrini işlemekte, “Gençlik, iktidara rağmen, kanun-nizam dinlemeden, rejimi korumak adına, idareye el koyacaktır” görüşüne yer vermektedir. Tartışma uzar. Ankara Cumhuriyet Savcısı Rahmi Ergil işe el kor. Gazeteci Ülkü Arman adliyeye götürülüp sorgulanır ve bu nutkun kaynağı sorulur. Ulus Gazetesi için soruşturma açılmıştır. Oysa aynı Nutuk Demokrat Parti Kongresi’nde okunmuş ve alkışlarla karşılanmıştır. Durumu fark eden Menderes devreye girer de bu soruşturmaya son verilir. (Ulus, 19 Mayıs 1958).


Nutuk Senato’ya da getiriliyor…
6. 3 Eylül 1963 tarihinde böyle bir nutkun mevcut olup olmadığı Senatör Özel Şahingiray tarafından ve Milli Eğitim Bakanı İbrahim Öktem’in yanıtlaması talebiyle Senato’ya getirilir. Bakan verdiği yanıtta, Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Afet İnan’ın verdiği yanıtı Senato’da okur. Bu yanıta göre, dönemin tanık ifadeleri dikkat alınarak,” bu sözlerin mealen Atatürk tarafından söylendiği anlaşılmaktadır”denilmekte ve konuya ilişkin dosyanın herkes tarafından incelenebileceği ifade edilmektedir. (Ülker, 2008).

Nutuk yeniden mahkemelik…
7. Ege Üniversitesi Fikir ve Sanat Kulübü bir broşür yayınlamış ve “Nasıl Bir Gençlik?” başlığı altında Atatürk’ün Bursa Nutku’nu yayınlamıştır. “Bu nutuk halkı anarşiye teşvik ediyor” savıyla Bornova Cumhuriyet Başsavcılığı bu Fikir Kulübü’nün kapatılması için dâvâ açıyor ve Bornova Asliye Hukuk Hakimliği, böyle bir nutkun var olup olmadığının tespiti için 27 Eylül 1966 tarih ve 1966/338 sayılı yazı ve bu yazıya ekli Bursa Nutku metnini Türk Tarih Kurumu’na gönderip, görüş istiyor. (Ülker, 2008).


Türk Tarih Kurumu da “Nutku” Doğruluyor…
8. Bunun üzerine toplanan TTK Yönetim Kurulu aşağıdaki kararı alıyor:
“ Türk Tarih Kurumu Yönetim Kurulu’nun 24 Ekim 1966 tarihli toplantısında Bornova Asliye Hukuk Hakimliği’nin 27/9/1966 tarih ve 1966/338 sayılı yazısı ve bu yazıya ekli Atatürk’ün Bursa Nutku ile ilgili sözleri üzerine gerekli incelemeler yapılmıştır. Bu incelemeler sonucunda bu sözlerin Atatürk’ün 1933 Şubat’ında Bursa’da yaptığı konuşmadan mealen alınmak suretiyle çeşitli tarihlerde basılmış olduğu kanaatine oybirliğiyle varılmıştır.”(Ülker, 2008).
Böylece, Nutkun varlığını, bu konuda yorum yapabilecek en yetkin kurum olan Türk Tarih Kurumu da onaylamış oluyor.

Konuya Ecevit de katılıyor…
9. 12 Aralık 1966 günü Ecevit Erzurum’da, Doğu Sineması salonunda konuşmaktadır. Gençler, bir kâğıda yazdıkları soruyu Ecevit’e gönderirler. Bursa Nutku’nun Atatürk’e ait olup olmadığı sorulmaktadır.

Ecevit gençlere şu yanıtı vermiştir:
“Atatürk, Türk Devleti yıkılmak üzere olduğu vakit, ‘bu devletin ordusu var, jandarması var, benim neme gerek’ deyip İstanbul’da bir köşeye çekilmemiştir.
19 Mayıs 1919 günü Anadolu’ya çıkıp Türk Kurtuluş Savaşı’nı başlatmıştır. Bunu yapan insan, Bursa Nutku’nu da söyleyebilecek insandır…” (Ülker, 2008).
Halk bu yanıtı ayakta alkışlamıştır.
Nutuk Ağır Ceza Mahkemesi’nde…
10. Nihayet konu Ağır Ceza Mahkemelik oluyor.
1975 yılında, Cafer Tanrıverdi adlı vatandaş, kim bilir kime veya neden bozulmuş, Kayseri de Nutku bastırıp, dağıtıyor.
Yapılan şikâyet üzerine, Kayseri 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kovuşturma yürütülürken, mahkeme bilirkişiye başvuruyor ve bunun üzerine, dönemin Türk tarih Kurumu Başkanı ve Prof. Dr. Enver Ziya Karal, Öğretim Üyesi Sami N. Özerdim, mahkemeye bu metnin Atatürk’e ait olduğunu gösterir bilgi ve belge sunuyor.Bu belgeler arasında, içinde nutkun yer aldığı 1935 baskısı bir dergi de vardır. (Ülker,2008).
Kayseri 2. Ağır Ceza Mahkemesi bunun üzerine Bursa Nutku’nun Atatürk’e ait olduğunu onaylıyor. Bu mahkeme kararından sonradır ki, Bursa Nutku okunur, basılır, dağıtılır hale geliyor.
Ergenekon ve Bursa Nutku
11. Ergenekon davasının delilleri arasında bulunan “Atatürk’ün Bursa Nutku” İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, İstanbul Emniyet Müdürlüğü, Ankara Emniyet Müdürlüğü ve Türk Tarih Kurumu arasında da yazışmalara yol açtı.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı 10 Nisan 2008’de İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne gönderdiği “gizli” yazıda; “…İstanbul’da yürütülen bir soruşturma kapsamında yapılan operasyonda, ‘Mustafa Kemal Atatürk’ün Bursa Nutku 1933’ başlıklı belge ele geçirilmiştir. Söz konusu belge incelenerek, böyle bir nutuk belgesinin olup olmadığının araştırılması, neticenin ivedi olarak başsavcılığa bildirilmesi.”
Konu Ankara Emniyet Müdürlüğü tarafından Türk Tarih Kurumu’na bildirildi. Dönemin TTK Başkanı Prof.Dr.Yusuf Halaçoğlu imzasıyla yapılan açıklamada, TTK arşivinde1966 yılında aynı konuyla ilgili yapılmış bir araştırma bulunduğu kaydedilerek , “Nutuk” diye bilinen sözlerin Atatürk’ün Şubat 1933’te Bursa’da bir akşam yemeğinde yaptığı konuşma olduğu”, açıklanıyordu.
Bornova Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 27.9.1966 Tarihinde ve 1966/338 sayılı yazıyla sorduğu bir soru üzerine, Türk Tarih Kurumu Yönetim Kurulu, 24 Ekim 1966 tarihinde toplanarak, “…bu sözlerin Atatürk’ün 1933 Şubat’ında Bursa ‘da yaptığı konuşmadan mealen alınmak suretiyle çeşitli tarihlerde basılmış olduğu kanaatine oybirliğiyle varılmıştır” deniyordu. (Ülker, 2008).

SONUÇ:
Atatürk’ün Bursa Nutku’nun kimi çevreleri rahatsız etmesi son derecede normal ve anlaşılır bir durumdur. Ama böyle bir Nutkun hiç söylenmemiş olduğunu iddia edip, hele bunu kanıtlamaya çalışmak olanak dışıdır.
Bu çaba içine düşenlerin en sık başvurdukları yöntem “dezenformasyon”, yani gerçek olmayan, daha doğrusu yalan olduğu bilinen bilgiler yayarak, bilgi kirliliği yaratmaktır. (İnceoglu, 2009 http://www.yasemininceoglu.com). Örneğin Atatürk’e yakın olduğu bilinen kişilerin ağzından, güya “Atatürk’ün katiyen böyle bir nutuk söylemediğini” dedirtmektir. Bu konuda çok uzun bir isim listesini rastgele yayınlamaktan çekinmezler. Bu kişiler arasında Celal Bayar, Hikmet Bayur, Afet İnan, Falih Rıfkı Atay, Kılıç Ali, Hasan Rıza Soyak gibi ünlüleri özellikle kullanırlar, tamamen yalandır. Bu kişiler, her farkında oldukları bu tür açıklamaları sürekli tekzip etmişlerdir.
Tekin Erer gibi fanatik yazarlar, bununla da kalmamış, hatta böyle bir yemeğin verilmemiş olduğunu bile yazabilmişlerdir. Atatürk’ün böyle bir nutku olamayacağını, çünkü Atatürk’ün o nutku verdiği iddia edilen saatlerde Bursa’da bile olmadığını, Gülcemal Vapuru’nda İstanbul yolunda seyir halinde olduğunu, dolayısıyla “akşam verildiği iddia edilen yemekte de böylece olamayacağı için, bahsedilen nutkun tamamen hayal ürünü olduğunu” çekinmeden yazabilmiştir. (18 Kasım 1966, Son Havadis).
Tekin Erer bunu neye dayanarak iddia etmektedir? Çok zayıf bir varsayıma. Gülcemal Vapuru’nun hareket saatinin 19.30 olmasına dayanarak. Tekin Erer o gece Atatürk’e, önceki ziyaretlerinde olduğu gibi ziyafet verildiğini sanıyor. Oysa ortam bir ziyafet ortamı mı? Buna hiç bakmıyor. Gece yarıları yollara düşüp, hışımla geldiği Bursa’da Hakimi, Savcıyı, Müftüyü görevden aldığı güne üç konuşma sığdıran Atatürk’ün gözü ziyafet mi görür?
Akşam verilen sıradan bir yemektir, amaç bu vesileyle de beraber olmaktır. 6 Şubat günü Bursa’da güneş 17.30’da batmıştır. Bugün de Şubat’ta gene 17.30’da batar ve arkasından hava kararır. Söz konusu yemek, daha sonra ve zaman ölçüsünde kısa tutulmuş ve Atatürk 19.30’da Gemlik’ten Gülcemal’le İstanbul’a hareket edebilecek şekilde Bursa’dan ayrılmıştır. Yanında arkadaşları, bakanları, Yaveri, Genel Sekreteri olmak üzere. Ama değil mi ki bu Nutukla Gazi gerici-yobaz-mürteci kesimi bir kez daha uyarıp ağızlarının payını veriyor ya, onların sözcüleri bugün dahil büyük bir gayretle bu Nutkun hiç söylenmediğini akla hayale gelmez gerekçelerle kanıtlamaya çalışıyorlar. Bu gayret boşunadır. Sebebi de son derecede açıktır. En azından, aynı gün, yani 6 Şubat 1933’de verdiği” resmî demeci “o zaman yeniden hatırlayalım:
“…her halde cahil mürteciler, adaletin pençesinden kurtulamayacaklardır. Hadiseye dikkatimizi bilhassa çevirmemizin sebebi, dini siyaset ve herhangi bir tahrike vesile etmeye asla müsaade etmeyeceğimizin bir defa daha anlaşılmasıdır…”
İşte, bu da resmi demeçten bir parça. Şimdi anlaşılmış mıdır acaba?
Atatürk’ün söylediklerinin üstünü örtmeye çalışanlar, söylemediği sözleri O’na mal etmeye özen göstermişlerdir. Örneğin, aynı makalede bu kez Atatürk’ün olduğu iddia edilen “Türk aleminin en büyük düşmanı komünistliktir. Her görüldüğü yerde ezilmelidir…” sözüne yer verilmiştir. Oysa Atatürk’ün böyle bir sözü hiçbir zaman olmamıştır ve bu söz hayal mahsulüdür.
1964 yılında Adalet Partili Senatör Fethi Tevetoğlu Toprak dergisi’nde bu yazıyı kullanmıştır. Söz konusu dönemde gazeteci ve yazar olan Çetin Altan, “Bu el yazısı Atatürk’e ait değil”, diyerek, İsveç’te kaligrafi konusunda uzman ve uluslar arası düzeyde bilirkişi niteliği taşıyan bir kuruluşa yaptırdığı inceleme sonucunda, bu yazıyla ilgili olarak, “ bu yazının Atatürk’e ait olmadığı” gerçeğini ortaya çıkarmıştır. Bunun üzerine Çetin Altan bu yazıyı yazanı da mahkemeye vermiştir. Mahkeme Çetin Altan’ı haklı bulmuştur. Bunun üzerine, yazıyı yazan Münir Hayri olayı yurt dışındaki mahkemelere taşımıştır. Uluslar arası mahkeme de “o yazının sonradan ekleme olduğuna, Atatürk’e ait olmadığına” karar vermiştir. Daha sonra Münir Hayri o yazıyı “cam üzerinden kopya ettiğini” kabul etmiştir.

Sonuç olarak, yukarıdaki uydurma söz değil ama
“BURSA NUTKU” vardır ve Atatürk bu Nutku tam da bu günler için söylemiştir.
Dr. Orhan Çekiç
KAYNAKÇA:
1. KOCATÜRK, Utkan, Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, 1973.
2. ŞAHİNGİRAY, Özel, Atatürk’ün Nöbet Defteri, 1955.
3. GÖZE, Ayferi, Türk Kurtuluş Savaşı ve Devrim Tarihi, 2000.
4. ÖNDER, Mehmet, Atatürk’ün Yurt Gezileri, 1998.
5. ÜLKER, Reşit, Atatürk’ün Gizlenen Bursa Nutku, 2008.
6. KIŞLALI, Ahmet Taner, Kemalizm, Laiklik ve Demokrasi,2001.
7. GRANDA, Cemal, Atatürk’ün Uşağıydım, 1973.
8. ATAY, Falih Rıfkı, Çankaya,1973.
9. SOYAK, Hasan Rıza, Atatürkten Hatıralar, 1973.
10. KEMAL, Gazi Mustafa, Nutuk, 1928.
11. ATEŞ, Toktamış, Türk Devrimi, 2003.
12. YÜCER, Rıza Ruşen, Atatürk’e Ait Birkaç Fıkra ve Hatıra, 1947.
13. İNCEOĞLU, Yasemin, Dezenformasyon’da Süreklilik, 2009.

http://www.orhancekic.com/makale.asp?id=506

_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Anılarla Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk
İletiTarih: 15 Mar 2013, 00:05 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
ATATÜRK “KÜRTLERE ÖZERKLİK” SÖZÜ VERDİ Mİ?...

Yrd. Doç. Dr. Orhan Çekiç, Maltepe Üniversitesi

Son günlerin gündem konusu “Kürt Açılımı”. Hazır bir açılım söz konusu olmuşken de “Nereye kadar açılalım?” sorusuna verilecek yanıta ışık tutması için belli Kürt çevreleri “…Zaten Atatürk de Kurtuluş Savaşı esnasında ‘Kürtlere Özerklik’ sözünü vermişti, TBMM 10 Şubat 1922’de Kürtlere Özerklik tanıyan bir yasayı bile kabul etmişti… En azından oraya kadar açılalım…”demeye getiriyorlar. Bu söylenenlerin birer söylenti olmaktan ileri gidebilir tarafı yoktur ve Gazi Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı öncesinde, esnasında veya sonrasında, en kritik dönemlerde dahi Kürtlere böyle bir taviz vermemiştir. 1918-1924 arası tüm gelişmeler bunun somut kanıtıdır.

Gazi Mustafa Kemal’in Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu öncesindeki evrelerde, “Kürtlere Özerklik” anlamına gelecek bir söylemde bulunduğu hatta bunun eyleme de dönüşerek TBMM’den “gizli” bir yasa geçmiş olduğu iddiası, özellikle son dönemlerde çok sık dile getirilmektedir. Konunun kanıtı olarak da Gazi’nin daha ziyade 16-17 Ocak 1923’te İzmit’te İstanbul basını ile yaptığı konuşma ve Ahmet Emin Yalman’ın sorularına verdiği yanıtlar gösterilmektedir. Buna bağımlı olarak da, “…Kurtuluş savaşı günlerinde Kürtlerin desteğini sağlayabilmek için bu sözleri verdi ama sonunda devleti kurunca, bu sözleri unuttu…” demeye getirmektedirler. İşin bu yanı pek fazla sesli ifade edilmese de söylenmek istenen budur ve bu söylenenler tarihî gerçeklerle örtüşmemektedir.

Hemen belirtelim ki iddia edildiği gibi 10 Şubat 1922 tarihinde bir Meclis Oturumu yoktur ki, o gün bir kanun geçmiş olsun. Bunun bir an için Meclis’te değil de, bir tasarı olarak “Vekiller Heyeti” (Bakanlar Kurulu) toplantısında hazırlanmış olduğunu farz edelim, o zaman da “…Kanun neden gizli çıkarıldı? Kimden çekiniliyordu? Kanun uygulanmak için yapılır, gizli kanun kimin ne işine yarar? Gizli olduğuna göre belli ki usulüne uygun olarak ilan edilmemiş. Bu takdirde o metin ‘kanun’ hükmünde olur mu?... “ gibi bir çok soruya yanıt bulmamız gerekecektir.

Oysa İzmit’te söyledikleri son derecede açıktır ve şudur:

“ Adım adım bütün memlekette ve geniş ölçüde doğrudan doğruya halk tabakalarının ilgili ve etkili olduğu “mahalli idareler” kurulması iç ve dış siyasetimizin gereklerindendir. Kürtlerin oturduğu bölgelerde ise, hem iç siyasetimiz ve hem de dış siyasetimiz açısından adım adım mahallî bir idare kurulmasını gerekli bulmaktayız…”. Söylediği budur.

Gazi burada ifade ettiklerini El-Cezire Komutanı Nihat (Anılmaz) Paşa’ya gönderdiği 5 maddelik talimatta da aynen ifade etmiştir. Yani sadece Kürtlerin yaşadıkları illerde değil Türkiye’de tüm illerde, birer “tüzel kişilik” olarak “mahalli idareler” kurulacağını, bu idarelerin vakıflar, okullar, eğitim, sağlık , tarım, bayındırlık gibi konularda özerk olacağını, bu idarelerin Merkez’den bu konularda bağımsız kararlar alabileceğini söylemiştir. Ama bunun bir “otonomi” olmadığı açıktır.

Aslında Gazi İstanbul basınıyla bu görüşmeyi 16-17 Ocak 1923 tarihinde yaparken, 20 Ocak 1921 Anayasa’sı yürürlüktedir ve Gazi basın mensuplarına sadece bu Anayasa’nın ilgili maddelerinden söz etmektedir. Gerçekten de 10. Madde de “Türkiye coğrafî durum ve ekonomik ilişki bakımından illere, iller ilçelere bölünmüş olup, ilçeler de bucaklardan meydana gelmektedir. ” denilmektedir.

11. Madde ise , “İller, bölgesel işlerde tüzel kişiliğe ve özerkliğe sahiptir. İç ve dış siyaset, şeriata, adalete, askerliğe ait işler, milletlerarası ekonomik ilişkiler ve hükümetin genel vergileri ile, faydası birden çok ili kapsayan hususlar müstesna olmak üzere; BMM’ce konulacak kanunlar gereğince vakıflar, okullar, eğitim, sağlık, tarım, bayındırlık ve sosyal yardım işlerinin düzenlenmesi ve yönetilmesi İl Meclisleri’nin yetkileri içindedir.” demektedir. Bu artık anayasal bir hükümdür. Örneğin Kürt kökenli yurttaşlarımızın çoğunlukta yaşadığı bir ilde, bu İl Genel Meclisleri’ne seçilecek üyeler çoğunlukla Kürt kökenli olacakları için, bu yöre halkı o belirtilen konularda özerk olarak alacağı kararlar ve yapacağı uygulamalarla kendi kendini yönetmiş olacaktır. Gazi’nin söylediği budur ve sadece budur. Bundan bir “otonomi” anlamında özerklik sonucu çıkarmak en hafifinden “yanlış değerlendirme” olur. Eğer kastettiği otonomi olsaydı, o zaman o sözcüğü açıkça kullanırdı ama kullanmıyor.

Aksine, Ahmet Emin Yalman’a söylediği kelimesi kelimesine şudur:

“… Anayasa gereğince zaten bir tür yerel özerklikler oluşacaktır. O halde hangi liva’nın halkı Kürt ise, onlar kendi kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir demektir… Şimdi TBMM hem Kürtlerin hem de Türklerin yetki sahibi vekillerinden oluşmuştur ve bu iki unsur bütün çıkarlarını ve kaderlerini birleştirmişlerdir. Yani onlar bilirler ki, bu ortak bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olamaz.”(Bak.Mustafa Kemal, Eskişehir-İzmit Konuşmaları,1923, Kaynak Yayınları, 1999, s.103).

Bu ifade ne demek? Net bir şekilde, “Otonomi olmaz!” demek.

Kaldı ki 1923 yılına gelinceye kadar çok kritik dönemlerden geçilirken bile Kürtlere böyle bir taviz verilmemiştir. Örneğin Milli Mücadele’ye karşı ilk isyan hareketi, Mustafa Kemal Paşa’nın tam da Samsun’a çıktığı günlerde, Midyat, Nusaybin, Ömerkan, Dirilömer çevresinde İngiliz güdümünde ve desteğinde bir Kürt Devleti kurmak için başlatılan Ali Batı Ayaklanması’dır. (11 Mayıs-18 Ağustos 1919). Bir taraftan ülke baştan aşağı işgal edilirken ortaya çıkan bu isyancılara en ufak bir taviz verilmemiş, anlaşma yoluna gidilmemiş, sonunda isyan bastırılmıştır.

Gene İngiltere ve Fransa’nın kışkırtmasıyla, Güneydoğu Anadolu’da bir Kürt Devleti kurmak üzere Siverek cıvarında ortaya çıkan Milli Aşiret Olayı aynı şekilde zor da olsa bastırılmış ama bir taviz noktasına gelinmemiştir. (1 Haziran-6 Eylül 1920). Diğer bir aşiret isyanı Cemil Çeto Olayı’dır. (20 Mayıs-7 Haziran 1920). Nihayet tam da 2. İnönü Savaşı sürerken, Sivas, Erzincan ve Tunceli bölgelerinde iki ay süreyle etkin olan Koçkiri Ayaklanması (6 Mart-17 Haziran 1921) bile sonucu değiştirmemiştir. Kaldı ki, bu isyanı çıkartanların amacı Zara, Divriği, Refahiye, Kuruçay ve Kemah havalisinde “özerk bir yönetim” kurmaktı. Durum son derecede kritikti. Yunan Ordusu 2. İnönü Savaşını kaybetmese, Ankara yolu açılmış ve her şey bitmiş olacaktı. O yüzden Çankaya Muhafız Birliği’nin 100 kişilik kuvveti dahi cepheye sürülmüştü. Buna rağmen Batı’da Yunan’la, Doğu’da Kürt Asileriyle mücadeleye girildi ama taviz verilmedi, böyle bir otonomi kabul edilmedi.

Erzurum Kongresi bittikten sonra 12 aşiret reisine yazdığı mektuplarla, onların desteğini isterken bile, karşılığında en ufak bir ima yollu dahi olsa Kürtlere yönelik bir taviz vermedi. (Bak. Orhan Çekiç, Samsun’dan Erzurum’a, Cumhuriyet Yayınları, İstanbul, 2007).

Bütün bunlara karşılık da, Kürt Sait İsyanı ve onu ileri yıllarda takip edecekler dahil hiçbir isyancı da, “…Bize Kurtuluş Savaşı esnasında yapacağımız hizmetler karşılığı “özerklik” sözü verilmişti. Sonra devlet kuruldu ama bu söz unutuldu. Bu nedenle silaha sarıldık, isyan ettik…” gibi bir savunma gelmedi. Bu kadar kritik dönemlerde bu tavizi vermeyen bir liderin, her zorluk aşıldıktan sonra 1923 yılında İzmit’te bir basın toplantısında böyle bir “otonomi”den bahsetmiş olabilmesi bütün bu açıklanan gerekçeler nedeniyle olanak dışıdır. Çünkü o liderin tek bir hedefi vardır:

Tam bağımsız, egemen, çağdaş, laik, sosyal bir hukuk devleti niteliğinde, bir ulus-devlet kurmak.

Yaptığı da budur ve O’nu bu çizginin dışında gösterecek her çaba, sonuçsuz kalmaya mahkûmdur.

http://www.orhancekic.com/makale.asp?id=507

_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Anılarla Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk
İletiTarih: 16 Mar 2013, 23:56 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
Atatürk Dünyanın En Başarılı Lideri

Kentucky Üniversitesi psikiyatri profesörü Dr.Arnold Ludwig'in 18 yıl süren ilginç çalışmasının sonucunda, büyük önder Mustafa Kemal Atatürk, dünya liderleri arasında en yüksek puanı alarak birinci oldu.

New York Times gazetesinin haberine göre, Ludwig`in "Dağın Kralı:Siyasi Liderliğin Doğası" adlı kitabında, son yüzyıla damgasını vurmuş 377 büyük devlet adamı incelendi. Ludwig`in, devlet adamlarının liderlik vasıflarını bilimsel bir objektiflikle ölçme amacıyla kaleme aldığı kitap için 18 yıl süren birçalışma yaptığı belirtildi.

Ludwig, siyasi liderleri değerlendirirken, bir ülkeyi kurtarmak yada yeniden yaratmak, savaş kazanmak, toprak kazanmak, ekonomiyi düzeltmek, yeni bir ideoloji ortaya atmak, iktidarda kalma süresi ve moral açıdan örnek oluşturmak gibi özellikleri göz önünde tutarak onlara puan verdiğini bildirdi.

Bir liderin en fazla 37 puan alabileceğine dikkati çeken Ludwig, bu kriterlerin, liderlerin başarılarını değerlendirmede güvenilir ve tarafsız bir yöntem olduğunu belirtti. Yazar, puanların, liderlerin dünya çapındaki etkileri dikkate alınarak verildiğini, kişisel faziletlerinin hesaba katılmadığını kaydetti.

New York Times gazetesinin haberine göre, Ludwig`in yaptığı sıralamada, Atatürk 31 puanla birinci sırada yer alıyor. Franklin D. Roosevelt ve Mao 30 puanla ikinci, Stalin 29 puanla üçüncü, Mussolini 26 puanla dördüncü, Hitler 25 puanla beşinci, Yaser Arafat da 17 puanla altıncı sırada bulunuyor.

Gazete, Bill Clinton, Dwight D. Eisenhower ve François Mitterrand`ın, Arafat`ın birkaç puan gerisinde kaldığını yazdı, ancak kaçar puan aldıklarını belirtmedi.

http://haber.ekolay.net/haber/Atat%C3%B ... 53923.aspx

_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Anılarla Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk
İletiTarih: 17 Mar 2013, 00:07 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
ATATÜRK VE KAZIM KARABEKİR PAŞA, Bir Dostluğun Dargınlığa Dönüşmesi - Dr. Yaşar SEMİZ

Milli Mücadele°nin iki büyük kahramanı, Mustafa Kemal Ve Kâzım Karabekir Paşa, yakın dönem Türk tarihinin en zor zamanlarında büyük bir başarıya ve dostluğa imza attılar. Bu başarı ve dostluğun menşei II.
Meşrutiyet dönemine kadar geri gider. Mustafa Kemal (Atatürk) 31 Mart vak”ası üzerine İstanbul°a yürüyen
Hareket Ordusu°nun Yeşilköy°de duraklaması sırasında Rauf Orbay, Kâzım
Karabekir, Selahattin Adil gibi sonradan birlikte çalışma imkânı bulduğu
aydmlarla tanıştı. Tanışıklık Birinci Dünya Savaşfnın hazırlıkları sırasında
dostluğa dönüştü. O sırada Kâzım Karabekir, Harbiye Nezareti İkinci Şube
Müdür Yardınıcılığıl görevine ataııınıştı. Bu dönemde Mustafa Kemal
(Atatürk)ün Kâzım Karabekir°e yazınış olduğu rnektup bu dostluğu ortaya
koymaktır. Mektup Mustafa Kemal°in İkinci Şube Müdürlüğüne daha önce
yazmış olduğu bir yazının yanlış anlaşıldığını dostça bir uyarı ile bildiren
Kâzım Karabekir°in mektubuna cevap ve yanlış anlaşıhnanın izahı
i S. T ürkiyat Araştımıaları Öğretim Üyesi.
1 O sırada II. Şube Müdürü Bir Alman Subayıdır.
doğrultusunda olup şöyle başlamaktadır. “Kardeşim Kâzım Karabekir Bey,
Mektubunuzu aldım. İkinci Şube Müdür Muavinliğine atanmamızdan gerek
size ve gereksi orduyu tebrike layık görürüm. Mektubunuzdan, bildirdiğiniz
içten yakınlıktan pek sevindim. Son olarak yazdığım bir iki yazımın müdür
beyleri pek kızdırmış olduğunu bildirerek beni uyaımış olmamza da teşekkür
borçluyum... Şurasım da ilave edeyim ki, değil böyle görev yolunda ve hatta
her çeşit davranışta kişisel onurunu korumada fedakârlıktan çekinmeyeceğim
için siz kardeşimden yardım gömıeseydim dahi bu hususta bu yönden ben
savunmamı sürdüreceğime şüphe buyuımayacağınızı sanırım. Ama orduya
hizmet ve bu suretle vatanın iyiliğine dönük olacak çalışmaya katıhnaktır...
Yüksek saygılarımın iyi kabulünü rica eder ve gözlerinizden öperim.”2
Atatürk ve Kâzım Karabekir Paşa arasındaki dostluk I. Dünya Savaşı
yılları ve sonrasında da pekişerek devam etti. Gerek Atatürk ve gerekse
Kâzım Karabekir Paşa I. Dünya Savaşı Öncesinde Alman subaylarının etkisi
altındaki Enver Paşa ve arkadaşlarmın ısrarla savaşa girme arzularına karış
çıktılar. Ancak başaramadılar. Bunun üzerine her iki komutan, I. Dünya
Savaşı°nda, çeşitli cephelerde görev alarak vatana faydalı olmanın uğraşı
içerisine girdiler. Bu gaye ile Kâzım Karabekir, İran, Irak ve Kafkasya
cephelerinde görev aldı. I. Dünya Savaşfnın sonunda Rus ve Eımeni
mezâlimine maruz kalan Doğu vilayetlerinin yanı sıra, Rusların elinde
bulunan Kars ve Gümıü”yü kurtaran muzaffer bir komutan unvanını aldı.
Ancak mütârekenin imzalanmasından sonra Tebriz°de bulunan kolordu
karargâhının lağv edilmesi üzerine İstanbul°a dönmeye karar verdi. Gelirken
Batum depolarındaki bir çok sahra Japon topu ve mermisini Reşit Paşa
Vapunı ile Trobzon”a getirdi3. Paşanın bu davranışı daha sonra başlatılacak
Milli mücadelenin ilk adımlarından biri oldu. 28 Kasım l9l8°de de İstanbul°a
geldi, Büyükdere açıklarında, İstanbul”u işgal eden İngiliz ve Fransız
gemilerinde bayrakların göndere çekildiğini görünce dayanamayarak “Tek dağ
başı mezar oluncaya kadar düşmanla mücadele ederek istiklalimizi kurmaya
2 İlgar İhsan, “Mustafa Kema1°in Çankaya Arşivindeki Mektubu”, Yıllar Boyu Tarih, Sayı 12, Aralık 1981,
s. 22-23.
3 Karabekir Kâzım, İstiklâl Harbimizin Esasları, İstanbul 1981, s. 63.
vicdanıma karşı ahd ettim. Ya istiklal ya ölüm”4 diyerek kendi kendisine
haykırdı. _
I. Dünya Savaşı°nda Çanakkale zaferinin mirnarı M. Kemal Paşa ise,
Mondoros Mütârekesi arefesinde Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı
görevini ifa ediyordu.
2 Ekim l9l8”de Mütareke metni kendisine tebliğ edilince o da Kâzım
Karabekir Paşa gibi mütârekenin çok müphem bir şekilde ele' alınmış
olduğunu, galip devletlerin bütün arzularına uymak zorunda kalınacağınr
belirterek karşı çıktı. Ancak İstanbul Hükümeti Tebriz°deki kolordu karargâhı
gibi Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı lağv edince Mustafa Kemal da
İstanbul”a dömnek zorunda kaldı. İstanbul°a geldikten sonra bir motorla
Sirkeci”ye giderken bütün ihtişamıyla Dolmabahçe önlerinde demirlemiş işgal
kuvvetleri donaıımas1°nı görünce üzüntüsü ve kararlılığı “Geldikleri gibi
giderler”5 cümlesiyle ifade etmiştir. _ ç ' V I .-
Atatürk ve Kâzım Karabekir Paşa bu durum karşısında ne gibi
önlemler alınması gerektiğini tespit etmek için ayrı ayrı yoğun bir kulis
faaliyetine girdiler. Bu faaliyetlerinin sonunda İstanbul°da daha fazla
kalmanın yersiz olduğu, Türklüğün mukaderatınııı içine düşürüldüğü bu
uçurumdan kurtarılması için tek çıkar yolun Anadolu°ya geçmek olduğu
kararına vardılar. Bu gaye ile Kâzım Karabekir Paşa yakın dostu Harbiye
Nezareti Müsteşarı Miralay İsmet lnönü”den kendisini derhal Anadolu°ya
göndermesi ricasında bulunduó. Karabekir paşa aynı isteği- 1 Aralık ±l918°de
Cevat (Çobanlı) Paşa”ya, 10 Nisan l9l9°da da Fevzi (Çakmak),P-aşa°ya
iletti7. A A
4 Karabekir, s. 64; Hz. Baranseli Z. Mahir, Doğunun Kurtarıcısı Kâzım Karabekir, ,Kâzım Karàbékirf
Heykelini Yaptırma ve Yaşatma Derneği yayınları Noil, (ßwı yeri ve tarihi yok), s. l2-13. ' '
5 Altuğ Yılmaz, Türk Devrim Tarihi Dersleri, İstanbul 1975, s. 22. i
6 Karabekir, s. 64.
7 Karabekir, s. 65-67; Baranseli, s. 14.
Karabekir Paşa, görevlendirmenin yapılmasından sonra 11 Nisan
l919”da 15. Kolordu Komutanlığfna atanmasından dolayı, hem teşekkür,
hem de veda etmek için dönemin Sultanı Vahdeddin'in huzunına çıktıg.
Ardından da Şiş1i”de ki evinde Mustafa Kemal Paşa°yı ziyarete gitti. Bu
ziyaret sırasında Karabekir Paşa, Anadolu°ya geçmek istemesinin sebebini şu
şekilde açıkladı. “Şarkta Milli bir hükümet esasını hazırlamak ve ordunun
kuvvetini muhafaza ederek vahim sulh şartları karşısında milli istiklâlimizi
kurtarmak için mücadeleye girişmek... Muhtelif namlar altında oluşan
teşekkülleri birleştirmek medeni alemin nazar-i dikkatini celbe çalışan erbâb-i
hamiyetten istifade etmek ve gerekirse milli bir hükümet kurmak”9.
Karabekir Paşa bu hususlarda Mustafa Kemal Paşa°nm da onayını
aldıktan sonra Anado1u'da buluşmak temennisi ile Şişli”deki evden ayrıldı.
Bundan dolayıdır ki Mustafa Kemal Paşa, Samsun'a çıktıktan hemen sonra
Erzurum°daki 15. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa ile temasa geçti.
Mustafa Kemal Paşa”ya, ll Haziran l9l9°da İstanbulla çağırılması ile ilgili
bilgiyi de ilk olarak Karabekir Paşa verdim. Aynı tarihte Mustafa Kemal
Paşa”nın, Kâzım Karabekir Paşa”ya gönderdiği mektupta İzmir°in işgal
edildiği ve Manisa°nın da işgal tehlikesi ile karşı karşıya olduğu bildirildikten
sonra işgalin protesto edilmesi istendi ve “Zat-ı alilerin bu ?kirler etrafında
hassas ve müessir bulunmaları cihetle işin hüsnü idare ve muvaffakiyetinden
acizlerinin (benim de) inancım tam mevcuttur” dendi. Gelişmelerin genel bir
değerlendirmesinin yapılabilmesi için Amasya°da bir toplantının yapılması
önerildi.
Kâzım Karabekir Paşa, Mustafa Kemal Paşa°nın önerilerini
memnuniyetle kabul etti ve bir bakıma Anadolutnun İstiklal Beyannâmesi
niteliğini de taşıyan 21-22 Haziran 1919 tarihli “Amasya Tamimi” ne
tereddütsüz destek verdi.
Mustafa Kemal Paşa ile Kâzım Karabekir Paşa arasmdaki dostluk,
Erzurum Kongresi arifesinde doruk noktaya ulaştı. Mustafa Kemal Paşa,
8 Karabekir, s. 68; Karabekir, İstiklal Harbirniz, İstanbul 1988, s. 15-16.
9 Karabekir, İstiklal Harbimizin Esasları, s.69-70; Rauf Orbay'ın hatıralarına göre o sırada Mustafa Kemal
henüz Anadolıfya geçme kararını vermemiştir. Orbay Rau? Cehennem Değinneni, c. 1, İstanbul 1993, s.
231; Karabekir Paşa'da “Paşaların Hesaplaşması” adındaki eserinde Mustafa Kemal Paşa'yı Anadolu”ya
geçmeye kendisinin ikrıa ettiğini yazar.
10 Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Sayı 79, yıl 30 Mayıs 1981, Ankara 1981, s. 8-9.
Erzurum/ kongresinden önce 8 Temmuz 19l9”da görevden azil edileceğini
öğrendi ve hemen aynı gece saat 10:50 de Harbiye Nezareti°ne, saat 11 den
sonra da Padişah”a çektiği telgra?arla ordudan istifa ettin. İstifasında
hareketlerinin İngilizler tarafından memleketin müdafası şeklinde
görülemeyerek hükümeten baskı altnıda tutulmasından duyduğu üzüntüyü
belirtti. Ve “Saltanata hilafete ve necip millete hayatınııı sonuna kadar bağlı”
kalacağını ifade ettin.
10 Temmuz”da ise en yakınlarından biri olan Miralay Kâkım (Dirik),
Mustafa Kemal Paşa”nın yanma gelerek “Paşam siz askerliktenistifa ettiniz.
Benim bundan sonra bu vazifeye devam imkânım kalmadı müsadeııizle
Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa'dan askeri bir vazife isteyeceğinı.
Evrakı kime teslim etmemi emrediyorsunuz” dediß.
İstanbul hükümetinin tutuklama emrini çıkardığı, en yakınlarının bile
kendisini terk etmeğe başladığı bir sırada Karabekir Paşa, Atatürlöe
“Kumandamda bulunan zabitin ve efrâdm hürmet ve tazimlerirıi arza geldim.
Siz bundan evel olduğu gibi bundan böyle de bizim muhterem
kumandanımızsınız... Emrinizdeyim, Paşam..,.”14 diyerek gerçek dostluğun en
büyük örneğini gösterdi.
Erzurum Kongresi devam ederken 30 Temmuz 1919 günü Damat
Ferit Hükümetiäıin Harbiye Nazırı Nazım Paşa, 15. Kolordu Komutanı
Kâzım Karabekir Paşafya şifreli bir telgraf çekerek Mustafa Kemal Paşa ile
Refet Be1e°nin derhal tevkif edilerek İstanbul°a gönderilmesini istedi.
Telgrafın metni şöyleydi.
“Erzurum”da 15. Kolordu Komutanlığına
Mustafa Kemal Paşa ile Refet Bey”in Hükümet kararına muhalif fikir
ve hareketlerinden dolayı hemen yakalamnası ve İstanbul°a gönderilmeleri
U Atatürk, Mustafa Kemal, Nutuk, İstanbul 1938, s. 34; T. C. Başbakanlık Osmanlı Arşivi Daire
Başkanlığı, Atatürk İle İlgili Arşiv Belgeleri, Ankara 1982, Belge No 53, s. 51 ve 159; Kansu Mazhar Mü?t,
Er_zurum'clan Ölümüne kadar Atatürk7le Beraber, C. 1, Ankara 1986, s. 36-41.
12 İstifa Mektubu için bak. Arşiv Belgeleri, s. 55-56 ve 164-165.; Mektuptan kısa bir alıntı için bak. Göyünç
Nejat, Atatürk ve Milli Mücadele, 2. Bs, Konya 1987, s. 88, Karabekir, İstiklal Harbimiz, s. 62-64.
13 Haz. Selek, Salahaddin, Ulusal Kurtuluş Savaşı, C. 1, Mart 1970, s. 218-219; Karebekir, İstiklal
Harbimiz, s. 62-64.
14 Baranseli, s. 16; Selek, 218-219.
Babiâlı°ce tensip olunup mahalli memuriyete lazım gelen emir verildiğinden
kolorduca da ciddi yardımda bulunulması ve neticeden malumat verilmesi rica
olunur.
Merkez Dairesi 2733
Harbiye Nazırı Nazım”
Babiâlı bu emri mahalli sivil idareye vermekle yetinıneyip bu hususta
Kâzım Karabekir Paşa°dan da yardnn istedi. Çünkü Paşa razı olmadıkça
mahalli idarenin böyle bir tutuklamayı yapamayacağınm bilincindeydi.
Kâzım Karabekir Paşa, 30 Temmuz tarihli telgrafa yine şifre ile şu
cevabı verdi. “Erzurum, l Ağustos 1919, Harbiye Nezaretine 30. 7. 1919
Merkez dairesi 2773 sayılı şifreye cevap. Mustafa Kemal Paşa ile Refet
Bey°in Hükümet kararına muhalif hal ve hareketlerinden dolayı
yakalanmalarıyla lstanbul”a gönderilmeleri hakkında mahalli memuriyete emir
verildiği için kolorduca ciddi yardımda bulunulması emir buyuıuluyor.
Hükümet kararları ve siyasetinin ne olduğunu bilmiyorsam da Erzurum°da
bulunan Mustafa Kemal Paşa”nın ?il ve hareketlerinde vatan ve milletin
maksat ve ınenfaatlarına ve mevcut konulara muhalif sayılabilecek hiçbir hal
ve hareketinin olmadığını görüyorum... Mustafa Kemal Paşa gibi Memlekette
namusuyla ve seçkin askeri vatanseverlik ve hizmetleriyle tanınmış ve askerin
de pek ziyade hususi hünnetini kazanmış, bilhassa 20 gün evvel memleketin
yarısına kumanda etmiş olan hal ve hareketlerinde vatan ve millet
menfâatlarına aykırı hiçbir şey hissedilmeyen ve görülmeyen bir zatın
tevki?ne kanuni bir sebep olmayacağı ve... halk ve ordu gözünde de iyi bir
hareket olarak telakki edilemeyeceği için kendisini tevkif ve kolorduca bunun
için yardımda bulunulmasına halin ve vaziyetin katiyen müsait olmadığım arz
ederim”15.
15 Tam metin için bak,; Yay. Haz. ; T. C. Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Atatürk
Özel Arşivinden seçmeler, (Kültür Bakanlığı, yay.) Ankara 1981, s. 99-101; Karabekir, İstiklal Harbimiz s.
92-93; Ayrıca bak, Kandemir Feridun, Mustafa Kemal, (Arkadaşları ve karşısındakiler) İstanbul 1964, s.
101-103; Seıtoğlu Mithat, “Eızurum Kongresi Sırasında Mustafa Kemal Paşa'nın Tevki? için verilen emre
Kâzım Karabekir Paşa”nın verdiği Tarihi Cevap, “Hayat Tarihi Mecmuası, C. 1, Sayı 6, Haziran 1977, s. 8-
13.
Mustafa Kemal Paşa Erzurum Kongresi sırasındaki bu olayları daima
teşekkür ve minnet hisleri ile andı. Karabekir Paşa”nın bu davranışını o
dönemde kendisine kuvvet ve cesareti veren en mühim hadise olduğunu
anlattım.
V Mustafa Kemal Paşa ile Kâzım Karabekir Paşa arasındaki dostluk ve
işbirliği Milli Mücadele süresince devam etti. Kâzım Karabekir Paşa”nın 17
Eylül 1919 da Mustafa Kemal Paşa°ya çektiği zata mahsus telgrafan Mustafa
Kemal Paşa°nın verdiği cevapta dostluk ve yakınlaşmanın boyutu daha iyi
anlaşılmaktadır. Mustafa Kemal Paşa telgrafında Kâzım Karabekir Paşa”ya
hitap ederken “Muhterem Kardeşim, derin bir sarrıimiyete dayandığından asla
kuşku duymadığım kanıtlarınızı açık ve kardeşçe bir dille bildirmiş olmanız
kardeşlik bağlarımızı pekiştirmiş ve yürekten seviı1dirmiştir”18 der.
Bu dönemde TBMM de ise Atatürk tarafından Kâzım Karabekir
Paşa°nın kolladığını görüyoruz. Örneğin 22 Ocak 1921 tarihinde Meclis°in
gizli otunımlarında Erzurum Mebusu Hüseyin Avni Bey ve arkadaşları
Kâzım Karabekir Paşa”yı önce Ermeni hareketi sırasında çok fazla kayıp
verdiği, daha sonra da Komünizm”e taviz verdiği gerekçesi ile suçladılar.
Bunun doğru olmadığını belirten Atatürk, Karabekir Paşa°yı savunarak”...
Hüseyin Avni Bey biraderimiz gayet mühim bir ıneseleye temas ettiler ki
bunun hakkında hiçbir söz söylemek istemiyorum. Fakat kendileri temas ettiği
için heyet-i ali”nizden zihinleri karışmış olanlar bulunabileceği için bir iki
kelime ile izah etmek istiyorum. Bir defa Kâzım Karabekir Paşa°y1 içimizden
tanıyanlar ve tammayanlar vardır. Paşa gayet zeki, ahlaklı, namuslu,
fevkalade haluk, namuskâr bir adamdır. Bunların fevkinde hasletleri vardır ki
ilk temasa geldiği vakit Hüseyni Avni Bey anlayamaz. ..” dediw.
Milli Mücaadele yıllarında Atatürk”ün, Karabekir Paşa”ya ne kadar
önem verdiği o sırada Türkiye°ye sık sık gelen Fransız gazeteci M: Berthe
George Gaulis”in l924°de yayınladığı ve bizzat Atatürk”ten dinlediğini ifade
15 Selek, s. 219; Aydemir, Şevket Süreyya, Tek Adam, C. II, Ankara 1985, s. 335
17 Telgraf “Zât-i samilerine, pek merbut olan kalbi ve hissiyatım itibariyle her şeyi daima açık söylemek
kanaatini muhafaza ediyorum" diye başlayıp “ellerinizden öperim” şeklinde bitmektedir. Karabekir, İstiklal
Harbimiz, s. 226-237.
18 Atatürk, Nutuk, 1938. Bs. S. 116-117; Ayrıca bak. Seyfettin Turhan~ Güney Haşmetoğlu, Atatürk Olaylar
Ansiklopedisi, İstanbul 1986, s. 182. 4
1” Yay. Türkiye İş Bankası, TBMM Gizıi ceıse zzıziııefı, c. ı, Ankara 1985, S. 335.
ettiği yazıda şöyle ifade ediliyor. “Mustafa Kemal solumdaki masa
komşusunu göstererek konuşmaya devam etti. Bu da bizim Kâzım Karabekir,
Doğu Cephesi Komutannnız, şöhretiııi duymuşunuzdur...” Bir ara İsmet
Paşa”dan da bahseden Atatürk “İsmet Paşa'mn ateşli milliyetçiliğini sadece
Türkler değil, bütün Müslümanlar bilir. O hepimizin en iyi arkadaşıdır. En
büyük dostu, Kâzım Karabekir Paşa ile benim.” Dedikten sonra Karabekir
Paşa°dan bahsederken de “-Erzunım°a gelmeden önce benimle temaslarında,
bu iki kuvvetin Türk milletine saadet getireceklerine inanıyordum. Bu
inancımdan ötürü güvenim gayretim artmıştı. Milli hükümet kurulunca daha
birçok kimseler kararsızlık içinde bocalarken Kâzım Karabekir Paşa, zekâsı,
cüreti ve askeri değeri sayesinde bütün engelleri aşmıştı. Siyaset anlayışı,
teşkilatlandınna kabiliyeti sayesinde bir ordu kurdu ve başına geçerek doğuya
doğru ilerledi. Böylece bize Kars zaferini kazandırdı... Memleketin ücra
köşesinde sağlam bir düzenin kurulduğunu müj deledi”2°.
Milli Mücadele yıllarında Atatürk ve Karabekir Paşa arasında gelişen
dostluğu, o dönemin yakın görgü tanığı ve iki paşa”nın da dostu olan İsmet
İnönü hatıralarında şöyle nakletmektedir. “Genç zabitlik devrinde birbirlerine
uzaktan bakarlardı. Ama Atatürk üçüncü Ordu Komutanı iken İstanbul
tarafından istifaya mecbur tutulduğu zaman Karabekir Paşa”nın kendisine
gösterdiği tutumdan ve yakınlıktan son derece mütehassis ve minnettar
olmuştu. (Atatürk) bundan hep bahsederdi... Atatürk ordu kumandanlığından
istifa edip sivil olunca Karabekir onu Ordu Kumandanı iken nasıl bir hayat
içinde yaşıyor” idiyse o hayat içinde yaşattı. Kendisi odu kumandanı olduğu
halde, ordusuna “Atatürk°ün emrindesiniz” diye emir verdi. Kendisi de
Atatürk”ün emrindeymiş gibi ihtiram gösterdi. Ona lıususi yaverler, vasıtalar,
otomobiller tahsis etti.
Ben Ankara°ya geldiğim zaman Atatürk, Karabekir°i çok meth etti
bana. Müteşekkir olduğunu söyledi, “Müstesna adarnmış” dedim.
Atatürk ve Karabekir Paşa Milli Mücadele yıllarında tam bağımsız
milli egemenlik anlayışına dayalı Türkiye fikrinde beraber oldukları gibi
çağdaş ve laik Türkiye fıkrinde de beraberdirler. Bu konuda Atatürk°ün
20 Nakleden Naşit Uluğ, “Milli Mücadele de Türk Fransız Münasebetleri 2, Atatürk'ürı Temasları“, Hayat
Tarihi Mecmuası, Sayı 10, 1 Kasım 1972, s. 28-29.
21 Haz. Abdi İpekci, İnönü Atatürlöü Anlatıyor, İstanbul 1968, s. 23.
?kirleri herkes tarafından bilinmektedir. Kâzım Karabekir Paşa da Laikliğe ve
çağdaşlaşmaya karşı hareketleri “milli tarihimizi lekeleyen milli bünyemize
acı veren olaylar” olarak tanımlarzz. Bir ara kendisinin de “İrtica” ile
suçlanarak cahil ve tutucu insanlarm peşinde gidiyormuş gibi gösterilmesi
üzerine 4. 4. 1939 tarihinde C. H. P grubunda yaptığı bir konuşmada “bu
memlekette irtica vannış... Böyle şey yok. Çıkarsa önce biz kafasını
ezeceğiz”23 diyerek bu husustaki fikirlerini açıkça ortaya koydu. Panislavizm,
Pantürkizm ve Komünizm gibi düşüncelere şiddetle karşı çıktı.
İki paşa arasındaki dostluk İI. Meclis”in ilk aylarında da devam etti.
Atatürk kendisinin Meclis Başkanı olacağı bir ortamda (13 Ağustos 1923”te
bu göreve seçildi.) Kâzım karabekir Paşa'nın da Başbakan olmasını arzu
ediyordu. Paşalar arasında 4-5 Ağustos 1923 tarihinde yapılan görüşmeler bu
talebin açık ifadesidir. Atatürk°ün bu husustaki düşüncesi şöyleydi.
“Başvekalet münhaldir (boştur) Fevzi ve Kâzım Karabekir Paşa ya da Ali
Fethi Bey'den birinin başvekilliği olması icap ediyor24. Fevzi Çakmak Paşa
esasen siyasetle uğraşmak istemediğinden, Ali Bey°de bu iş için kendisini
yeterli görmediğinden” başvekil kabul etmek istemiyorlardız?. Bu durumda
Atatürk, Karabekir Paşa”nın başvekilliği için kesin karar verdi. Ancak
Karabekir Paşa, Atatürk°ün bu tekli?ni o dönemlerden itibaren baş gösteren
ve ileride ayrıntıları ile ele alacağımız sebeplerden dolayı kabul etmedim.
Büyük dostlukların kırgınlığı da büyük olur. Atatürk ile Karabekir
Paşa arasında Milli Mücadele yıllarında kurulan bu büyük dostluk çağdaş
Türkiye”nin kurulması yolunda yerini metodolojik ?kir ayrılığı ve
kırgınlıklara bıraktı. Bu kırgınlığın sebeplerini dört ana başlık altında
toplamak mümkündür. Bunlar:
22 B. Karabekir, İstiklal Harbimizin Esasları, s. 63.
îs Karabekir, Paşaların Kavgası - İnkılâp Hareketlerimiz, Yayına Haz. , Prof. Faruk Özerengin, 3. Bs.
İstanbul 1994. S. 51.
24 Karabekir, Paşaların Kavgası, s. 149; İpekci, s. 81-82.
25 Karabekir, Paşa'nm bu şekildeki beyanına karşılık İnönü°nün nakleftiğine göre Fethi Bey “Bu işi ben daha
iyi yaparım” dediği ve Fevzi Paşa”nında Fethi Bey”i desteklediği ifade eclilırıektedir. İpekci, s. 82. Fethi Bey
ise “Uç Devirde Bir Adam” adındaki eserinde bu hususa hiç değinmemektedir.
26 Karabekir, Paşalarîn Kavgası, s. 149-150
27 Karabekir, Paşalar'ın kavgası, s. 151-152
1. Milli Mücadele yıllarında ortaya çıkan fakat o günün oıtamnıda
fazla üzerinde durulrnayan olaylar”,
2. İletişim Eksikliği; İletişimi bizzat engellemek isteyenlerin varlığı,
3. Duygusal yaklaşım,
4. İnkılâbın (belli bir ölçüde ihtilal°ın) mantığı,
İletişim eksikliliğinin önemli sebeplerinden biri, Atatürk ve Kâzım
Karabekir Paşa°nnı (Aslında milli mücadelede birinci derecede rol alan
paşaların)29 birlikteliğini çekemeyenlerin müdahaleleriııden
kaynaklanmaktadır. Kâzım Karabekir Paşa bu bağlamda Atatürk ile aralarına
girenlerden bahsederken; “Büyük inkılâpların hepsinde olduğu gibi bizde de
bütün varlıkları, can ve başları ile el ele verip çalışmış olan rical arasma bir
takım tüfeyli türediler girmiştir. Bunlar büyük zaferle hedefe varılarak
tehlikelerin ortadan kalktığını görür görmez iktidar mevkiiııdekilere sokulup
yaranmak için tıpkı bir kamanın bir cismi ikiye bölüşü gibi bizibirbirimizden
ayırma faaliyetinde bulunmuşlardır” der3°. 4 Nisan 1939 daki C. H. P. Grup
toplantısında da aym konuya değinirken hiçbir şekilde isim zikretmemeğe özen
göstererek şunları söyler; “Önce şunu arz edeyim ki Atatürk”ü tanıyan,
hürmet eden ve onunla beraber hayatını idam sehpasına koymaya karar veren
bir arkadaşınızı dinleyeceksiniz. Onun yüksek enerji ve kabiliyetini ilk takdir
edenlerden birisi olan Kâzım Karabekir'i samimiyetle dinleyiniz. Samimi
arkadaşımla arama giren asalakları maskeleri ile size arz etmek isterim...”31
Karabekir Paşa°nın Cumhuriyet°in ilanından sonra rahatsızlık
duyduğu diğer konulara şu şekilde sıralanabilir. Müfettiş olarak yaptığı
teftişlerde harcırahının kesilmesi, teftiş için izin alma mecburiyetinde
bırakılması ve mektuplarının açılmasıgz. Bu şikayetlerin devam etmesi Kâzım
Karabekir Paşa°nın orduda ki görevinden istifade ederek millet vekilliğine
dömnesinde önemli rol, oynadı. Paşa, Birinci Ordu Müfettişliği görevinden
28 Aslında fikir ayrılığının ilk işaretleri Sivas Kongresinclen sonra ortaya çıktı. Ancak Cumhuriyetin
ilanından sonra kamu oyuna yansıdı ve büyük nutkun okunmasında da rol oynadı. Bak. Bayur, Yusuf
Hikmet, Atatürk Hayatı ve Eseri, Ankara 1990, s, 356.
29 Okyar Fethi, Üç Devirde Bir Adam, Yayına Haz, Cemal Kutay, İstanbul 1980, s. 339-340.
3° Karabekir, “Aramız Niçin Açılmıştı; Yakın Tarihimiz, C. 1, Sayı 2, 8 Mart 1962, s. 38-42.
_31 Karabekir, Paşalar”ın Kavgası, 3. Bs. S. 53-54
32 Karabekir, Paşalarlın Kavgası s. 302-303; Gök, Dursun, ll. Türkiye Büyük Millet Meclisi Dönemi (1923-
l927), Konya 1995, s. 211.
ayrılmak talebiyle 26. 10. 1924 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı ve Milli
Savunma Bakanlığına çektiği telgra?arda istifasının gerçeklerini şöyle
açıkladı. “.. Bir yillik ordu müfettişliğim sırasında gerek teftişlerin soııunda
verdiğim raporların, gerekse odumuzun yükselmesi ve güçlendirilmesi içiıı
sunduğum tasarılarımın dikkate alınınadığını görmekle üzüntüm ve kederiiri
çok büyüktür. Üzerime düşen görevi milletvekili olarak daha çok vicdaıı
rahatlığıyla yapacağıma tam inancını olduğu için Ordu Müfettişliği
göreviınden çekildiğinıi bilgilerinize sunarım”33. Buna mukabil Atatürk,
Karabekir Paşa”nın istifa telgrafının altnıa kırmızı kalemle Paşa”nın ordudan
ayrılmasmı uygun bulmadiğını yazdı. Paşa”dan gelen rapor ve tasarıların
hepsini görmek istedi. Ve bunların hangi maddeleri üzerinde neler yapmış,
hangi maddeleri üzerinde işlem yapılmamış onları da dosyaları ile birlikte
görmeğe karar verdi. Bu notların altıridaki tarih 28 Ekim l924°tür34.
Atatürk”ün bu titiz davranışına rağmen Karabekir Paşa”nın lıâla istifasında
direnmesi üzerine Atatürk “... Kâzım Karabekir Paşa°nın raporları ve
tasarıları Genelkunnay da ilgili bölümler tarafından incelenmiş bunların kabul
edilip uygulanabilecek kısımları dikkate alınmış ve uygulanmıştır. Ancak
uygulanması devletin gücü dışında bulunan ya da bilimsel olmayıp kendi
kunıntularına dayanan önerileri elbette dikkate alınmamıştır. Kâzım
Karabekir Paşa°ya raporlarından ve tasarılarından dolayi bir takdirname
verilmesi de gerekli görülmemişti” dedi” .
Milli Mücadelenin önemli kalıramanlarindan Ali Fuat Paşa”da,
Karabekir Paşa gibi aynı konulardan dolayi rahatsızdırg?. Bu sebeple o da
ordudan istifa etmiştir. Atatürk, orduda ki görevinden istifa etmeden önce Ali
Fuat Paşa ile ısrarla görüşmek istemiş”, ancak görüşme üçüncü kişilerin
tııtumundan dolayı gerçekleşmemiştirgs. Ali Fuat Paşa, Rauf Orbay”m
başbakarıliktaıı ayrılışı ile birlikte Meclis Başkanlığı görevini bıraktı ve İkinci
Ordu Müfettişi olarak Ankara°da;n ayrılma kararını aldı. Bu dönemde
33 TBMM. Zabit Ceridesi, II teıtip, C. 10, s. 6; Atatürk, Nutuk, C. 2, İstanbul 1973, s. 852; Aydemir Şevket
Süreyya, Tek Adam, C. 3, İstanbul 1983, s. 205; Karaosmanoğlu Yakup Kadri, Politikada 45 yıl, İstanbul
1984, s. 76.
35 Nutuk, 1938 bs. S. 613; 1973 bs. S. 853. Atatürk bu istifaların arclııı‹lı'. bir komplo olabileceği Endişesini
de taşımaktadır. Bak. Nutuk 1938 bs. S. 614-621.
35 Ali Fuat Paşa, Karabekir Paşafnın istifasından kısa bir süre sonra 30-10- 1924 tarihinde görevinden istifa
etmiştir. Nutuk 1938 bs. S. 614; Cebesoy, Ali Fuat, Siyasi Hatıralar, İstanbul 1960, s. 101.
31 Nutuk, (1938 ı›S. ), S. 613, (1973 bS. )c.2, S. 853; i<afa‹›S1mn0ğıu, S. 77
38 Cebesoy, s. 102; Karaosmanoğlu, s. 78-80.
Atatürk°ün yakın çevresinde bulunan bazı kimselerin, Atatürk ile Atatürk”ün
yakın dostu olan Milli Mücadele°nin önde gelen bazı subaylarının arasını
açmaya çalıştıklarını belirtmek için Atatürk°e şöyle bir soru yöneltti. “...
Bundan sonraki apotreslerin, emek ve himmet arkadaşların kimler olacaktır?
Bunu arılayabilir miyiz”. Atatürk°ün bu soruya verdiği cevap şudur. “Benim
aportreslerim yoktur. Memleket ve Millete kimler hizmet eder, likayat ve
kudretini gösterir ise benim aportreslerim on1ardır”39. Atatürlöün, Ali Fuat
Paşa°ya verdiği bu cevap, vefa, sadakat ve fedakarlık ile örülü o çetin milli
mücadele yıllarında, tüm varlıklarını paylaşmış onlar arasında bir “kara
kedi”nı'n girmiş olduğunu açıkça göstermektedir.
Erick Jan Zurcher eserinde, paşalar arasındaki bu çekişmeyi
değerleııdirirkeıı Milli Mücadele”de ikinci derecede rol oynayaıı başta Kılıç
Ali, (Çetinkaya) olmak üzere Recep (Peker), Yunus Nadi (Abalıoğlu) gibi
kişilerin milli mücadele birinci derecede rol oynayan paşaların arasını açmaya
veya en azından onları geri plana atmaya çalıştıklarnıdan bahsedir4°. Yakup
kadri Karaosmanoğlu bu isimlere İsmet İnönü°yü de ilave eder. Ve Paşaları
barıştırmaya gayretleri için “fakat böyle bir anlaşma hiç İsmet Paşa”nııı işine
gelirmiydi” sorusunu sorar41. Takrir-i Sükün yasası ile tekrar iktidara gelişini
“evet bizce İsmet Paşa rakiplerini, muarrizlarıııı bir daha baş
kaldırmamacasına yenmişti.” derin. Ancak olayların gelişmesi İsmet
İnönü°nün Paşaları karşı muhalif olmadığım göstermektedir. Nitekim
Atatürk°e İzmir°de düzenlenen suikast girişiminden sonra İnönü”nün başına
gelenler, bu görüşümüzü doğrulaınaktadır. Karabekir Paşa Atatürk”e İzmir°de
düzenlenrnek istene suikast olayından sonra Ankara°da Afyon Mebusu Ali
(Çetinkaya) başkanlığında kurulan İstiklal Mahkemesi°nin direktifi ile polis
Dilaver Bey tarafından tutuklandı. Ancak dönemin Başkanı İsmet
İnönü°nün müdahalesi ile serbest bırakıldı. Çünkü Başbakan İsmet İnönü,
Kâzım Karabekir Paşa°nın suikast olaynıa karışmış olabileceğine inanınıyor
39 Okyar, s. 340; Karaosmanoğlu, s. 83-84 Paşaların arasını açan üçüncü kişilerden, Refet Bele ve Adanan
Adıvar da ciddi bir şekilde şikayetçidir. Bu şikayetlere biraz ileride değinilecektir.
40 Zurcher, Erick Jan, Milli Mücadele İttiahtcılık, Çev. Nüzhet Salihoğlu, İstanbul 1987, s. 242-243
41 Karaosmanoğlu, s. 81; Rauf Orbay ve Ali Fuat Paşa'da anılarında Atatürk ile atalarının bozulmasını İsmet
Paşa ve çevresinin Atatürk üzerinde kendileri hakkında yaptıkları olumsuz etkileri bağlamaktadırlar.
Nakleden Aybars Ergün, İstiklal Mahkemeleri, C. 2, Ankara 1982, s. 391; Karabekir Paşa ise, “Bir Duello
Bir Suikast” adındaki eserinde, Kılıç Ali'yi Atatürk ile aralarını açanların arasında sayarken İsmet İnönü”yü
samimi bir dost olarak görüyor. A. g.e. s. 165-168. Zaten İnönü *nün Cumhurbaşkanlığı döneminde Karabekir
Paşa”nm önce milletvekili ve ardından da meclis başkanı seçilmesi bu dostluğu doğruluyor.
42 Karaosmanoğlu, s. 94.
ve Paşa°n1n suçlanması olayının bir tertip olduğunu düşünüyordu43 . İnönü bu
kanaatinde yalnız değildi. Örneğin suikast°dan sorumlu tutulan ve
yargılanmannı sonunda da idam edilenlerden biri olan eski Maliye Nazırı
Cavit Bey de suçlamaların “...meş”um bir latifeden başka bir şey olmadığı,
bütün mazlumların evvelden mahkum olduklarmı ve ortada bir suikast varsa
oda hükümet ile polisin baştan aşağıya uydurdukları bir suikast olduğu.”
düşüncesindeydi44. ş
Ali Çetinkaya ise İnönü°nün tavır ve girişimlerini mahkemenin
kararına müdahale olarak değerlendirerek durumu o sırada İzmirfde bulunan
Atatürk'e bir şikayet olarak iletti; Atatürlöde o anki ıuh haletiyle Başbakan
İsmet İnönü°yü bazı görüşmeler yapmak üzere İzmir°e davet etti. İzmir”de
yapılan görüşmelerden sonra Başbakan İnönü, Karabekir Paşa”nın
tutuklanması olayı karşısında sessiz kalmayı tercih etti45. Öte yandan
mahkemenin devamı müddetince daha sakin düşünme şansına sahip olan
Atatürk, Paşalar meselesine Başbakan”ın yanısıra kamuoyunun duyduğu
tepkiyi de göz önüne alarak konuyu yeniden gözden geçirdi. Kâzım Karabekir
Paşa”nın sorgusundan hemen sonra Atatürk mahkemeye heyeti ile Çeşme
(İzınir)°de bir görüşme daha yaparak Karabekir Paşa”nın da aralarında
bulunduğu Paşalar°ın serbest bırakılmasmı istedi46.
Duygusal yaklaşıma gelince; bu durum kendisini Cumhuriyet”in ilanı,
Halifeliğin kaldırılması gibi önemli olaylarda kendisini açıkça belli etti. Kâzım
Karabekir Paşa Cumhuriyet”in ilanı ve inkılâplar hakkında kendisine önceden
bilgi verilmediğinden şikayet etti. Belli ki Karabekir Paşa°nın da aralarında
bulunduğu ınilli mücadelenin öncüleri, hükümetin devlet ve millet adına
alacağı temel siyasal kararlar da kendilerine de danışılmasının uygun olacağı
kanaatindedirler. Ancak paşalar, yapılan yeniliklerin çoğu zaman kendilerine
haber verilmeden yapılması dolayısıyla kırgındırlar. Bu duygularla Karabekir
43 Atay Falih Rıfkı, Çankaya, İstanbul 1980, s. 402; Kınross Lord, Atatürk, Bir Milletin Yeniden Doğuşu,
Çev. Ayhan Tezel, 6. Bs. İstanbul 1978, s. 648-649.,
44 Mechin Benoist, Kurt ve Pars-Mustafa kemal, Çev. Zahir Güvemli-M. Rasim Özgen, İstanbul 1955, 164.
45 'Başbakan İnönü ile Ankara İstiklâl Mahkemesi arasındaki gerginlik için bak; Kılıç Ali, İstiklâl
Mahkemesi Hatıraları, İstanbul 1955, s. 43-46; Der. Erman, Azmi Nihat, İzmir Suikastı ve İstiklâl
Mahkemeleri, İstanbul 1971, s. 36-41; Atay, s. 403; Zurcher, s. 262-263
46 Atay, s, 403-404; Zurcher s. 269; Kınross, s, 650-651; Mıkusch, D. V. Gazi Mustafa Kemal, Avrupa ile
Asya arasındaki Adam, Çev. Esat Nenni Erendor, İstanbul 1981, s. 368-369; Gronau, Dıetrieh, Mustafa
Kemal Atatürk ve Cumhuriyet”in Doğşu, Çev. Gülderen Koralp Pamir, İstanbul 1994, s. 239.
Paşa Cum1ıuriyet°in ilanından önce kendilerinden fikir sonılmadığfw, ilanın
önceden kendilerine haber verilmediği ve Cumhuriyet”in ilanı ınünasebetiyle
düzenlenen törende de Atatürk°ün kendisine yeterli ilgiyi göstennediğinden
yakmır. Oysa Atatürk başta Karabekir Paşa olmak üzere milli mücadele
yıllarmdaki bazı yakın arkadaşlarına Cumhuriyet”in ilanı haberini
veımemesini onlarla arasındaki yakın dostluk ve güven duygusuna bağlar. Bu
hususta Nutuk°da “Baylar Cumhuriyet°in ilanına karar vermek için
Ankara”da bulunan bütün arkadaşlarımı çağıımayı ve onlarla görüşüp
tartışmayı hiç gerek görmedim. Çünkü onların öteden beri ve doğal olarak bu
konuda benim gibi düşündüklerinden kuşkum yoktu.” der48. Hal böyle iken
Karabekir Paşa”nın Cuınhuriyet°in ilanından hemen sonra 10 Kasım 1923
tarihinde “Cumhuriyet taraftarıyım. Fakat şahsı saltanatın aleyhtarıyım”
sözleriyle üstü kapalı olarak Atatürk”ü suçlaması ciddi tartışmalara sebebiyet
verdi. Önıeğin bazı basın organları, Karabekir Paşafnhın bu sözlerini “Paşa
Atatürk°ü diktatörlükle suçluyor” şeklinde yorumlandı49. Üçüncü kişilerin bu
tür yorumları Paşalar arasındaki gerginliğe ciddi ölçüde katkıda bulunuyordu.
İşte böyle bir ortamda Karabekir Paşa”nın Atatürk”ü Halife ohnağa
çalışmakla suçlaması ve ardından da Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası°nın
sa?arında yer alması paşalar arasındaki gerginliğin ayrılık noktasına doğru
taşınması sebebiyet verdi5°. Karabekir Paşa Halifelik hususunda, Atatürk için,
“Hilafet ve Saltanatı alnıak için koyu bir mümin çehresiyle minbere kadar
çıkıp hutbeler okumak, muvaffak olmayınca bizzat meth ve sena edilen
mukaddesata dil uzatmak ve bunları alt üst etmek üzere bir de tek adamlığa
çıkmak gibi iki tehlikeli ifratın birinden diğerine atlamak herkesin
yapabileceği bir iş değildi. Fakat bu selaha doğru gidiş de sayılmazdı.
47 Karabekir, Paşa1ar'ın Kavgası, s. 192-193. Karabekir Paşa aynı şekilde Lozan Barışının imzalanmasının
da kendisine habir verilmediğini beliıtmektedir. s. 148-149.
48 Atatürk, Nutuk (1973 bs. ) s. 803, İpekçi, s. 84
49 Cebesoy, s. 54; Karabekir Paşa”nın “Cumhuriyet taraftarıyım, fakat şahsı saltanatın aleyhtarıyım”;
sözlerine çok yakın ifade Rauf Orbay tarafından da kullanılmaktadır. Orbay bu konuda “... şimdi kayıtsız
şartsız milli hakimiyet esasına dayanan bu idareyi, demokrasi denilen halk idaresi esaslarını kurmak için
milletten vekalet aldık. Fakat bu esaslar üzerinde itilaf hasıl olan noktayı izah edeceğim. Bir takım
arkadaşlarımız, milletin bu hakkını meclisten bu veya şu makama meclis fesh ve kanunları red hakkını
vemıesi düşünce ve temayülünü gösterdiler. İşte ben buna muhalı?m" dedi. Orbay Rauf Ceherınem
Değirıneni-Siyasi Hatıralanm C. 2, İstanbul 1983, s. 158-159.
5° Kandemir Feridun, Rauf Orbay, İstanbul 1965, s. 100.
Mustafa Kemal Paşa”ııın çıkaınadığı bu makamı yıkmak kararını vermiş ve
>› 51
?iliyata geçirmiş olduğuna şüphem kalmadı der .
Bu dönemde Atatürk Cumhuriyet°in ve İnkılaplarm geleceği için hem
halifeliğin kaldırılmasına muhalif ya da çekimser davranan arkadaşlarına
karşı temkinli hem de daha önce ittihatçılığıyla tanınan arkadaşlarına karşı
tepkilidir. Bu tepki Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının kuruluşu ile açıkça
gün yüzüne çıkar, Şeyh Said isyanı ve Atatürk°e İzmir°de düzenlenen suikast
olayından sonra doruk noktaya ulaştı. Ve daha önceki dönemlerde İttihat ve
Terakki Cemiyetinde aktif rol oynayan bazı isimlerin İstiklal mahkemelerinde
yargılamnaları ile neticelendi?.
Gelişmeler, inkılâbın doğal mantığı içinde ve yeni bir siyasal rejimin
yerleştirilmesi gayretleri çevresinde düşünülmesi gerekirken kişilerin
meseleyi kendi düşünceleri ve çıkarları doğrultusunda yorumlanması
paşalar”ın “Çağdaş Türkiye” olarak tespit ettikleri ortak hedefe ulaşılması
yolunda farklı görüşlerin ortaya çıkmasına ve hatta dargınlıkların doğmasına
sebep oldu53. Nitekim Refet Bele bu durumdan bahsederken “Mustafa Kemal
Paşa ile arkadaşlarının yalnız tatbikat hususunda aralarında meydana gelin
nokta-i nazar farklarından istifade ederek aralarını daha çok açmak ve
kendilerini çok lüzumlu birer şahsiyet gibi göstermek fikrini takip eden
insanların aym tarz düşünüşünün eseri ve izlerini şimdi de yazılan
ınakalelerde görmekteyiz... Bize Rauf Bey ve Şurekâsı diyorlar; Bunu
reddederim. (Ortada) yalnız Mustafa Kemal ve arkadaşları vardır” der54.
Atatürk ile paşalarm arasını açmaya çalışan bir takım insanların
varlığından Adnan Adıvar Bey°de bahseder. Halide Edip Adıvar°ın
ııaklettiğine göre Adnan Bey bu durumdan büyük bir üzüntü duymuş ve
endişelerini Atatürkie şu ifadelerle iletmişti. “Yanınızdaki adamların Ali Fuad
ve diğerlerine karşı böyle ulu orta konuşınalarına nasıl izin verirsiniz. Bu
51 Karabekir İstiklâl Harbimiz, s. 1079-1080; İpekci, s. 90; Ayrıca bak. Doğan D. Mehmet, “Hilafet'in
kaldırılması; Osmanlı Devleti'nin Yok Edilmesi Sürecinin Sonu Veya lslam'ın Dünya Siyasetinin Dışına
Çıkarılması”, Yeni Türkiye, Yıl 1, Sayı 3, Mart-Nisan 1995, s. 565-579.
52 Yakın bir Görüş için bak, Bleda, Mithat Şükrü, İmparatorluğun Çöküşü, Remzi Kitabevi, Tarihsiz s. 156~
157; Yalçın, Hüseyin Cahit, Siyasi Anılar, Yayına Haz; Rauf Mutluay, İstanbul 1976, s. 276-290; İpekci, s.
24.
53 Çekişmelerin ortaya çıkışı ve uzlaşma arayışları için bak. Karaosmanoğlu, s. 81-82.
54 Karaosmanoğlu, s. 81; Yakın bir görüş için bak, Kandemir Feridun, Hatıraları ve söylemedikleri ile Rauf
Orbay, İstanbul 1965, s. 191-192
değersiz adamlarla ne çeşit bir hükümet kurmayı düşünüyorsunuz”? Adıvar”1n
bu açik ifadelerine Atatürk, çok içten ve açık olarak cevap vermiş ve bunların
dediklerine kulak asmadığını belirtirken “Onlar birer maşadır. Hiçbir zamaıı
benim gerçek arkadaşlarım ve kardeşlerimin arasına giremezler” demişti55.
Ancak inkılâplarin devamı müddetince Milli Mücadele dönemindeki
arkadaşları ile olan ilişkilerine baktığımız zaman Atatürk”ün “maşa” olarak
tanımladığı insanlardan hiç bir şekilde etkilenmediğinden söylemek de zordur.
Atatürk ile Paşalarııı çatışmasına sebebiyet veren bir diğer olayda
inkılâplar meselesidir. Atatürk inkılâpları Çağdaş Türkiye için mutlaka ve bir
an önce gerçekleştirilmesi gereken kurallar olarak görüyordu. “Kalsbad
Hatıralar”ında da ifade ettiği gibi inkılâpların gerekirse jop darbesi ile
yapılması lüzumuna inanıyordusö. Bu sebeple uygulamaya konulacak
yasaların, iııkılâpların yerleştirilmesi yolunda düzenlenmesine tara?ardı. En
azından inkılâpların yerleştirilmesine kadar mecliste bir muhalefet sıcak
bakınıyordu. M
Aslında Kâzım Karabekir Paşa, Atatürk”ün inkılâplarının önemli bir
kısmını onaylıyordu57. Ancak inkılâpların belirli bir kesimin değil, bütün
milletin yararına olmasında ısrar ediyorsa ve “Ben Milli İstiklalimiz gibi milli
hürriyetimizi de en mukaddes bir gaye tanınm. Bunun için, medeni
hede?erimizde sür'at fakat içtimai gayelerimizde tekâmül taraftarıyım. Ve
hiçbir sebep ve bahane ile halkı tazyike ve iradeyi istibdada çevirmeye taraftar
değilim...” diyordu” yani iradenin tamamen millete bırakılması düşüncesiyle
Cumhuriyet°in ilanından sonra, savaş dönemine ait olan İstiklal
Mahkemelerinin desteği ile halkın, iradesi dışmda İnkılâpların yapıhnasına
taraftar değildir. “Bu asırda hiç kimse başkasının vasiyetine muhtaç değildiróo.
Mahkemedeki davası için bir dava vekili seçme hakkına (Sahip) olan bir
55 Adıvar, Halide Edip, Türkün Ateşle İmtihanı, İstanbul 1983, s. 259. V
56 Haz. Afetinan A; Mustafa Kemal Atatürk”ün Kalsbad Hatıraları, Ankara 1983, s. 26-27; Ayrıca Bak. Der
Çağlar, Behçet Kemal, Atatürk. Devriminden Damlalar, İstanbul 1967, s. 52.
57 Onaylamadığı İnkılâpların başında “Harf İnkılâbı geliyordu. Karabekir Paşa Harf İnkılâbi konusundaki
düşüncelerini İzmir İktisat Kongresinde açıklarken" Bizim İslam lıurufatımız kafi değilmiş, binaenaleyh
Latin hurufatı alınmalı imiş. Bu fikrin müthiş bir felaket olduğunu Arnavut Kavmi pek geç anladı...
Binaenaleyh bizim hurufatımız okumnaz değil belki hurufatımız dünyanın en güzel şeklidir... Bunun kadar
tenevvü ü nazara sevim verecek yazı yoktur..." metnin tamamı için bak, Ökçün A. Gündüz, Türkiye İktisat
Kongresi, 1923, İzmir, Ankara 1971, s. 318-320; Karabekir İstiklal Harbimiz, s. 1078-1079.
58 Kınross, s. 598; Türkdoğan Orhan, Kemalist Modelde Fert ve Devlet ilişkileri, İstanbul 1982, s. 85
59 Karabekir, Paşalar Kavgası, s. 152.
5” Türkdoğan, s. 85; Gök, s. 246. .
insan, milli işini gördürmek için vekilini doğrudan doğruya seçme hakkına
salıip olmazsa Cumhuriyet normaldir denemez. Fırkalar gelince yukarıdan
aşağıya emirler veyahut aşağıdan yukarıya tazyiklere mani olacak esaslı
kademelerdir. Bugünkü ihtiyaçlar fırkalarla giderilir. Bunlar olmadıkça hakiki
hürriyet olmaz”61-kanaatindeydi. Karabekir Paşa ayanı zamanda bir siyasi
partinin de lideri olan Atatürk°ün Cumhurbaşkanlığına da karşı çıktıóî.
Cumhurbaşkannıın bu makama seçildiği andan itibaren partisinden ve millet
vekilliğinden ayrılmasını istedi. Buna karşılık Atatürk bin bir zorlukta kurulan
›Cumhuriyet”i tam anlamı ile yerleştirmeden partiyi ve iktidarı bırakmak
niyetinde değildi. Halkın geleceği için halka rağmen Cumhuriyet”in temel
kurallarını yerleştiımeye kararlıydı. lnkılâpların, İnkılâp°a tam olarak gönül
vermiş insanların kontrolunda yerleştirilmemesi durumunda Cumhuriyet”e
karşı ciddi tehditlerin geleceğini göımektir. Nitekim Şeyh Said isyanı,
Atatürk°e düzenlenen suikast şapka, vb. gibi olaylar inkılâpların yavaş yavaş
evrim yönetimi ile uygulanmasının mümkün olmadığını göstererek Atatürk”ü,
inkılâpların radikal bir şekilde uygulaınnayakonması hususunda haklı çıkardı.
Bununla birlikte inkılâpların radikal gelişimini tamamladığı l933 yılından
sonra Karabekir Paşa ve arkadaşlarınnı öncülüğünü yaptığı evrim içinde
halkın da onayını alarak çağdaşlaşma yönetimi benimsendi. Bu dönemden
itibaren Atatürk yeniden eski arkadaşları Kâzım Karabekir, Rauf Orbay, Ali
Fuat Cebesoy, Refet Bele ve diğerlerinin gönüllerini almak için harekete
geçti63. Önce Ali Fuat Paşa Atatürk”ün samimiyetiııi yeniden kazamdı,
Atatürk 1935 seçimlerinde de Refet Bele°ye açık bulunan milletvekilliğine
seçilmesi için yardımcı oldum. Ardından sıra Rauf Orbay Beyóş ile Kâzım
Karabekir Paşa°ya geldi. l936 yılında Ali Fuat Paşa, Atatürk°ünde onayını
alarak Atatürk ile Kâzım Karabekir Paşa”yı barıştıımak istedi, Ali Fuat Paşa,
barıştırma girişimini şu şekilde anlatmaktadır. “Dolmabahçe Sarayı°nda 1936
yılında açılan Milletlerarası Tarih- ve Dil Kongresi münasebetiyle, Atatürk,
Kâzım Karabekir Paşa°yı hatırlayarak bana, -Karabekir Paşa mari? dil ve
61 Kandemir, Feridun, Siyasi Dargınlıklar, C. 3, İstanbul 1955, s. 34; Gök, s. 224-226.
62 Kandemir, Siyasi Dargınlıklar, C. 3, s. 34; Gök, s. 225-226.
53 Cebesoy, Siyasi Hatıralar, C.2, s. 242; Karabekir, Bir Duello Bir Suikast, s. 194-195.
64 Cebesoy, Siyasi Hatıralar, C. 2 s. 242-243.
65 Atatürk ile Rauf Bey arasındaki ilişkinin tekrar dostluğa dönüşmesi için bak, Kandemir Feridun, Hatıraları
ve Söylemedikleri ile... s. 154-157; Ayrıca bak, “1936 Dil Kurultay'ında Karabekir, Atatürk”le Nasıl
Konuşturulmadı.” Tarih Konuşuyor, C. 2 Sayı 8, Eylül 1964, s. 60-608. Bu makaledeki hatıralar eskı
milletvekili ve meclis reisi Vekili Feridun Fikri Bey'den nakledilmektedir.
tarih ile meşgul olmuş bir arkadaştır. Niçin bu kongreye gelmiyor. Ben ona
bir davetiye göndeıteyim sizde kendisine tarafımdan hususi bir süratte davet
edildiğini söyleyin demişti.” Karabekir Paşa, Atatürk”ten gelen bu daveti
memnuniyetle kabul etti. Ali Fuat Paşa ile birlikte kongre salonuna da geldi.
Atatürk ile uzaktan selamlaştı ve bir süre de kongreyi izledi. Fakat yukarıda
da ifade ettiğimiz bazı şahıslar yüzünden milli mücadelenin iki kader arkadaşı
yüz yüze görüşme imkânı bulamadıó?. Karabekir Paşa Atatürk ile
görüştün"1hnemesi olayını Ali Fuat Paşa°dan naklen şöyle anlatmaktadır.
“Birgün Ali Fuat Paşa bana şunları anlattı. Kendisi kongrede yanımdan
ayrıldığı zaman Gaziye, vazifesi olanlardan birisine, benim Atatürk tarafından
hususi olarak davet edildiğimiz, fakat vazgeçilmez ihtiyatlar ve sebepler
dolayısıyla çok geç kalamayacağını67ve bu mevzuundaki mazeretimi benim
tarafımdan değil de kendisi tarafından iblağ edilmesi şekliyle söylenmiş ve arz
edilmesini istemiş. Ali Fuat Paşa, vazifesi bu şekildeki dilekleri devlet reisine
arz etmek olan resmi hüviyetli zatla da kifayet etmeyerek, Gaziye şahsı
yakınlığı ile malum diğer bir mebus ile de vaziyeti anlatmış. (Bu zat eski bir
askerdi ve beninı maiyetiınde bulunmuştu.) İkisi de Gaziye hiç ama hiç bir şey
söylememişler. Anlaşılıyor ki bir şey söylememek ve elde elen yapılacak bu
görüşmeye karşı imişler. Nitekim Gazi kongre faaliyetleri bittikten sonra
neden gittiğimi sormuş, Ali Fuat Paşa vaziyeti izah edince çok müteessir bir
tavırla susmuşóg.
Milli Mücadele yıllarının iki büyük dostu ve kader arkadaşı ne yazık
ki özellikle Cumhuriyetlin ilanından sonra metodolojik görüş ayrılığı
içindedir. Bu metodolojik görüş ayrılığına rağmen milli mücadele
kahramanlarının, milli mücadeleden sonra da devam etmesi muhtemel
birliktelikleri, bu dostluğu çekemeyen üçüncü kişiler tarafından kolaylıkla
istismar edilince paşalar arsındaki birliktelik aynı samimiyetle devam
ettirilememiş ve hatta zaman zaman ciddi kırgınlıklara varan çekişmelerin
doğmasına sebep olmuştur. Tarafların dostluğun yeniden sağlanması
66 Daha geniş bilgi için bak: Karabekir, Bir Düello Bir Süikast, s. 194-203; 1936 Dil Kurultayıncla... s. 603-
608
67 Karabekir Paşa”nın daha geç bir saate kadar kongre salonunda bekleyememesinin sebebi o gün meçhul bir
hanımdan evlerine gelen ve paşa°nın kurultaya katılmaması, eğer katılmak zorunda kalırsa çok ihtiyatlı
bulunması gerektiği şeklindeki telefon ve bu telefon yüzünden işinin çok geç kalmaması konusundaki
ısrarından kaynaklanmaktadır.
68 1936 Dil Kunıltayında... s. 607-608.
hususunda 1933 ten itibaren başlattıkları iyi niyetli açıklamalar da maalesef
yüz yüze görüşmelerin yapilamamasi yüzünden sonuçsuz kalmıştır.

http://www.turkiyat.selcuk.edu.tr/pdfdergi/s4/13.pdf
http://www.ulkucudunya.com/index.php?pa ... y&kod=5360

_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Anılarla Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk
İletiTarih: 21 Mar 2013, 23:06 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
Atatürk’süz Çanakkale Savaşı Tarihi Yazılamaz

"Bir Tümen Komutanı’nın üç ayrı yerde tek başına giriştiği hareketlerle bir savaşın, hatta bir ulusun kaderini değiştirecek yücelikte bir zafer kazandığı tarihte pek nadirdir."

İngiliz Generali Aspinal Oglander

Bugün, tarih 18 Mart 2011; Çanakkale Zaferi’nin 96 yıldönümü… Daha doğrusu, Türk ulusunun “emperyalizmi” ilk kez tokatlamasının 96. yıl dönümü….

96 yıl önce bugün, Çanakkale’yi geçerek Anadolu’nun kilidini kırmak isteyen emperyalizm, tarihindeki ilk büyük tokadı Türk ulusundan yemiştir. Çok daha önemlisi, aynı emperyalizm, daha Çanakkale’deki “Osmanlı tokadının” acısı çıkmadan Anadolu’ya saldırmış, ama bir kere daha Türk ulusunun okkalı bir tokadıyla karşılanmıştır.

Anlayacağınız, Türk ulusu, eli kanlı emperyalizmi 4 yıl içinde tam iki kere tokatlamıştır.

Emperyalizm, o gün bugündür bu tokatların acısını unutmamıştır, unutamamıştır ve o gün bugündür “bu ulustan” o tokatların acısını çıkarmaya çalışmaktadır.

Çanakkale Savaşı ve Türk Kurtuluş Savaşı, bir taraftan dosta düşmana eli kanlı emperyalizmin de tokatlanabileceğini gösterirken, diğer taraftan ise emperyalizmin nasıl tokatlanacağını gösteren “bir adamı” tarih sahnesine çıkarmıştır. O gün bu günüdür, emperyalistlerin korkulu rüyası olan o adamın adı Mustafa Kemal Atatürk’tür. Ceyhun Atıf Kansu’nun ifadesiyle, “Kurtuluş Savaşı Ustası” Mustafa Kemal Atatürk…

Emperyalizm, onun adını silmek, onu unutturmak için çok uğraşmıştır. Diğer mazlum ulusların da “Kurtuluş Savaşı Ustasından” esinlenmelerini engellemek için çok çaba sarf etmiştir.

Çanakkale Zaferi’nin 96. yıl dönümünü kutladığımız bu gün, hayretle ve ibretle emperyalizmin bu çabalarının nasıl büyük bir sonuç verdiğini görmekteyiz. 96 yıl önce, Çanakkale’de emperyalizmi tokatlayan adamın adını ağza almak bugün neredeyse “suç” haline geldi. Emperyalizmin paralı ve gönüllü işbirlikçileri, “Atatürksüz bir Çanakkale Savaşı tarihi” yazmak için bir hayli yol kat etti. Gençlerimiz, emperyalizmin gönüllü hizmetkarı durumundaki bir cemaatin “Çanakkale’ye yaptığı hurafe gezileri” sonunda kandırıldı. Çanakkale Savaşı’nın gerçek kahramanı, emperyalizmin korkulu rüyası Mustafa Kemal Atatürk’ün yerini neyidiğü belirsiz “Yeşil Sarıklılar”, “Beyaz Gömlekliler”, “Uzun Sakallılar” aldı. Neredeyse her ayetinin sonu, “Aklını çalıştıranlar için bunda büyük hikmetler vardır” diye biten İslam’ın temel kaynağı Kuran “yalana, dolana, hurafeye” alet edildi.

Anlayacağınız emperyalizm, kendisine yüzyılın başında iki tokat adamdan, o tokatların acısını çıkarma noktasına geldi. Ancak emperyalizmin asıl amacının, kendisini tokatlayan “o adamın” adını unutturarak, yüz yıl kadar önce o adamın liderliğinde “bağımsızlık” ve “çağdaşlık” bayrağı açan “o ulustan” intikam almak olduğu asla unutulmamalıdır.

Şimdi gelin, Çanakkale Zaferi’nin 96. yıldönümünde, emperyalizme ve onun yerli işbirlikçilerine inat, Çanakkale Savaşı’ndaki Atatürk’ü hatırlayalım.[1] Bunun için, Atatürk’ün Çanakkale’de bulunduğu sürede “neler yaptığını” öğrenelim; hem de gün gün...

ATATÜRK’SÜZ ÇANAKKALE SAVAŞI TARİHİ YAZILAMAZ

İşte Çanakkale Savaşı’ndaki Atatürk… Okuyun, inceleyin, düşünün ve elinizi vicdanınıza koyarak karar verin…

« I. Dünya Savaşı başladığında Bulgaristan Sofya’da “ateşemiliter” olan Atatürk, “Avrupa’daki rahatını” bırakarak “vatan ve millet borcunu ödemek için” adeta “gönüllü” olarak Çanakkale Savaşı’na katılmıştır. Atatürk, Kasım 1914’te, Başkomutanlık Vekaleti’ne müracaat ederek cephede aktif bir göreve getirilmek istemiş, ancak kendisine, “Sizin için orduda her zaman bir görev vardır. Ancak Sofya Ateşemiliterliği’ni daha önemli gördüğümüzden sizi orada bırakıyoruz” cevabı verilmiştir. Bunun üzerine Atatürk, Aralık 1914’te Sofya’dan Başkomutan Vekili Enver Paşa’ya bir mektup yazarak cephede aktif görev alma isteğini yenilemiştir: “Vatanın müdafaasına ait faal vazifelerden daha mühim ve yüce bir vazife olamaz. Arkadaşlarım muharebe cephelerinde, ateş hatlarında bulunurken ben Sofya’da ateşemiliterlik yapamam! Eğer birinci sınıf subay olmak liyakatinden mahrumsam, kanaatiniz bu ise, lütfen açık söyleyiniz.”[2] Atatürk, o günlerde içinde bulunduğu “ruh halini” ve kafasındaki “planları” sonradan Falih Rıfkı Atay’a şöyle anlatmıştır: “O günlerde neler çektiğimi anlatamam. Gerekirse bir er gibi herhangi bir cepheye katılmaya karar vermiştim. Onun için Sofya’daki evimin eşyalarını, Fethi Beyi arkadaşımla anlaşarak elçiliğe taşıttım. Hemen hareket edebilmek üzere küçük bir bavul hazırladım. Artık evi de bırakmak üzere iken, ‘İsmail Hakkı’ imzalı bir telgraf aldım. İmzanın üstünde, ‘Harbiye Nazır Vekili’ yazılı idi. ‘On dokuzuncu Tümen Komutanlığı’na tayin buyruldunuz. Hemen İstanbul’a hareket ediniz’ Ben bu telgrafı aldığım vakit Başkumandan Vekili Enver Paşa, Sarıkamış Savaşı’nı yapıyordu…”[3] Yani Atatürk, isteseydi pekala kanlı Çanakkale Savaşı sırasında Sofya Ateşemiliterliği’ne devam edebilir ve ilerde “Çanakkale Savaşı sırasında neden cephede değildin?” diye soranlara da -Enver Paşa’dan gelen telgrafları göstererek- “Ben cephede aktif bir görev almak istedim, ama Enver Paşa kabul etmedi!” diye cevap verebilirdi. Ama gerçek bir “vatansever” olan Atatürk “gelme, orda kal!” telkinlerine karşın, adeta “zorla” kendisini cephede aktif bir göreve tayin ettirmiştir. Gerçek “kahramanlık” ve “vatanseverlik” bu olsa gerekir: Bilerek, isteyerek, ölümün kucağına atlamak… Atatürk’ün Çanakkale Savaşı’ndaki “kahramanlığı” bir yana, sadece bu davranışı bile, onun “nasıl bir kahraman” ve “nasıl bir vatansever” olduğunu anlamaya yeter de artar bile…

« Atatürk, kendi ısrarları üzerine, 20 Ocak 1915’te, Esat Paşa komutasındaki, 3. Kolordu’ya bağlı, Tekirdağ’da kurulacak 19. Tümen Komutanlığı’na atanmıştır.[4]

« 20 Ocak 1915’te İstanbul’a gelen Atatürk, atandığı 19. Tümen hakkında bilgi almak için temaslara başlamıştır. Bu sırada, o günlerde Sarıkamış’ta büyük bir bozguna uğrayan Enver Paşa ile görüşmüştür. Atatürk, yıllar sonra, o görüşmeyi ve sonrasında yaşananları Falih Rıfkı Atay’a şöyle anlatmıştır: “Enver Paşa ile karşı karşıya bulunuyorduk. Enver, biraz zayıflamış, rengi solmuş bir halde idi. Söze ben başladım: ‘Biraz yoruldun’ dedim. ‘Yok, o kadar değil’ dedi. ‘Ne oldu?’ ‘Çarpıştık, o kadar!’, ‘Şimdiki durum nedir’, ‘Çok iyidir!’ dedi. Kendisini üzmek istemedim. Konuşmayı görevim üzerine çevirdim. ‘Teşekkür ederim, beni numarası on dokuzuncu olan tümene kumandan tayin etmişsiniz. Bu tümen nerededir?’ ‘Ha, evet… Belki bunun için Erkan-ı Harbiye ile görüşseniz ile görüşseniz daha iyi bilgi edinirsiniz’. Enver’i çok yorgun ve kafası işlerinde görüyordum. Sözü uzatmadım. ‘Peki o halde fazla rahatsız etmeyeyim’ dedim. Başkumandanlık Erkan-ı Harbiye’sine gittim. Gerekenlere kendimi şöyle tanıtıyordum: ‘On dokuzuncu Tümen Kumandanı Mustafa Kemal…’ Hepsi şaşıyordu! Böyle bir tümenin var olduğundan haberi olana rastlamadım. Sonunda bir akıllı dedi ki: ‘Belki böyle bir tümen Liman von Sanders’in ordusunda bulunmaktadır. Bir defa onu görseniz…’ Von Sanders’in kurmay başkanı Kazım Bey’in bürosuna giderek durumu anlattım. Kazım Bey: ‘Bizim dislokasyonumuzda böyle bir tümen yoktur. Fakat olabilir ki, Gelibolu’da üçüncü kolordu yapmakta olduğunu bildiğimiz bazı yeni teşkilat arasında yeni bir tümen kurmayı tasarlamıştır. Bir defa oraya kadar gitseniz. Kazım Bey, ‘Bununla berber hareketimizden önce sizi kumandan paşaya tanıtayım’ dedi.”[5] Bunun üzerine Atatürk, Liman von Sanders ile tanışmıştır. Bu Alman Mareşali, Atatürk’ü nezaketle karşılamıştır. Bulgarların durumunu merak eden Mareşal, Atatürk’e kibar bir tavırla: “Bulgarlar hala harbe girmeyecekler midir?” diye sormuş, Atatürk, “Benim görüşüme göre henüz girmeyeceklerdir” diye cevap vermiştir. Mareşal “Niçin?” diye sorunca, Atatürk, “Benim anladığıma göre Bulgarlar iki ihtimalden biri anlaşılmadan harbe girmezler. Biri, Almanya’nın başarı kazanabileceğine inandırıcı deliller görmedikçe, ikincisi de, harp kendi topraklarına temas etmedikçe” diye cevap vermiştir. Bu cevaba sinirlenen Mareşal, sağ yumruğunu sıkıp havaya kaldırarak, “Bulgarların Alman başarısına güvenleri yok mu?” diye sormuştur. Bu öfkeli soruyu Atatürk gayet sakince, “Hayır ekselans!” diye cevaplamıştır. Öfkeden yüzü kıpkırmızı olan Liman von Sanders, “Niçin?” diye sorunca, Atatürk, bir şey anlamamış gibi bakmıştır. Bu sırada Mareşal, “Nasıl olur. Alman başarısına güvensizlik? Nasıl olur bu?” diye söylenince, Atatürk, “Öyle efendim!” diye diretmiştir. Bunun üzerine Mareşal Sanders, dikkatlice Atatürk’e bakarak, “Sizin fikriniz nedir?” diye sormuştur. Her ne koşulda olursa olsun muhatabının yüzüne gerçeği, sadece gerçeği söylemeyi ilke edinmiş olan Atatürk, biraz düşündükten sonra, kendinden emin, “Bulgarları düşündüklerinde haklı buluyorum” demiştir. Yarbay Atatürk’ün bu cevabı, Mareşal Liman von Sanders üzerinde adeta “şok etkisi” yapmıştır. Bu sözler üzerine ayağa kalkan Mareşal, Atatürk’e, “Çıkabilirsiniz!” demiştir.[6]

« Atatürk, Çanakkale Savaşı’na “yarbay” olarak başlamıştır, fakat beş hafta sonra 1 Haziran 1915’te “albay” olmuştur.[7]

« 2 Şubat 1915’te Tekirdağ’a gelen Atatürk, 19. Tümeni kurma çalışmalarına başlamış, 25 Şubat 1915’te, Tekirdağ’daki 19. Tümen Komutanlığı, Maydos (Eceabat)’a nakledilmiş ve Atatürk, 19. Tümen ve Maydos Bölge Komutanlığı’na getirilmiştir. (19. Tümene ek olarak, 9. Tümen’in 2 piyade alayı bazı topçu birlikleri de Maydos Bölge Komutanlığı emrine verilmiştir.)[8]

« 23 Mart 1915’te Maydos Bölgesi Komutanlığı genişletilerek, “Müstehkem Mevki Rumeli Bölgesi Komutanlığı” adını almış ve komutanlığına Albay Halil Sami Bey getirilmiştir. Atatürk’ün komuta ettiği 19. Tümen, ordu yedeğine alınarak 3. Kolordu Komutanlığı’nın emrinde yine Maydos’ta bırakılmıştır. 24 Mart 1915’te Atatürk, bir aydır devam ettirdiği Maydos Bölgesi Komutanlığı’nı Albay Halil Sami Bey’e bırakarak 19. Tümen Komutanlığı’na dönmüştür.[9]

« 18 Nisan 1915’te, Atatürk’ün komutasındaki 19. Tümen, Çanakkale’ye yeni atanan Mareşal Liman von Sanders’in komutasındaki 5. Ordu’nun “yedeğine” alınarak Bigalı köyüne gönderilmiştir. Böylece Atatürk, Maydos’tan Bigalı’ya geçmiştir.[10]

« Çanakkale Savaşı öncesinde, Osmanlı ordusunun başındaki Alman General Liman von Sanders, Çanakkale’ye İngiliz çıkarmasının, Saroz Körfezi ve Anadolu kıyılarından, özellikle Bolayır’dan yapılacağını düşünürken,[11] Yedek Tümen Komutanı Yarbay Atatürk, Çanakkale’ye İngiliz çıkarmasının Anafartalar bölgesinden; Alçıtepe ve Kocaçimen’den yapılacağını belirtmiştir.[12] Gelişmeler, Atatürk’ü haklı çıkarmıştır.

« 25 Nisan 1915’te İngiliz, Fransız ve Anzak birlikleri Çanakkale’ye sabaha karşı Arıburnu, Seddülbahir ve Kumkale sahillerinden çıkarma yapmaya başlamıştır. Seddülbahir’e çıkan düşman, kıyı topçusunun yoğun ateşi ve kuvvetlerimizin karşı taarruzuyla durdurulmuş, Kumkale kıyılarından yapılan çıkarma gelişememiş, Arıburnu’na çıkan düşman ise, Atatürk komutasındaki birliklerce geri püskürtülmüş ve bozguna uğratılmıştır.[13] Çanakkale’ye 25 Nisan 1915’te, saat 05:30 civarında ayak basan düşman çıkarma birlikleri, 09:45’te karşılarında Atatürk’ü ve 57. Alayı bulmuşlardır. 25 Nisan 1915’teki ilk çıkarma başladığında Çanakkale Bigalı Köyü doğusunda Değirmenlik mevkiindeki karargahında bulunan 19. Tümen Komutanı Yarbay Atatürk, çıkarmayı haber alıp, (Maltepe’deki 77. Alay ve 9. Tümenden aldığı raporlarla), harekete geçmeden önce, Gelibolu’daki 3. Kolordu Komutanlığı’na saat 07:00’da şu raporu yazmıştır: “Kabatepe ile Arıburnu arasında karaya çıktığı öğrenilen düşman kuvveti, henüz anlaşılamadı. Düşmanın Kocadere batısındaki sırtları işgal etmesine meydan vermemek için 57. Alay ve bir dağ bataryasını şimdi o tarafa hareket ettiriyorum. Düşmanın kuvvet ve durumunu anlamak, ona göre gerekli tedbirleri almak üzere Tümen Kurmay Başkanını karargaha bırakarak bizzat oraya gidiyorum. Büyük kısmını kullanılmasını gerektirecek bir hal olunca tümenin başına geleceğimi arz ederim”. Bu raporu yazdıktan sonra, inisiyatif kullanarak, 07:45’de karargahından hareket etmiş ve 57. Alayla birlikte saat 09:40’da Kocaçimen’e varmıştır.[14] “Bu güzergahta yol yoktu. Arazi sarp ve derin derelerle kesilmişti. Her tarafı yüksek ve çok sık fundalıklar sarmıştı. Tüm çabalara karşın yaklaşma yürüyüşü biraz gecikti. Saat 09:40 sularında Kocaçimen tepesine ulaşıldı. Asker bir hayli yorulmuş ve yürüyüş kolunun derinliği de uzamıştı.”[15] Atatürk Kocaçimen tepesinde yaklaşık 10 dakika 57. Alayı dinlenmeye bırakarak kendisi atına atlayıp sarp araziden Conkbayırı’na gitmiştir. Buraya geldiğinde, 27. Alay 2. Taburun “Balıkçı Damlarındaki”savunma müfrezinden arta kalan erlerin, 261 rakımlı tepeye (Conkbayırı’nın güneyindeki platonun üzerinden kuzeye) doğu geri çekildiklerini görmüştür. İşte tam o an atından inen Atatürk, düşmandan kaçan Türk erlerinin tam önünde durarak o ünlü “düşmandan kaçılmaz” konuşmasını yapmış; kaçan erlere süngü taktırıp yere yatırarak, bozguna uğramış bir birlikten arta kalanlardan bir savunma hattı kurmuştur.[16] Ve habercileri aracılığıyla 57. Alay komutanına hızla bölgeye intikal etmesi emrini ermiştir. Bu emri alan 57. Alay’ın öncüleri saat 10:00 sularında Conkbayırına varmışlardır.[17] Balıkçı Damlarından kaçan Türk ordusunun yeniden savaş durumuna geçtiğini gören düşman kuvveti neye uğradığının şaşkınlığını yaşarken yetişen 57. Alay ve 8. Tabur düşmana saldırmıştır. Atatürk komutanlara verdiği emirde: “Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum! Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve komutanlar geçebilir” demiştir. Karaya çıkan Anzaklar sekiz taburdan fazladır Hemen süngü taktırarak düşmana saldırı emri veren Atatürk kendisi Conkbayırı’ndan hareketi yönetmiş; sağdaki ve soldaki birliklerle bağlantı kurmaya çalışmıştır. Atatürk anılarında Conkbayırı’ndaki o mücadeleyi “Herkes öldürmek ve ölmek için düşmana atılmıştı.” sözleriyle anlatmıştır.[18] Conkbayırı sırtlarında yaşanan boğaz boğaza çatışma sonunda 57. Alay’ın neredeyse tamamı şehit olmuş, ama düşman çıkarması da sonuçsuz kalmıştır. Atatürk’ün ifadesiyle “kazandığımız an bu andır.”[19] Yarbay Atatürk, tümeninin diğer alaylarını da bölgeye getirip 27.Alay’ı da emrine aldıktan sonra saat 16:00’da yeniden karşı taarruza geçmiştir. Atatürk, 15.000 kişilik düşman kuvvetine 5.000 kişilik bir kuvvetle direnmiş ve düşmanı geri çekilmek zorunda bırakmıştır. Atatürk, taarruzlara gece de devam etmiştir.[20] Atatürk, yönettiği, 25 Nisan 1915 taarruzunu, gece saat 10:00’da 3. Kolordu Komutanlığı’na çektiği telgrafta şöyle anlatmıştır: “Sağ kanatta Alay 57, sol kanatta Alay 77, Alay 27, Arıburnu istikametinde taarruz etmektedir. Düşman mavnalara binip kaçmaya başladı. Umum cephede düşmana taarruz ve (düşmanı) takip ediyorum. Sağ kanatta taarruz eden Alay 57’yi Alay 72’den bir taburla takviye ederek hücuma sevk ediyorum.”[21] Son zamanlarda Cumhuriyet tarihi yalancıları, “Atatürk’ün Conkbayırı’na geç geldiğini” iddia etmeye başlamışlar, hatta bu iddialarına bazı üniversite hocalarından da taraftar bulmuşlardır. Ancak, elimizdeki belgeler ve anılar, bu iddiayı çürütmektedir. 25 Nisan çıkarma günü “ordu yedeği” olan Atatürk’ün 19. Tümenine saat 07:00’de hiçbir emir gelmemişti. Rütbesi yarbay olan Atatürk, Kolordu Komutanlığı’nın emri olmadan, emrindeki kuvvetlerin yerini değiştirme yetkisine sahip değildir. Bu alaylar, Liman von Sanders’in elindeki tek yedek kuvveti oluşturuyordu ve eğer onlar ateş hattına sürülürse, müttefikler başka bir noktaya daha çıkarma yaptıkları takdirde üzerlerine gönderecek kuvvet kalmamış olacaktı. İşte Atatürk, bütün bu tehlikeleri göze alarak, inisiyatif kullanarak 57 Alay ile bir dağ bataryasını ve Sıhhiye müfrezesini Kocaçimen tepesine doğru hareket ettirmiştir. Saat 07:00 civarlarında Anzakların Conkbayırı civarına saldırdıklarını haber alan Atatürk, hazırlıklardan sonra saat 07:45’de Bigalı deresinden Kocaçimen tepesi istikametine hareket etmiştir ve saat 09:40 civarında Kocaçimen tepesine gelmiştir. Bu yürüyüş iki saat kadar sürmüştür. 57, bir dağ bataryası ve bir Sıhiye müfrezesinin, derin derelerle kesilmiş, inişli çıkışlı ve fundalıklı sarp arazide daha hızlı hareket etmesi mümkün olmamıştır. “Yolda duraklama yok, araziyi bilmemek gibi bir durum yok, kendisinden önce düşmanla muharebeye giren birliklerin pozisyonu biliniyor. Üstelik boş kalan ve kritik olan düşman hedefleri, yani asıl ihraç noktası ve asıl hedef olan Kocaçimen silsilesi tespit edilmiş. Tüm bunlar Mustafa Kemal tarafından saptanmış. En azından olan bitenin farkında. Kendisinden ihtiyat tümeni olan 19. Tümen’den bölgeye bir tabur göndermesi istenmişken, kendisi takviyeli bir alayla yola çıkmıştır. Takviyede bir dağ bataryası, öbür iki alay 72 ve 77 Alaylar hareket etmemiş, önden de süvari bölüğü, sıhhiye bölüğü ve baştabibi bulunmaktadır. Bunlar hep Mustafa Kemal’in doğu yerde ve doğru zamanda bulunduğunu kanıtlayan yan unsurlardır. (…) Gereksiz polemik bu noktada araziyi tanımayanlar tarafından ortaya atılan savlarla yanlışlıkla başlıyor. Bu platonun bir ucunun 600 metre civarında olduğu meyilli yamaçları da dahil olmak üzere çok net anlaşılıyor. Ancak 261 Rakımlı tepe meselesine topografik olarak bakılmadığı için sanki bir 10, 20 mwtrw tepeymiş gibi yorumlanıyor Bu durumda şöyle bir sonuç ortaya çıkıyor: Sanki düşman önünden kaçan askerlerin işaret ettiği 261 rakımlı tepe, askerin varmış olduğu Conkbayırı zirvesindeymiş gibi bir anlam çıkmaktaysa da bu hatalıdır. Yani, Mustafa Kemal Anzakları, platonun merkezinin güneyinde karşılamıştır. Öte yandan eğer düşman 261 rakımlı tepeye çıkmış olsaydı karşısındaki birliğin kaç bölük olduğunu görecekti ve hemen alayla taarruzda tereddüt etmezdi. Oysa yamaçta oldukları için platoya hakim olamamaları nedeniyle, düzlükteki Türk birliklerinin sayıca kendilerinden ne kadar az olduğunu tahmin edememişlerdir. İşte durumlarının asıl nedeni budur. Mustafa Kemal, ‘Kazandığımız an bu andır’ derken, bu nedenle çok doğru teşhis koymuştur. Bu hiç kuşkusuz bir tesadüftür. Ama unutulmasın ki savaşlar çoğu kez tesadüf muharebeleriyle zafere giden yolla taçlanırlar. Siper muharebeleri bundan sonra başlayacaktır ve artık savaşın tekniği bundan sonra platoda görülecektir. Bu da ‘taarruz, taarruz..’dur. İşte Mustafa Kemal’i, öteki tümen komutanlarından ve üst komutanlarından ayıran önemli özelliği bu öngörü yeteneğidir. Strateji, taktik dehası olduğu hem sonraki muharebelerde, hem de Kurtuluş Savaşı’nda ortaya çıkacak, geleceğin başkomutanı olacak subayın doğuş anı da burasıdır.”[22] Çanakkale Savaşı uzmanı Erol Mütercimler, “Gelibolu” adlı kitabında Atatürk’ün 25 Nisan 1915 savaşlarında büyük başarı gösterdiğini şöyle ifade etmiştir: “Mustafa Kemal, inisiyatif kullanarak muharebenin gidişini değiştirmiştir. Savaş tarihine baktığımızda muharebe alanlarında deha olarak adlandırabileceğimiz komutan sayısı çok azdır. İngilizlerin şanssızlığı, Yarımada’da böyle birisine rastlamış olmasıdır. Bu olayın ardından iki kez daha ‘yarbay’ gibi küçük bir askeri rütbeye sahip subayın generaller savaşının yönünü değiştirmesine tanık olacağız. Çünkü tepeden dürbünüyle çevreyi seyretmek olanağını bulduğu kısacık aralıkta Liman von Sanders başta olmak üzere öteki yüksek rütbeli komutanların göremedikleri gerçeği Yarbay Mustafa Kemal bir anda kavramıştı.”[23] Çanakkale Savaşı uzmanı İsmet Görgülü, “On yıllık Harbin Kadrosu” adlı eserinde, Atatürk’ün 25 Nisan 1915 savaşlarındaki başarısını şöyle anlatmıştır: “…Saat 09:30’da Ordu yedeği olan 19. Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal, inisiyatifini kullanarak Kocaçimen bölgesine getirdiği 57. Alay ile, düşmanın kuzey yanından taarruz etti. Düşman ilerlemesi durduruldu. Yarbay Mustafa Kemal, düşmana taarruz etmek için Ordu Komutanından gerekli izni almayı bekleseydi, düşman muharebenin ilk saatlerinde, bölgenin en hakim tepeleri olan Conkbayırı ve Kocaçimen’i ele geçirecek ve Boğaz yolunu açmış olacak, Seddülbahir’i de savunan Türk kuvvetlerini de kuzeyden kuşatmış olacaktı. Aynı zamanda düşmanın çıkarma yaptığı Arıburnu ve Seddülbahir bölgelerine, muharebenin ilk gününde müdahale edebilecek mesafede Türk birliği bulunmadığından (M. Kemal’in tümeni hariç) Mustafa Kemal’in bu tarihi müdahalesi olmasaydı Çanakkale Muharebeleri, 25 Nisan günü kaybedilebilirdi.”[24]

« Atatürk, 25 Nisan 1915’teki Arıburnu taarruzunda gösterdiği başarıdan dolayı “Arıburnu Kuvvetler Komutanlığı”na getirilmiş ve 25 Nisan 1915’ten 16 Mayıs 1915’e kadar bölgedeki tüm kuvvetleri tek başına komuta etmiştir. “Atatürk, 5-10 kişiyi bile idare edemezdi” dediği iddia edilen “tarih profesörüne” ithaf olunur!..

« 25/26 Nisan 1915’te düşman Arıburnu ve Conkbayırı’ndan yeni çıkarmalar yapmış ve her seferinde karşısında Atatürk’ün komutasındaki Mehmetçiği bulmuştur. Örneğin, 26 Nisan tarihinde Conkbayır’na yapılan taarruzu Atatürk, daha sonra Kemalyeri diye adlandırılacak yerden yönetmiş, Kanlısırt-Kırmızısırt hattında düşmana ağır kayıplar verdirerek, düşmanı kıyıya çekilmeye zorlamıştır.[25] Atatürk anılarında, “Diyebilirim ki benim için en kritik durum 26 Nisan günü idi” demiştir. Şüphesiz bunun bir anlamı vardır. Tümen cephesinin asıl yükünü çeken 57. ve 27. Alaylar , kendilerinden sayıca ve silahça çok üstün durumdaki düşmanla savaşmaktan yorgun, aç ve uykusuz düşmüşlerdi. Birkaç gece üst üste hücum üstüne hücum etmişlerdi. Atatürk, “En kritik dönem 26 Nisandı” derken birliklerinin çok hırpalanmış ve güçsüz duruma düşmüş olduklarını ifade etmek istemiştir. Müttefik güçlerin 26 Nisan sabahı yaptıkları saldırıda 57. Alay’ın geri kalan askerleri de ya “şehit” ya da “sağır” olmuşlardı. 19. Tümen Komutanı Atatürk, 26 Nisan akşamı verdiği emirde, “Bütün birliklerin bulundukları kıtaları tahkim etmelerini, muharebe hazırlıklarını tamamlamalarını, Kocadere köyünden tümen cephane dağıtım yerinden gerekli ikmalin erkenden yapılmasını, erlerin sıcak ve kuvvetli yemekle doyurulmasını…” istemiştir. [26]

« Bu başarılarından dolayı 3. Kolordu Komutanı Esat Paşa, 27 Nisan 1915’te, Atatürk’e, bir kutlama telgrafı çekmiştir: “Başarınızı kutlarım. Raporlarınızı Başkomutanlık Vekaleti Yüksek Makamına arz ediyorum… Emrinize verilen 33. Alay’la birlikte düşmanı denize dökünüz. Donanmamız bizi ateşle destekleyecektir. Tanrı’nın yardımı bizimledir.”[27] Esat Paşa, 30 Nisan 1915’te bir kere daha Atatürk’e kutlama telgrafı çekmiştir: “Geceli gündüzlü devam eden harbi, başarı ile yöneterek her an bir başka surette belirmekte olan fedakar hizmetlerinizin devamını bekler, sizi yürekten kutlarım.”[28]

« Atatürk, Çanakkale’deki başarılarından dolayı 30 Nisan 1915’te Gümüş İmtiyaz Madalyası almış, bunu Altın ve Gümüş Liyakat Madalyaları izlemiştir.[29] (Atatürk’ü günahı kadar sevemeyen Enver Paşa, bu madalyaları herhalde Atatürk’ün mavi gözleri için vermemiştir.)

« 1 Mayıs 1915’te, Atatürk’ün komutasındaki 19. Tümen, Arıburnu cephesinde düşmana taarruz etmiş, istenen sonuç alınamayınca, Atatürk, 2 Mayıs’ta taarruzu durdurmuştur.[30] Atatürk, muharebe sonunda, yayınladığı emirde: “Bizimle beraber burada muharebe eden bütün askerler kesinlikle bilmelidirler ki bize verilen namus görevini tam olarak yerine getirmek için bir adım geri gitmek yoktur. Düşmanı denize dökmedikçe yorgunluk belirtisi göstermeyeceklerine şüphem yoktur.” demiştir.

« 9/10 Mayıs 1915’te Arıburnu cephesinin sağ yanından taarruza geçen düşman, Atatürk’ün 19. Tümeni’ne bağlı birliklerce durdurulmuş ve geri püskürtülmüştür. [31]

« 10 Mayıs 1915’te, Atatürk’ün Arıburnu muharebelerini yönettiği tepeye, 3. Kolordu Komutanlığı’nın günlük emriyle- “Kemalyeri” adı verilmiştir.[32]

« 11 Mayıs 1915’te Başkomutan Vekili Enver Paşa, öğleden sonra 3. Kolordu Komutanı Esat Paşa’yla birlikte Kemalyeri’ndeki Arıburnu karargahına gelerek cephe hakkında Atatürk’le görüşmüştür.[33]

« 14 Mayıs 1915’te Bombasırtı’nı ele geçirmek isteyen İngilizler, gece saat 01:30’da çok şiddetli bir şekilde, Bobasırtı-Cesarettepesi kuzeyindeki Türk mevzilerine saldırmışlardır. Kanlı süngü çatışmalarından galip çıkan Mehmetçik siperlerini korumayı başarmıştır. Atatürk, Çanakkale Savaşlarına ait anılarını anlatırken Bombasırtı’na ayrı bir önem vermiş, Mehmetçiğin oradaki kahramanlığını ve inancını şöyle ifade etmiştir: “Biz kişisel kahramanlıklarla uğraşmıyoruz. Yalnız size, Bombasırtı olayını anlatmadan geçemeyeceğim. Karşılıklı siperler arasındaki mesafe sekiz, on metre, yani ölüm muhakkak… Birinci siperdekilerin hiçbirisi kurtulamamacasına düşüyor, ikinci siperdekiler onların yerine geliyor, fakat ne kadar imrenilecek bir soğuk kanlılık ve tevekkülle biliyor musunuz?.. Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini de biliyor ve en ufak bir çekinme bile göstermiyor. Sarsılmak yok… Okuma bilenler Kuran’ı Kerim okuyor ve Cennet’e gitmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler Kelime-i Şahadet çekerek yürüyorlar. İşte bu Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren hayret ve tebrike değer bir örnektir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale muharebesini kazandıran bu yüksek ruhtur.”

« 16 Mayıs 1915’te, Edirne Valisi Hacı Adil Bey, Gelibolu Mutasarrıfı Rıfat, Maydos Kaymakamı Rahmi, Keşan Kaymakamı, Gelibolu Jandarma Komutanı’nın oluşturduğu bit heyet, 3. Kolordu Komutanı Esat Paşa’yla beraber Kemalyeri’nde Atatürk’ü ziyaret ederek cephede gösterdiği fedakarlık ve kahramanlık nedeniyle kendisini tebrik etmişlerdir.[34]

« 17 Mayıs 1915’te Atatürk, Arıburnu Kuvvetleri Komutanlığı’ndan ayrılarak 19. Tümen Komutanlığı’ndaki görevine dönmüştür. Ayrıca 19. Tümen, Kuzey Grubu Komutanlığı’na bağlanmıştır. Atatürk, Arıburnu Komutanlığı’ndan ayrılırken emrindeki birliklere yazdığı veda yazısında: “23 gün sevk ve idare etmek mutluluğu kazandığım siz demir kitlenin, Tanrı’ya sığınarak yaptığı hücum iledir ki düşmanın 20.000’i aşan kuvveti Arıburnu’nda yok edildi. Yirmi üç günlük ateşli ve kanlı ortak çabalarımız anısının samimi ve temiz duyguyla korunacağından eminim.” demiştir.[35] 25 Nisan’dan 17 Mayıs’a kadar geçen sürede Arıburnu’ndaki bütün kuvvetleri 19. Tümen Komutanı Yarbay Atatürk komuta etmiştir. Şimdi ise komutanlık Esat Paşa’ya devredilmiştir. Atatürk, karargahını Kemalyeri’nden Conkbayırı yakınlarındaki bir noktaya kaydırmıştır.

« 17 Mayıs 1915’te Atatürk’e, Arıburnu muharebelerindeki başarısından dolayı padişah adına “Muharebe Altın Liyakat Madalyası” verilmiştir.[36]

« 19 Mayıs 1919 taarruzunda Türk ordusu çok büyük bir bozgun yaşamıştır. Enver Paşa, 11 Mayıs 1915’te yaptığı gizli görüşmede verdiği bir direktifle, Alma Liman von Sanders önderliğinde Türk savaş tarihindeki en en ağır yenilgilerden biri olan “19 Mayıs taarruzu” planlanmıştır. Türk tarafı, birkaç saat içinde, 3000’i şehit olmak üzere 9000 kayıp vermiştir.[37]

« 23 Mayıs 1915’te, gösterdiği başarılardan dolayı Atatürk’e, Alman İmparatoru tarafından “Demir Haç” nişanı verilmiştir.[38]

« 30 Mayıs 1915’te, Çanakkale Ağıldere’de İngilizlerle şiddetli çarpışmalar yaşanmış, Atatürk’ün komuta ettiği ordular Ağıldere muharebesini kazanmıştır.[39]

« 1 Haziran 1915’te Atatürk albaylığa yükselmiştir. Bu nedenle Harbiye Nazırı ve Başkomutan Vekili Enver Paşa, Atatürk’e “tebrik telgrafı” çekmiştir: “Yeni rütbenizi tebrik ederim. Bu terfi, görmekte olduğunuzu büyük ve fedakarane hizmetlerinize karşılık bir mükafat değil, ancak memlekete daha mühim ve ordumuza daha kıymetli hizmetler görebilecek mevkilere erişmek için geçilmesi gereken bir basamaktır”[40]

« 4/5 Haziran 1915’te İngilizlerin gece Arıburnu cephesindeki siperlere saldırmaları üzerine başlayan mücadeleyi, sabaha karşı Düztepe’deki karargahından Tümen cephesine gelen Atatürk yönetmiştir. 19.Tümen birlikleri, işgal edilen siperleri düşmandan geri almıştır.[41]

« 7 Haziran 1915’te Atatürk, Kemalyeri’ne giderek 3. Kolordu Komutanı Esat Paşa’yla görüşmüş ve tümeni için yeterli miktarda el bombası istemiştir.[42]

« 29 Haziran 1915’te, Başkomutan Vekili Enver Paşa, Şehzade Ömer Faruk Efendi ve İstanbul Milletvekili Hüseyin Cahit Yalçın, Gelibolu’da 5. Ordu Karargahı’nı ve Kemalyeri’ni ziyaret etmişler. Daha sonra da Düztepe’de 19. Tümen Karargahı’nda Atatürk’ü ziyaret etmişlerdir.[43]

« 15 Temmuz 1915’te Atatürk’e başarılarından dolayı, “Takfon” (nikel, bakır, çinko alaşımı) Harp Madalyası verilmiştir.[44]

« 16 Temmuz 1915’te gazeteci, yazar ve şairlerden oluşan bir heyet Gelibolu’ya gelerek 5. Ordu ve 3. Kolordu karargahlarını gezmiştir. Heyet, Cesarettepesi’ne giden yolun düşman kontrolünde olmasından dolayı Atatürk’ü ziyaret edememiş, fakat telefonla konuşarak başarılar dilemiştir.[45]

« 6 Ağustos 1915’te Yeni Zelandalıların Sazlıdere ile Ağıldere arasından Conkbayırı’na doğru ilerlemeye başladıkları anlaşılmıştır. Bu bölgeden gelen silah sesleri üzerine 19. Tümen Komutanı Atatürk, emrindeki 18.27.57. ve 72. Alay komutanlıklarına gece saat 01:10 itibariyle şu uyarı emrini yayınlamıştır: “Genel durum pek önemlidir. Komutanlar ve subaylardan her zamankinden çok olağanüstü uyanık fedakarca çalışma isterim” Atatürk, Enver Paşa, Liman Paşa ve Esat Paşa ile görüş ayrılığı içindedir. Atatürk’ün Esat Paşa ile olan görüş ayrılığının nedenlerini, Hamilton’un, Suvla limanına yaptığı çıkarmanın hemen öncesinde Atatürk ile Esat Paşa arasındaki konuşmalardan anlamak mümkündür. Atatürk bunu “Anafartalar Hatıraları”nda anlatmıştır. Atatürk, düşman kuvvetlerinin Arıburnu’nun kuzeyinden çıkacaklarını üst makamlara üç kez söylemiştir: Kendi komuta yerine ziyarete geldiğinde 1 Haziran’da Ordu Kurmay Başkanı Yarbay Kazım’a söylemiş; 3 Haziran’da Kuzey Grubu Komutanlığı’na yazmış; 9 Haziran’da da telefonla Grubun Kurmay Başkanı’nı (Kazım Bey’i) arayarak konuyu komutanına (Liman Paşa’ya) anlatmasını istemiştir. Ancak Atatürk’ün bu istekleri, bu bölgeye bir tabur verilmesiyle sonuçlanmıştır. Oysa ki Atatürk işi çok daha geniş çapta düşünmektedir: Arıburnu cephesinin bir komuta altında, bunun kuzeyinin (Arıburnu ve Anafartalar arası) başka bir komuta altında, Kabatepe bölgesinin de başka bir komuta altında bulundurulmasını istemiştir. Bunu 1 Haziran’da Ordu Kurmay Başkanı’na anlattıktan sona, sorun, 9-12 Haziran arasında yazışmalara konu olmuş ve sonunda Kuzey Grubu Komutanı ile Kurmay Başkanı, Yarbay Fahrettin, Atatürk’ün Düztepe’deki komuta yerine gelerek arazi üzerinde tartışmışlar ve kendilerine göre Atatürk’ü içine düştüğü saplantıdan çıkarmak istemişlerdir!Atatürk’ün yazışmalarında ısrarla önemini vurguladığı Sazlıdere’nin yatağı tam ayaklarının dibinden başlamaktadır. Hemen sağ taraflarında ise Sarıbayır silsilesinin üç önemli tepesi yükselmektedir. Bir süre Düztepe’den altlarındaki manzarayı seyreden Kolordu Kurmay Başkanı düşüncelerini şöyle açıklamıştır: “Bu arazide ancak çeteler yürüyebilir” Esat Paşa Atatürk’e dönerek, “Düşman nereden gelecek?” diye sormuştur. Atatürk, eliyle Arıburnu bölgesini göstererek “Buradan!” yanıtını vermiştir ve eliyle Arıburnun’dan başlayarak Kocaçimen tepeye kadar olan alanı göstererek “Düşman buradan hareket edecek” demiştir. Kolordu komutanı gülüp omzunu okşayarak, “Merak etme beyefendi, gelemez!” diyerek karşılık vermiştir. Artık daha fazla konuyu uzatmanın bir işe yaramayacağını anlayan Atatürk, “İnşallah sizin dediğiniz gibi olur” demekle yetinmiştir. Atatürk, Hamilton’un hareket planını doğru tahmin etmiştir. Çanakkale Savaşlarında onun sezgi gücü birkaç kez ortaya çıkmıştır ama buradaki durum farklıdır. Çünkü, sezginin dışında askeri bilgi ve yorum gücü devreye girmiştir. Fakat, sezgileriyle yoğrulmuş askeri bilgilerinden çıkan sonuçların uygulanması için “daha yüksek bir rütbe” gerekiyordu; ama rütbesi buna yeterli değildi. Anzaklar, Suvla’ya bir çıkarma yapıp Sazlıdere yatağından Sarıbayır tepelerine tırmandığında defterine şunları yazmıştır: “6 Ağustos’tan itibaren düşman taarruzları, iki ay önce sorumluluk sahiplerine boşu boşuna açıklamaya çalıştığım şekilde gelişmeye başladığı zaman onların neler hissettiğini bilmeyi çok isterdim. Olaylar, onların kendilerini bekleyen şeylere karşı zihnen hazırlıksız olmak suretiyle, milleti çok büyük tehlikelerle karşı karşıya bıraktığını göstermişti”.Atatürk’ün uyarıları Esat Paşa tarafından dikkate alınmamış bunun sonucunda hem Sazlıdere’den kuzeydoğuya uzanan engebeli arazi savunmasız kalmıştı, hem de Kemikli burnuna doğru uzayan ova, eksik kadrolu üç taburun savunmasına bırakılmıştı. Esat Paşa, Atatürk’ün, Sazlıdere’nin önemi nedeniyle ayrı bir kuvvet tarafından korunması konusundaki ısrarlarına verdiği yanıtta, Arıburnu cephesinin kuzeyinden Tuzla’ya kadar uzanan bölgeyi, yeni oluşturacağı bağımsız bir müfrezenin sorumluluğuna vereceğini bildirmiştir. Ancak bu taburları Alman Bibaşı Willmer komuta edecekti. Atatürk, buna da itiraz etmiştir. Ona göre, Sazlıdere’nin önemi dikkate alınarak buraya kuvvetli birlikler ayrılmalıdır. Atatürk’ün, Tümgeneral Esat Paşa ile yaptığı tartışmada söyledikleri bir bir gerçekleşmiştir: Atatürk, Anzakların geleceği yönü bilmiş, bu hattı tutamayan Türk ordusu onun öngördüğü gibi gerileyip Şahinsırt’a kadar çekilmiş ve Anzak kuvvetleri Türk hatlarının gerilerine sarkmıştır.[46]

« 6/7/8 Ağustos 1915’te İngilizlerin Arıburnu cephesine ve Conkbayırı’na saldırmaları üzerine çok kanlı çarpışmalar olmuştur. Atatürk, 7 Ağustos 1915’te saat 05:05’te, Kuzey Gurubu Komutanlığı’na yazdığı raporda: “Düşman gece yarısından başlayarak topçusuyla şiddetli ateş altına aldığı 18. ve 27. Alay cephelerine, saat 04:30’da hücum etmişse de Tanrı’nın yardımıyla ağır kayıplar verdirilerek hücum sonuçsuz bırakılmıştır.” demiştir.[47]

« 8 Ağustos 1915’te, Conkbayırı İngilizlerin eline geçmiştir. 8 Ağustos sabahı saat 04:00’te solda bulunan Avustralya piyadesi Azmakdere’den Abdurrahmanbayırı’na doğru sağa çark ederek Kocaçimentepesi’ne saldırmıştır. Saldırı sırasında 14. 64 ve 25. Türk Alaylarının askerleri birbirine karışmış, 9. Tümen Komutanı yaralanmış ve 16. Kolordu Komutanı da cepheye gelip düzenleme yapmamıştır. Bu karışıklık içinde Atatürk, emrindeki 10. Alayı Conkbayırı’na koşturmuştur. Bu sırada telefonla orduların içinde bulunduğu karışıklığı Kuzey Grubu Komutanlığı’na bildirmiştir. Conkbayırı’ndaki durum o kadar kritik bir hal almıştır ki, Fahrettin Altay Paşa, Conkbayırı bölgesine “kudretli” bir komutanın tayin edilmesi gerektiğini anılarında şöyle ifade etmiştir: “8 Ağustos öğle vaki durum son derece tehlikeli hale geldi. Derhal Esat Paşa’yı görerek durumun şiddetle kötüye gitmekte olduğunu ve Conkbayırı bölgesine kudretli bir komutanın tayini lazım geleceğini, onun için de Mustafa Kemal Bey’in Kolordu Kumandanı olarak bu bölgeye verilmesini söyledim. Teklifimi uygun buldu, yalnız bilmem neden kendisinin bu teklif ordu komutanıa yapması lazım gelirken bana, ‘Siz bunu ordu kurmay başkanına teklif ediniz..’ dedi. Telefonla Kazım (İnanç) Bey’i buldum. Conkbayırı’ndaki tehlikenin büyümekte olduğunu izah ederek oraya Mustafa Kemal’in Kolordu Kumandanı olarak tayinini teklif ettim. Bu teklifi Esat Paşa’nın yanından yaptığımı da bildirdim. (...) Conkabayırı’ndaki tehlike gittikçe büyüyor ve önüne geçilmez bir hal almaya başlıyordu. Saat 20:00’da tekrar telefonla Kazım Bey’i aramıştım ki, hat kesilmiş, Kazım Bey, Mustafa Kemal’le konuşurken araya girdim…”[48] Atatürk, saat 19:00’da Kuzey Grubu Komutanı Esat Paşa’ya, Conkbayırı bölgesindeki kritik durumu anlatarak 5. Ordu Komutanı Liman von Sanders’i ikaz etmesini istemiştir. Conkbayırı’ndaki durumun iyice kötüleşmesi üzerine, 5. Ordu Komutanı Liman von Sanders adına Kurmay Başkanı Albay Kazım (İnanç), Atatürk’ü telefon başına çağırarak “Durumu nasıl gördüğünü?” sormuştur. Atatürk, bu soruya: “Bütün mevcut kuvvetlerin, komutam altına verilmesinden başka çare kalmamıştır!” diye cevap verince, şaşıran Kurmay Başkanı, “Çok gelmez mi?” diye sorunca, Atatürk, “Az gelir!” yanıtını vermiştir. İşte o kritik aşamada Atatürk gece saat 21:45’te Mareşal Liman von Sanders’in emriyle Anafartalar Grubu Komutanlığı’na getirilmiştir. Atatürk, o gece saat 01:30’da Anafartalar Grubu Komutanlığı karargahı’nın bulunduğu Çamlıtekke’ye giderek grubun komutasını eline almış ve 9 Ağustos günü sabahın ilk ışıklarıyla taarruz emri vermiştir.[49] Burada üzerinde durulması gereken çok önemli bir nokta vardır: 8 Ağustos sabahı saat 09:00’da Anafartalar Grup Komutanlığı’na Saros Grubu Komutanı olan Beylerbeyli Ahmet Fevzi getirilmişti. Peki ne oldu da on üç saat sonra komutan değişti? 8 Ağustos’ta, Liman von Sanders, Kolordu Kumandanı Fevzi, 12. Tümen’in hemen Mestantepe’ye hücum etmesini istemiştir. Bu isteğe Fevzi, “Asker cebri yürüyüşten ve uykusuzluktan halsiz düşmüştür. Bu halde güpegündüz yapılacak bir taarruzdan başarı beklenemez. Yarın dinlenmiş askerlerle ve şafakla birlikte yapılacak bir hücumun başarı şansı çok daha fazladır.” diyerek geri çevirmiştir. Albay Fevzi, daha sonra Liman von Sanders’in bu yöndeki sözlü ve yazılı emirlerini de uygulamayınca Liman Paşa, onu görevden alarak yerine Atatürk’ü getirmiştir. Liman von Sanders anılarında bu görev değişikliğinin nedenini şöyle açıklamıştır:“Albay Fevzi’ye taarruzun akşam güneş battıktan sonra yapılmasını emrettim… Kolordu Komtanı’na gecikme sebebini sordum. Aldığım cevapta çok yorun olan birliklerin halen bir taarruz yapacak durumda bulunmadığını bildiriyordu. Bu nedenle daha o akşam Anafarta civarında toplanan bütün birliklerin komutasını Arıburnu cephesinin kuzey kanadında bulunan 19. Tümen Komutanı Albay Mustafa Bey’e verdim.”[50]

« 8 Ağustos 1915’te Anafartalar Gurup Komutanlığı’na getirilen Atatürk’ün bu görevi, Çanakkale’den ayrılacağı 10 Aralık 1915’e kadar devem etmiştir. Anafartalar Grup Komutanı olarak emrinde 3 kolordu (2.16.15. kolordular) vardır. Bu, Ordu Komutanlığı niteliğinde bir komutanlıktır. Turgut Özakman’ın da belirttiği gibi, “Çanakkale Savaşı boyunca, Liman Paşa dışında hiçbir komutan, bu kadar uzun zaman, bu kadar çok birliği ve bu kadar geniş bir alanı komuta etmemiştir.”[51] “Mustafa Kemal, 5-10 kişiyi bile idare edemezdi” dediği iddia edilen “tarih profesörüne” ithaf olunur!... Evet! Atatürk, 5-10 kişiyi değil binlerce kişilik koca 3 kolorduyu idare etmiştir…

« 9 Ağustos 1915’te Atatürk’ün komutasındaki kuvvetler Anafartalar bölgesinde düşmana saldırmıştır. 9 Ağustos günü hem Conkbayırı Muharebeleri devam etmiş hem de Birinci Anafartalar Muharebesi yapılmıştır. Atatürk, 7. ve 12. Tümenlerin sabaha karşı başlayan taarruzunu, Anafartalar bölgesindeki bir tepeden başından sonuna kadar yönetmiştir. Düşman bozguna uğrayarak kaçmıştır. Taarruz sonrasında Atatürk akşamüzeri Anafartalar’dan ayrılıp Conkbayırı’na hareket etmiştir. Yol üzerinde Çamlıtekke’de, Liman von Sanders ile görüşerek akşam, Conkbayırı ile Suyatağı arasındaki 8. Tümen Karargahı’na gelmiştir. Burada son durumu inceleyerek, 10 Ağustos şafağında yapılacak taarruzun son hazırlıklarını tamamlamıştır.[52] Atatürk, 9 Ağustos Muharebelerini şöyle yorumlamıştır: “Elde edilen esirlerin ifadesinden, yalnız Suvla limanına çıkarılmış, 10. ve 11. Tümenlerden oluşan bir kolordu olduğu ve 7. Tümen ile Kocaçimen mıntıkasındaki diğer tümenlerimizin karşısındaki kuvvetin başlıca Avustralya ve Yeni Zelanda kıtaları bulunduğu anlaşıldı. Düşmanın fevkalade sayı üstünlüğü ve muharebe araçlarının bizimkilerle kıyaslanamayacak derecede çokluğu ve mükemmelliği karşısında bugün kazandığım başarı, amacımı tamamen gerçekleştirmişti. Hakikaten düşmanın bir kolordusunu zayıf bir tümenimle, Kireçtepe-Azmak arasında yenmiş ve Tuzla gölüne kadar takip edip orada durdurmuştum. 7.Tümen de Damakçılı istikametindeki düşmanın ilerlemiş bazı kısımlarını geriye attıktan başka, Conkbayırı ve Kocaçimen sırtlarına yönelen düşman kuvvetlerini üzerine çekerek orada durdurmuş bulunuyordu. Bu şekilde düşmanın asıl hedefi olduğuna şüphe kalmayan Conkbayırı ve Kocaçimen silsilesine sahip olması ertelenmiş oldu. Conkbayırı elinde bulunan düşman bugün orada faaliyetine devam edebilseydi şüphesiz bizim için vaziyetin düzeltilmesi zor bir şekil alırdı. Fakat bugünkü başarıyla, Conkbayırı düşman elinde kaldıkça bu tehlike bertaraf edilmiş sayılamazdı. Dolyaısıyla 12. ve 7. Tümenlerle başladığım taarruzu durdurmaya ve Conkabayırı tarafında ciddi tedbir almaya karar verdim.” [53]

« 10 Ağustos 1915’te, Atatürk, İngilizlerin 8 Ağustos’ta ele geçirdiği Conkbayırı’na taarruz etmiştir. Atatürk, “Taarruzun Conkbayırı’ndan yapılmasını gerekli buluyordum. Bu taarruza çok fazla önem verdiğim için ve benden önce çeşitli kumandanların burada yaptıkları tearuzlarla sonuç alamadıklarını bildiğim için iş bu yeni taarruzu bizzat başında bulunarak kendim idare etmeye karar verdim” demiştir. Bu karar doğrultusunda, Atatürk ve tüm kurmayları, Çamlıtekke’den Conkbayırı’na doğru atlı olarak hareket etmiştir. Büyük Anafarta kasabasının doğu hizasında tam tepelerinde bir İngiliz uçağı belirmiştir. Yanında bulunanlar hedef oluşturmamak için hemen ağaçların arasına dağılmalarına karşın Atatürk ve yanında bulunan bir asteğmen, hiçbir şey olmamış gibi yola devam etmiştir. Uçağın takibinde Kurtgeçidi’ne yaklaştıkları zaman Conkbayırı tepesinden ve onun daha kuzeyindeki boyun civarından Anzakların piyade ateşi altında 8. Tümen karargahına ulaşmışlardır. Buraya ulaştığında Atatürk’ün yanında bir tek Süvari Asteğmen Zeki (Doğan) vardır. Kurmaylarından ve yaverlerinden hiçbiri daha gelmemiştir. Yolların olmayışı, arazinin engebeli oluşu, İngilizlerin topçu ateşi ve uçak takibi nedeniyle ancak bir kısmı gece yarısına doğru bir kısmı da ertesi gün karargaha gelebilmişlerdir. Atatürk, sabah saat 04:30’da baskın şeklinde bir taarruza karar vermiştir. Taarruzda kullanacağı kuvvet, 8. Tümene bağlı 23, 24. ve 47. Alaylardır. Atatürk, anılarında Conkbayırı taarruzu’nun başlamasını şöyle anlatmıştır: “Gün doğmak üzereydi. Çadırımın önüne çıktım. Hücum edecek askeri görüyordum. Oradan hücumun yapılmasını bekleyecektim. Gecenin karanlık perdesi tamamen kalkmıştı. Artık hücum anıydı. Saatime baktım. Dört buçuğa geliyordu. Birkaç dakika sonra ortalık tamamen ağaracak ve düşman askerlerimizi görebilecekti. Düşmanın piyade, mitralyöz ateşi başlarsa ve kara ve deniz toplarının mermileri bu sıkı düzende du8ran askerlerimiz üzerinde bir defa patlarsa hücumun imkansızlığından şüphe etmiyordum.Hemen ileri koştum. Tümen kumandanına rastladım. O da ve her ikimizin refakatimizde bulunanlar beraber olduğu halde hücum safının önüne geçtik. Gayet kısa ve seri bir teftiş yaptım. Önünden geçerek yüksek sesle askerlere selam verdim ve dedim ki: ‘Askerler! Karşımızdaki düşmanı mağlup edeceğimize hiç şüphe yoktur. Fakat siz acele etmeyin. Evvela ben ileri gideyim. Siz, ben kırbacımla işret verdiğim zaman hep birden atılırsınız.’ Kumandan ve subaylara da işaretimle askerlerin dikkatini çekmelerini emrettim Ondan sonra hücum safının önünde bir yere kadar gidildi ve oradan kırbacımı havaya kaldırarak hücum işaretini verdim. Bütün askerler, subaylar, artık her şeyi unutmuşlar, bakışlarını, kalplerini, verilecek işarete yöneltmiş bulunuyorlardı. Süngüleri ve bir ayakları ileri uzatılmış askerlerimiz ve onların önünde tabancaları, kılıçları ellerinde subaylarımız kırbacımın aşağı inmesiyle demirden bir kitle halinde aslanca bir saldırıyla ileri atıldılar. Bir saniye sonra düşman siperleri içinde gökyüzüne yükselen bir sesten başka bir şey işitilmiyordu. Allah, Allah, Allah…Düşman silah kullanmaya vakit bulamadı. Boğaz boğaza kahramanca mücadele sonunda ilk hatta bulunan düşman tümüyle imha edildi”. 8.Tümen alaylarınca sadece süngü hücumuyla gerçekleşen bu taarruzda, 4 saat süren kanlı süngü muharebeleri sonunda Conkbayırı’nıın tamamı ele geçirilmiştir. “10 Ağustos’ta saat 04:30’daki, Türk tarafının yalnızca süngüsünü kullanarak yaptığı kanlı taarruz sonucu Kocaçimentepe-Conkbayırı hattı güven altına alınmış, tüm İngiliz ve Anzak birlikleri taarruz gücünü yitirmiştir.”[54] Düşmana çok büyük kayıplar verdirilen bu savaş sırasında General Boldwin ve Kurmay Başkanı’nın öldüğü çarpışmada Atatürk de göğsündeki saate isabet eden bir şarapnel parçasıyla yaralanmıştır. Atatürk, Conkbayırı’nı geri aldıktan sonra öğleden sonra 8. Tümen’e veda ederek Anafartalar Grubu Karargahı’na dönmüştür.[55] Resmi kayıtlara göre 5 gün süren Conkbayırı taarruzunda; Türk tarafı 20 bin (Kanlısırt’ta 2 bin, Conkbayırı’nda 12 bin, Anafartalar’da 8 bin 400, 19 Tümen cephesinde 2 bin 600), düşman tarafı ise 25 bin kayıp vermiştir. Yani toplam kayıp 45 bin civarındadır.[56] 10 Ağustos 1915 tarihindeki Conkbayırı taarruzu hakkında, Fahrettin Altay Paşa’nın şu yorumu, Cumhuriyet tarihi yalancılarına kapak olacak niteliktedir: “Mustafa Kemal, 10 Ağustos’ta yalnız İstanbul’un değil, bütün bir memleketin işgalini önlemişti. Artık ümitleri kalmayan İngilizler, iki ay sonra Gelibolu Yarımadasını boşaltıp çekilip gitmeye mecbur kalıyorlardı.”[57]

« 15 Ağustos 1915’te, İngilizler, Kireçtepe yükseklerini denizden ve karadan her türlü silahla dövdükten sonra 54. Tümenlerinden dört taburla saat 15:30’da Aslantepe’ye karşı saldırıya geçmişlerdir. Burada Gelibolu Jandarma Taburu ile 127. Alay’dan küçük bir Türk kuvveti vardır. Tümen komutanın da çok geride olması nedeniyle geç haber alındığından Aslantepe’ye zamanında kuvvet gönderilememiştir ve Kanlıtepe düşmüştür. Bu durumda yerinde duramayan Atatürk, Turşun köyüne, 5. Tümen komuta yerine gitmiştir. Buradan 5. ve 9. Tümenlerden kuvvet göndererek Kanlıtepe’yi geri aldırtmış ve büyük bir tehlikeyi önlemiştir. Burada 17 taburluk İngiliz gücü etkisiz bırakılmıştır. Atatürk, bu günkü savaşta birliklerin en ön çizgilerine gitmek istemiştir. İleriye sürdüğü birliklerden bazılarının bir sırtın başındaki yolu, iki düşman torpidosunun yaptığı ateşler yüzünden geçemeyerek orada tıkanıp kaldıklarını görünce, “Zabit ve Kumandan ile Hasbıhal” adlı kitabında yazdığı, “Savaşta yağan mermi yağmuru o yağmurdan ürkmeyenleri, ürkenlerden daha az ıslatır” sözüne uyarak, kendisi, bu ölüm kusan yolu sıçrayıp geçmiştir. Arkasından da kurmay başkanıyla emir subayları ve sonra da onları gören askerler geçmiştir.[58] “Bu muharebelerde de Mustafa Kemal’in komutanlık niteliğinin öne çıktığını görüyoruz. Daha önce de olduğu gibi önsezi ile 6. Tümeni Turşun dolayına ileri alacağını söyleyip, cephe emirlerini yazdırırken İngiliz taarruzu başlamıştır. Saldırının başlamasıyla yedekleri harekete geçirmesi, olayların gelişeceği noktaları sezinleyerek buralara sürmesiyle rastlantılara egemen olması askeri tarihçilerce iyi bir taktisyen olarak değerlendirilmiştir.”[59]

« 16 Ağustos’ta İngilizler, Anafartalar cephesindeki Kireçtepe’ye taarruz etmiş, Atatürk, ateş hattında 5. Tümen Karargahı’nın bulunduğu 161 rakımlı tepeden savaşı yönetmiştir.[60]

« 1 Eylül 1915’te Atatürk’e, Gelibolu’daki “üstün başarılarından” dolayı Gümüş Liyakat Madalyası verilmiştir.[61]

« Atatürk Çanakkale’de 20 Eylül 1915’te rahatsızlanmıştır.[62]

« Atatürk, 27 Eylül 1915’te Liman von Sanders’e,, Anafartalar Grubu Komutanlığı’ndan istifa edeceğini bildirmiştir. İstifa gerekçesi olarak, Enver Paşa’nın son gelişinde kendisini ziyaret etmemesini göstermiştir. Ancak istifası kabul edilmemiştir.[63]

« 31 Ekimde Enver Paşa, 3 Kasımda Ayan ve Mebusan Meclisi üyeleri Çanakkale’de Atatürk’ü ziyaret etmiştir.[64]

« 7 Kasım 1915’te, İngiliz Savaş Kabinesi Çanakkale’yi boşaltma kararı almıştır.[65]

« 11 Aralık 1915’te Atatürk, İstanbul’a gelirken, onun yerine Anafartalar Grubu Karargahı’na Fevzi (Çakmak) Paşa atanmıştır.[66]

« 19/20 Aralık 1915’te İngilizler, Çanakkale’deki siperleri boşaltarak çekilmeye başlamışlardır.[67]

Atatürk, Çanakkale’den ayrılırken arkasında büyük bit “kahramanlık sayfası” bırakmıştır. Sadi Borak’ın ifadesiyle: “Mustafa Kemal, Çanakkale’deki öyküsü ciltler dolduracak zaferler elde etmiştir. Bu başarıları en gerçekçi biçimde komprime eden, İngiliz Generali Aspinal Oglander olmuştur. General, İngilizlerin Gelibolu Seferi’nin resmi tarihinde diyor ki:

‘Bir Tümen Komutanı’nın üç ayrı yerde tek başına giriştiği hareketlerle bir savaşın, hatta bir ulusun kaderini değiştirecek yücelikte bir zafer kazandığı tarihte pek nadirdir.’

Sanırım ki, ‘Mustafa Kemal Mucizesi’ bundan daha iyi dile getirilemez. Bu övgünün bir özelliği de Mustafa Kemal’in yenilgiye uğrattığı bir ‘düşmandan’ gelmiş olmasıdır. Çünkü bir lidere kendi yurdunda övgüler yağdıranlar olabilir. Ama bu övgüler, özellikle ordularını ağır yenilgiye uğrattığı ‘düşman’lardan geliyorsa, bunların objektif, gerçekçi ve içtenlikli olduğundan hiç kuşku duyulmamalı.

Yaptığı keşifler sonucunda düşmanda kaçma belirtileri gören Mustafa Kemal, elini kolunu sallaya sallaya düşmanın kaçmasına fırsat vermemek için saldırıya geçilmesini öneriyor, üst makamlar böyle bir çekilişe ihtimal vermiyorlar. Önerisi kabul edilmeyince, zaten aylardır gece gündüz verdiği savaşlarla hasta olan Mustafa Kemal istifa ediyor. Mareşal Liman von Sanders de bu istifayı hava değişimine çeviriyor.”[68]

Çanakkale Zaferi’nin 96. yıldönümünde, 19. Tümen Komutanı Mustafa Kemal Atatürk’le birlikte, bu zaferde emeği geçen 3. Kolordu ve Kuzey Cephesi Komutanı Esat Paşa’yı, Güney Cephesi Komutanı Vehip Paşa’yı, Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa’yı ve Selahaddin Adil Bey’i; Mehmet Çavuş’u ve Seyit Onbaşı’yı ve isimsiz kahramanlarımız Mehmetçiklerimizi saygıyla anıyor, hepsine Allah’tan rahmet diliyorum…

Ve onlara; “Sizin 96. yıl önce Çanakkale’de ve Kurtuluş Savaşı sırasında emperyalizme attığınız o tokadı, yeri geldiğinde bizim de atmaya hazır olduğumuzu bilerek, ebedi istirahatgahlarınızda rahat uyuyun…” diye sesleniyorum…


[1] Atatürk’ün adını ağzına almaktan çekinen “Atatürk düşmanlarına” inat, yazının tamamında Mustafa Kemal yerine Atatürk kullanılmıştır.

[2]Utkan Kocatürk, Doğumundan Ölümüne Kadar Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, Ankara, 1999, s.33,34.

[3] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Pozitif Yayınları, İstanbul, s.95

[4] Kocatürk, age, s.34.

[5] Atay, age, s.96-98

[6]Atay, age, s.98,99; Sadi Borak, Atatürk’ün İstanbul’daki Çalışmaları, (1899-16 Mayıs 1919), 2.bs, İstanbul, 1998, s.71,72.

[7]Kocatürk, age, s.50.

[8] age, s.34.

[9] age, s.37.

[10] age, s.38.

[11] Erol Mütercimler, Gelibolu, 4.bs, İstanbul, 2005, s.220,225.

[12] age, s.226.

[13] Kocatürk, age, s.38,39

[14] Erol Mütercimler, Fikrimizin Rehberi, İstanbul, 2008, s.272-275; İsmet Görgülü, On Yıllık Harbin Kadrosu, (1912-1922), Ankara, 1993, s.83.

[15] Mütercimler, Fikrimizin Rehberi, s. 276.

[16] age, s.278.

[17] age, s.278.

[18] age, s. 279,280

[19] Mütercimler, Gelibolu, s. 288-306.

[20] age, s.84.

[21] Kocatürk, age, s.39, 40.

[22] Mütercimler, Fikrimizin Rehberi, s.276-279

[23] Mütercimler, Gelibolu, s.298.

[24] Görgülü, age, s.83,84.

[25] Kocatürk, age, s.40.

[26] Mütercimler, Fikrimizin Rehberi, s. 286,287.

[27] Kocatürk, age, s.40.

[28] age, s.42.

[29] age, s.42.

[30] age, s.42.

[31] age, s.44,45.

[32] age, s. 45.

[33] age, s.45.

[34] age, s.47.

[35] age, s.47,48.

[36] age, s.47.

[37] Mütercimler, age, s.293,294.

[38]Kocatürk, age,s.48,49.

[39] age, s.49.

[40] age, s.50.

[41] age, s.50.

[42] age, s.51.

[43] age, s.52.

[44] age, s.53.

[45] age, s.53,54.

[46] Mütercimler, age, s.299-301

[47] Kocatürk, age, s.55.

[48] Mütercimler, age, s.302,33.

[49] Kocatürk, age, s.56.

[50] Mütercimler, age, s.304,305.

[51] Turgut Özakman, Vahdettin, Mustafa Kemal ve Milli Mücadele, 6.bs, Ankara, 2007 ,s. 112.

[52] Kocatürk, age, s.57.

[53] Mütercimler, age, s.310.

[54] age, s.317.

[55] Kocatürk, age, s. 58.

[56] Mütercimler, age, s.317.

[57] age, s.317.

[58] Celal Erikan, Komutan Atatürk, İstanbul, 2001, s.140

[59] Mütercimler, age, s.320.

[60] Kocatürk, age, s.58,59.

[61] age, s.61.

[62] age, s.62.

[63] age, s.63,64.

[64] age, s.66.

[65] age, s. 66.

[66] age, s.67.

[67] age, s.67.

[68] Borak, age, s.84.

Sinan MEYDAN - 17.03.2011

http://sinanmeydan.com.tr/index.php?opt ... Itemid=237

_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Anılarla Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk
İletiTarih: 30 Mar 2013, 23:17 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
Millet, Bağımsızlığını Ordudan Bekler

Mustafa Kemal’in, 31 Temmuz 1920 tarihinde, Afyonkarahisar Kolordu Dairesi’nde subaylara hitaben yaptığı konuşmanın tam metnini aşağıda sunuyoruz.

‘Millet, bağımsızlığını ordudan bekler’

Arkadaşlar!
Millet, bağımsızlığının muhafazasından ibaret olan hayati gayesinin teminini ordudan, ordunun ruhunu teşkil Eden subaylardan bekler. Işte subayların yüce olan vazifesi budur. Allah göstermesin milletin bağımsızlığı ihlal edilirse bunun vebali subaylara ait olacaktır.
Efendiler!
Eski silah arkadaşlarımla böyle yakından ve samimi temasta bulunmaktan büyük vicdani zevk hissediyorum. Sizinle oturup uzun hasbıhal etmek isterdim. Fakat çoksunuz; müsait yer de yok. Bu sebeple hissiyatımı birkaç cümle İle mülahaza etmekle yetineceğim.
Arkadaşlar!
İngilizler ve yardımcıları, milletimizin bağımsızlığını imhaya karar vermişlerdir. Milletler bağımsızlıklarını hiç kimsenin lütuf ve atıfetine borçlu değildir.
Hiç kimse kimseye, hiçbir millet diğer millete, hürriyet ve bağımsızlık vermez. Milletlerin tabiatında en yaratılıştan mevcut olan bu hak, milletlerce kuvvede, mücadele ile mahfuz bulundurulur. Kuvveti olmayan, dolayısıyla mücadele edemeyen bir millet, mahkûm ve esir vaziyettedir. Böyle bir milletin bağımsızlığı gasp olunur.
Dünyada hayat için, insanca yaşamak için, bağımsızlık lâzımdır. Bağımsızlık sahibi olmak için, kuvvet sahibi olmak ve bunun için mevcudiyetini ispat etmek icap eder. Kuvvet ordudur.
Ordunun hayat ve saadet kaynağı, bağımsızlığı takdir Eden milletin, kuvvetin lüzumuna olan vicdanı imanıdır.
İngilizler, milletimizi bağımsızlıktan mahrum etmek için, pek tabii olarak evvela onu ordudan mahrum etmek çarelerine giriştiler. Mütareke şartlarının tatbikatı ile silahlarımızı, cephanelerimizi, bütün müdafaa vasıtalarımızı elimizden almaya çalıştılar. Sonra kumandanlarımıza ve subaylarımıza tecavüz ve taarruza başladılar. Askerlik izzeti nefsini yok etmeye gayret ettiler.
Ordumuzu tamamen lağvederek, milleti, bağımsızlığını muhafaza için muhtaç olduğu dayanak noktasından mahrum etmeye teşebbüs ettiler. Bir taraftan da müdafaasız, ordusuz bıraktıklarını zannettikleri milletin de, izzetinefsine, her türlü haklarına ve mukaddesatına taarruzla, milleti alçaklığa, boyun eğmeye alıştırmak planını takip ettiler ve ediyorlar. Her halde ordu, düşmanlarımızın birinci taarruz hedefi oldu.
Orduyu imha etmek için mutlaka subayları mahvetmek, aşağılamak lazımdır.
Buna da teşebbüs ettiler. Bundan sonra milleti koyun sürüsü gibi boğazlamakta, engeller ve müşkülat kalmaz.
Bu hakikat karşısında ve içinde bulunduğumuz vaziyete göre subaylar heyetimize düşen vazifenin mahiyeti, ehemmiyeti ve kıymeti kendiliğinden meydana çıkar.
Milletimiz hür ve bağımsız yaşamak lüzumuna tam bir iman ile kani olmuş ve buna kati azim ile karar vermiştir. Zaman zaman, şurada burada üzüntü verici karaktersizliklerin görülmüş olması, hiçbir vakit milletimizin genel kanaatine, hakiki imanına sekte vurmamıştır ve vurmayacaktır. Dolayısıyla kuvvetin, ordunun vücudu için lazım olduğunu söylediğim kaynak ki, milletin vicdanı-imanıdır, mevcuttur.
Ordu ise, arkadaşlar, ancak subaylar heyeti sayesinde vücut bulur. Malum bir askeri hakikat, felsefi hakikattir; “ordunun ruhu subaylardadır.”
O halde subaylarımız, düşmanlarımız tarafından yıkılmak istenilen ordumuzu tamir edecek ve canlandıracak ve, ordu ve milletimizin bağımsızlığını muhafaza edecektir.
Millet, bağımsızlığının muhafazasından ibaret olan hayati gayesinin teminini ordudan, ordunun ruhunu teşkil Eden subaylardan bekler. İşte subayların yüce olan vazifesi budur.
Allah göstermesin milletin bağımsızlığı ihlal edilirse bunun vebali subaylara ait olacaktır.
Subaylar, izah ettiğim yüce, mukaddes ve bütün açılardan üzerlerine düşen vazife itibariyle, bütün mevcudiyetleriyle ve bütün dikkat ve ferasetleriyle, giriştiğimiz Bağımsızlık mücadelesinde birinci derecede faal ve fedakâr olmak mecburiyetindedirler.
Şahsi ve özel hayatları itibariyle de subaylar, fedakârlar sınıfının en önünde bulunmak mecburiyetindedirler.
Çünkü düşmanlarımız herkesten evvel onları öldürür.
Onları aşağılar ve hor görürler.
Hayatında bir an olsa bile subaylık yapmış, subaylık izzetinefsini, şerefini duymuş, ölümü küçümsemiş bir insan, hayatta iken, düşmanın tasarladığı ve reva gördüğü bu muamelelere katlanamaz.
Onun yaşamak için bir çaresi vardır. Şerefini korumak!
Halbuki düşmanlarımızın da kastettiği, o şerefi ayaklar altına atmaktır.
Fakat arkadaşlar ölmeyeceğiz, bağımsızlığımızı muhafaza ederek yaşayacağız ve milletimizi daima bağımsız görmekle bahtiyar olacağız!’

Mustafa Kemal

Kaynak:
* Afyon’da çıkan İkaz Güncesi’nden aktaran: Anadolu’da Yenigün Güncesi, 10 Ağustos 1920.
* Atatürk’ün Bütün Eserleri, c.9, Kaynak Yayınlan, İstanbul. Ekim 2002, s. 112-113


_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Anılarla Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk
İletiTarih: 04 Nis 2013, 23:28 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
Harf Devrimi Üzerine Bir Değerlendirme

Pratik bir anlamı olmamasına rağmen bizde harf devriminin nitelik ve gereği halen tartışılmaktadır. Devrimi eleştirenlere sadece "gerici" denen çevrelerde değil, bazı aydın gruplarda da rastlanıyor. Daha ilginci, Osmanhca bilenler kadar hiç bilmeyenler, argo deyimiyle "elin görünce mertek sananlar" arasında da bu devrimi eleştirenler vardır. Bu sonuncu gruptan gelen eleştiriler üzerinde durmak gerekir.

Gerçekten Arap alfabesini yeniden kabul etmek, hatta ikinci bir alfabe olarak kullanmak bile imkansızdır. Fakat tartışma dünya tarihinde nadir rastlanan bir radikal hareketin değerlendirilmesi yüzünden ilginçtir. Bundan başka Arap harfleriyle yazılan ve "miras" denen metinlere karşı yeni Türkiye kültürünün takınacağı tutumu bilmek açısından önemlidir.

3 Kasım 1928'de Türkiye modem dünya koşulları içinde çok cüretkar bir denemeye girdi. Alfabe değiştirmek tarihte ilk kez görülen bir olay değildi, hatta Türkler tarih boyu birkaç kez alfabe değiştiren bir toplum olarak bu olayın önde gelen örneği sayılabilirler. Bu değişikliğe cesaretle anında karar verilip hızla uygu¬lamaya geçildi ği doğrudur, ama yazı sorununun 1928'de 100 yıla yakın bir geçmişi vardı. Ne var ki alfabenin değiştirilmesi ilk ve Ortaçağ toplumları için köklü bir değişiklik sayılmayabilir. Yazı ve kayıt işleri ile dar bir bürokratik kadronun, birkaç rahip ve şairin uğraştığı geleneksel toplumlarda yazı ile ilgisi olmayan geniş yığınlar böyle bir değişimden haberli bile olmamışlardır.

Antıkçağın parlak uygarlık örneklerini veren Ahamanişler devri İran'ında çivi yazısı, Sasaniler devrinde Pahlavi denilen yazı kullanılmış ve Araplar İran'ı fethedince Arap alfabesi bunların yerini almıştı. Bu olay esas olarak eski Iran kültür kaynakları ile bağlantıyı pek koparamadı ve 9-1 ı. yüzyıHarda eski kültürün restorasyonu mümkün oldu. Çünkü geleneksel toplumun bir özelliği, kültür ürünlerinin sözlü olarak saklanmasıdır. Böylece eski Iran kültürünün destan, şiir, masal gibi ürünleri, hatta dini metinleri büyük ölçüde halkın çeşitli kesimlerinin belleğinde yaşadığından sonraki dönemlerde yeniden kaydı mümkün olmuştur. Ünlü ozan Firdevsi bile bu tip sözlü anlatımlardan derlemiştir.
Oysa basının, kitapların ve eski çağlara oranla yaygın eğitimin varolduğu modem çağlarda böyle bir değişiklik kolay cesaret edilip yürütülecek bir iş değildi. Nitekim toplumlar bu konuda çok ürkek ve tutucu davranmaktadırlar. Yakın zamanlara kadar İran'da ve Çin'de alfabe sorunu tartışılmaktaydı. Değişimden önemli sayıda kişi ve kümeler olumsuz biçimde etkilenir ve yeniliğin benimsenmesi güçlükle ve zamanla mümkün olur.

Türk devriminin bu konudaki ısrarı nasıl başarıya ulaşmıştır? Başarıyı sağlayan ilk nokta, 1928 Türkiye'sinde Arap harflerine karşı, kökü 19. yüzyılın ilk yarısına kadar uzanan bir akımın varlığıdır. Arap harflerinin yerine Türk dili için en uygun alfabenin hangisi olacağı sorunu ise, Latin harflerinin kabulü ile çözülmüştür. Bu, harf devriminin başarısını ve uygulamada sorunsuz olarak sürekliliğini sağlayan ikinci noktadır.

Alfabe denilen teknik aygıtın tarihsel gelişimine baktığımızda Latin alfabesi en gelişmiş yazıdır. Fonetik bakımdan mükemmel (çünkü fonemik harflerden meydana gelmektedir) seslilerin önemli olduğu Türkçe için onu en uygun yazı çeşidi kılmaktadır. Nitekim 1930'larda Kiril alfabesinin kabul edilip uygulandığı bazı Türkik dillerde Türkçenin tersine bazı imla sorunları doğmuştur.

Türk harf devrimini Batıya karşı biçimci bir özenti ve bir üst yapı devrimi olarak değerlendirmek yanlıştır. Yazı, bürokratik örgütlerde temel bir aygıttır. Bir kayıt aracı olarak mal ve hizmet akımlarının kontrolüne yarar. Şu halde üretimde kontrololayım sağlayan bir araç olarak bir teknik altyapısal unsurdur. Bu teknik aygıtın bürokratik işlerliğini sağlayacak şekilde mükemmelleşmesi, toplumsal-teknolojik modernleşme için büyük öneme sahiptir. Bu yargımızla bir toplumun temel üretim birim ve araçlarının arasında yazıyı ön plana koymuyoruz. Ama üretimde bir fazla ğu an, yazı, depolama görevlerinin yerine getirilmesini sağlamıştır.

Mezopotamya'da şehir hayatının en eski örnekleri olan Uruk IV katmanı ve Cemdet Nasr yerleşmelerinde rahiplerin mabede vergi olarak getirilen tarım ürününü depolamak için bilinen ilk kayıt sis¬temini (piktagrajik yazı) geliştirdiklerini biliyoruz. Bu antropolojik gerçeğin dışında toplumsal modernleşme başladığı an, imla ve yazıdaki aksaklık ve uyumsuzluklar sorun yaratır ve eğitimde ve bürokratik örgütlerde reform yapanların yazı sorununu ele alması kaçınılmazlaşır. Bu nedenle, gerek modernleşen yeni çağlar Avrupa'sında, gerekse 19. yüzyıl Türkiye'sinde aynı ihtiyaç duyulmuştur.

Arap harflerinin "ıslahı" veya tamamen değiştirilmesi konusundaki tartışmaların Türkiye tarihinde bürokratik örgütler ve eğitim alanındaki reform denemeleri kadar eski ve onlarla atbaşı gittiğini. belirtmiştik. Bu durum salt Türkiye tarihine özgü değildir. Yeniçağların başından itibaren Latin veya Kiril (Rusya) alfabelerini kullanan modernleşen toplumlar imla reformları yürütmüş ve alfabeleri üzerinde değişiklikler yapmışlardır.

Yaşayan dillerin hiç birinde Ortaçağlar boyunca standart bir imla yoktu. Eski bürokrat kadrolar ve dar aydın tabakanın kullandığı yazı, belleğe ve alışkanlığa dayanmaktadır. Hatta her yazarın kendine göre bir imla düzeni vardı. Herkesin kabul ettiği standart imla kuralları ve okunması basit bir yazı yoktu ve buna ihtiyaç da duyulmamıştı. Çünkü 18. yüzyıla kadar okur-yazar oranı %5-10'u geçen ülke yoktur. Örneğin Alman imla reformu, mcil'in Almancaya çevrildiği Reformasyon döneminde değil, Prusya krallığının güçlendiği ve Imparatoriçe Maria Theresia'nm Avusturya yönetimini modernleştirdiği döneme rastlar. İmpara 13 Ağustos 1770 fermanıyla ilkokul eğitimi genelleştirilirken, yayın hayatı da canlanıyordu. Bu da Alman dili imlasının düzelmesine, daha doğrusu düzeltilmesine neden oldu. 18. yüzyıl başında Büyük Petro Rusya hürokrasisirri, eğitim hayatını çağın gerçeklerine göre yeniden düzenlerken, eski Kilise Slavcasmm kalıntısı olan Kiril alfabesini ve imlasını da 1710 yılında yeniden düzenlettirdi. Vedemosti (Haberler) adlı gazeteyi 1713 yılında çıkarttırarak Rusya'da basın hayatını başlattığında okuma-yazmanm yayılmasını gerektiren bu gibi hareketlerm önünde engel olarak eski alfabe ve imlanın bulunduğunu gördü. Onun için alfabe ve imla düzeltilerek 18 harf çıkartıldı. Rus alfabesinde ikinci önemli düzeltme işlemi 1921 'de Sovyetler döneminde uygulanmıştır. Gene Fransa'da Kardinal Rtchelieu'rıün konuşulan dile uygun standart bir imla düzenlemesi için ünlü Fransız Akademisi'ni kurdurduğunu hatırlayalım.

Genellikle faaliyetleri artan, etkinlik alanı büyüyen bürokrasilerde eleman sayısı da artmaktadır. Bu ise yazı konusundaki alışkanlı ğı eski bürokrat tabanın ki ile karşılaştırılamayacak kadar az olan yeni memurların bürokratik örgütlere girmesi demektir. Çünkü gelişen hayat, maliye, adliye, eğitim örgütlerinin eleman ihtiyacını arttırmıştır. Öte yandan modernleşen orduların yeni subay kadrolarıysa artık eskisi gibi okuma-yazma bilmeyen kahramanlardan değil, topografya-matematik-mekanik bilen ve "talimnameleri" okuyup anlayabilen kimselerden oluşturulmak zorundaydı. Bu savaş adamlarının ise bir Çin mandarini, bir Osmanlı divan katibi veya bir manastır rahibi gibi ömürlerini yazı ve girift imlaya adayacak kimseler olamayacağı açıktır.

Modernleşen ordularda kolay bir imlanın geliştirilme gereğinin de bu reformlarda etkisi vardır. Bundan başka yayın hayatının gelişmesi, geniş yığınların okuma-yazmayı kolayca kavramasını gerektiriyordu. 18. yüzyıldan beri İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Rusça, Almanca gibi Batı dillerinin imlasının geçirdiği değişiklikler böyle bir büyük toplumsal değişime dayanmaktadır. Alfabe ve imla değişmeleri konusundaki ikinci önemli etken ise milliyetçilik akımlarıdır. Batı Avrupa toplumları 19. yüzyıla sanayileşme, kentleşme, yaygın eğitim gibi olaylarla girerken ortaya çıkan vatandaşlık, milliyetçilik gibi düşünce ve eylemler Doğu Avrupa'nın boyunduruk altındaki toplumlarmı da etkiledi ve özellikle milliyetçi bilincin uyanmasını sağladı. Bu nedenlerden ötürü 19. yüzyıl tarih, filoloji, etnoloji gibi bilimlerin gelişmesi için uygun ortamın doğduğu bir dönemdir.

18. yüzyılın imla reformlarının ne gibi nedenlere dayandığını yukarıda belirtmeğe çalıştık. 19. yüzyıl ise milliyetçilik bilinci dolayısıyla tarih ve filoloji araştırmalarının geliştiği bir çağdır. Dil araştırmaları sonucu, o zamana kadar karmakarışık olarak kullanılan filoloji ile linguistik terimleri iki ayrı disiplinin adı oldular. Filoloji, sözkonusu bir dile ait metinlerin karşılaştırmalı bilimi ve o dilin tarihsel evriminin saptanması; linguistik ise, sentaks ve morfolojiyi (yani gramer) içeren bir bilimsel disiplin oldu. Macar filolog Ghiarmaty 18. yüzyılın sonunda karşılaştırmalı filoloji dalındaki incelemeleriyle Macarca ve Fincenin akrabalığını saptadı.

Filoloji ve linguistik araştırmaları bir yandan Batı uluslarının tarih bilincini ve milliyetçiliğini beslediği gibi bir yandan da daha standart ve doğru bir imlanın yerleştirilmesi için çaba gösterilmesine neden oluyordu. Kısacası dilbilim araştırmaları, örgüt ve ilişkiler sistemi anonimleşen, yazılı kültür ürünlerinin yaşamın önemli parçası haline geldiği Avrupa endüstri toplumunun ihtiyacına hizmet ettiği gibi, toplumlarm milliyetçi bilincini de yönlendiriyordu. Aydınlar standart imla ve basit kurallı yazıyı bir ulus için övünç saymaktaydılar. Böyle bir ortamda Romenler Latin kökenli dil konuşan bir ulus olarak, Slav asıllı Kiril alfabesini attılar ve lS60'da Latin alfabesini kabul ettiler. 19. yüzyıl sonunda Osmanlı imparatorluğunda Amavutlar Latin harflerinin kabulü sorununu tartışmağa başladılar. 30 Eylül lS79'da kurulan "Cemiyet-i llmiye- i Amavudiye", Latin harflerinin kabulü sorununa ciddiyetle eğildi. Bu cemiyet bir Ortodoks, bir Katolik ve bir Müslüman Arnavut'tan kurulu bir kurula Abefare (ABC) denen bir alfabe hazırlattı. Böylece Arnavut okullarının kullanması için Latin ve Grek harflerinden meydana gelen bir alfabe hazırlanmış ve Arnavutlar bu alfabeyle eğitim ve kültürel hayatlarını sürdürmeğe başlamışlardır. işte Osmanlı imparatorluğu 19. yüzyılı böyle bir ortamda yaşıyor ve modernleşme sürecine giriyordu. Bürokratik merkeziyetçilik, yaygın eğitim çabaları, çapraşık ve karmaşık imlayı bir sorun haline getirmiş ve yazı üzerinde tartışmalar başlamıştı. Osmanlı bürokrasisindeki modernleşme süreci, hükümet merkezindeki bürolarda ve vilayetlerde memur ihtiyacını arttırdı. Üstelik bürokrasinin yeni adaylarının hukuk, maliye, yabancı dil bilmeleri klasik devir Osmanlı memurları gibi hattat olmalarına, edibane üslûpla fermanlar ve beratlar kaleme almalarına yeğ tutuldu. Bunun sonucu, Tanzimat bürokrasisinin kayıtlarında kullanılan titulatürde yazışma uslübunda bir sadeleşme başladığı gibi kaligrafide (yazı çeşidi) de standart bir düzene geçildi.

Ülkede ortaokullar her yerde açılıyor, yeni yeni sivil okullar kuruluyordu. Yaygınlaştırılmak istenen eğitim dolayısıyla Arap harflerinin Türk dili ile olan uyuşmazlığı sorunu kendini hissettirdi. Bu sorunlarla salt Osmanlı bürokrasisi üyeleri değil, eğitim ve düşünce alanında yeni bir uyanış dönemine giren Çarlık Rusya periferi (çevre) vilayetlerindeki Müslüman aydınlar da uğraşmağa başlamıştı. Bu gruba girenler 19. yüzyıl başlarından beri milliyetçi bir bilinçle tarih ve dil araştırmaları yapan eğitimci ve yazarlardı. Bu iki grup da "imla ıslahatı" önerileriyle işe gi¬rişip Latin harflerinin kabulünü savunmaya kadar işi vardırdılar (Kazan üniversitesi profesörlerinden Ebu Musa Kazım Bey ve lS63'de Encümen-i Daniş'e böyle bir teklif yapan ünlü dramaturg Mirza Fethali Ahundof bunların başında gelir). Osmanlı devlet adamları daha ılımlıdır. Mürrif Paşa lS63'de Osmanlı Cemiyet-i llmiyyesi'ne sunduğu projede Arap harflerinin bitiştirilmeden ayrı yazılmasını ve "ses uyumu kuralı" nedeniyle sesli harflerin eksiksiz kullanılmasını öneriyordu.

Latin harflerinin bilinmeyen ve kendini gizleyen bir taraftan, Ali Vehbi Bey'in yayınladığı hatırata göre Sultan II. Abdülhamid'dir. Ona göre, "Halkımızın büyük cehaletine sebep, okumayazma öğrenimindeki güçlüktür. Bu güçlüğün nedeni ise harflerimizdir. " Sultan; "Belki bu işi kolaylaştırmak için Latin alfabesini kabul etmek yerinde olur" demektedir.

Sabık Hakan'ın tersine bu konuda inandığını cesaretle savunanlar da vardır. Manastır Vilayeti'nin Görice sancağında Kuran-ı Kerim ve Ulum-i Diniyye muallimi olan Hafız Ali Efendi, Latin harflerine taraftar olduğu için işinden atılmıştır. Taraftarlarının artmasına rağmen, Latin harflerinin kabulü soru¬nu uygulamada cesaretsizlik nedeniyle hasıraltı edilmekteydi. Arap harflerinden memnun olmayanlar içinde Dobrucalı A. H. Mustafa Bey gibi Uygur harflerinin kabulünü savunanlar da vardı. Bu. taraftarların bazıları 1928'de Gazi Mustafa Kemal (Atatürkçün yeni harfleri süratle uygulaması ve çifte kullanımı reddeden tutumunu dehşetle karşılamışlardır. Fakat basılan kitabın az ve halkın büyük çoğunluğunun ümmi olduğu o zamanki Türkiye'de iddiaların tersine bu değişim fazla bir yıkım yapmadı. Yeni harflerin öğretimi yaygınlaştıkça kitabevleri de eskisinden çok kitap sattılar.

Yeni harflerin kabulü gündeme geldiğinde ilginç tartışmalar yapılmıştı. Köprülüzade Mehmed Fuad Latin harfleriyle terakki sağlanamayacağını ileri sürerken, Darülfünun müderrislerinden Şekib Bey, Türkçenin ilkel bir dil olduğunu ve Avrupa dilinin kabulü gerektiğini yazıyordu. Köklü hareketler, toplumda şaşkınlık yaratır. Kimi tutucu bir direnişe geçerken, kimi radikalizm şampiyonluğuna özenit.

Sorunun tarihsel kısmım burada bırakıp, Latin harflerine değgin bazı tartışmaları ele alalım.

Harf devriminin daha ikinci yılında okul ve öğrenci sayısının arttığı gözleniyordu. Yeni harflerin basım tekniğinde sağladığı kolaylık, basılan kitap sayısında da artış sağlamıştır. 1923-28 yılları arasında yıllık kitap basım ortalaması 600-800 adet arasında iken, bu sayı 1931' de 1000'e yaklaşmıştır. Yeni harflerin kültürel mirasla ilişkiyi kopardığı tezi pek doğru değildir. 1928'e kadar Türkçe basma kitap sayısı 30 bin civarındadır. Bunların da hepsi okunacak kitap değildir. Doğabilimleri ala¬nında önemli bir miras söz konusu değildi. Diğer dallarda önemli kitapların yeni harflere çevrilmesi gerekmektedir. Bu iş son yıllara kadar yavaş gitmiştir. Okumayı seven insanların azlığından dolayı kuşkusuz kitap sayısı, çeviriyi imkansız kılacak boyutlarda değildir.

Eski harflerin ve Osmanlı ca eğitiminin, ilk yıllarda Darülfünun Edebiyat Fakültesi dışında tamamen yadsındığı (reddedildiği) doğrudur. Ancak liselere Osmanlı ca dersinin konması gereksizdir. Nihayet bu konu Batı Avrupa'da örnekleri görülen ve tarihçi ve filolog yetiştirmeyi amaçlayan klasik gimnazyumlarda (bizde edebiyat lisesi olabilir) çözümlenebilir. Fakat bu liselerde Osmanlıca ile birlikte Latince veya Yunanca okutulması da şart olmalıdır. Çünkü buralarda imam-hatip değil, tarihçi, Iilolog, arşivci, edebiyat araştırmacısı gençler yetiştirilecektir. Bu gençlerin ise karşılaştırmalı bir dil bilgisine sahip olmak üzere eğitilmeleri gerekir.

Yeni Türk alfabesi. Türk fonetiğinin özellikleri iyice düşünülerek hazırlanmıştır ve bugünkü Türk alfabesi sayesinde Türkçe, imla sorunu en az olan dillerdendir. Latin harflerinin kabulünde roloynayan bir neden de bölgesel ağız farklılıklarını kaldırmaktı. Arap alfabesi, yapısı gereği belirgin bir Türk ağzının tutunmasına imkan vermez, oysa dilimizin ses yapısını karşılayan bir alfabe hem bu farklılığı azaltır, hem de bölgelerarası deyim ve kelime alışverişini arttırmağa yardım eder. Latin harfleri kültür yaşamımızda yerini sağlamca almıştır.

Bununla birlikte tartışması niçin süregelmektedir? Tutucu çevreler dışında bazı radikal ilerici çevrelerden de eleştiriler geliyor. Bu grubun eleştirileri daha çok Türkiye tarihine kendi yorumlarıyla yaklaşmak istediklerinde, birincil tarih kaynaklarını kulla,nmakta çektikleri sıkıntıdan ileri gelen bir tepki olarak değerlendirilmelidir. Oysa bu durum harf devriminin yarattığı olumsuz bir sonuç değildir. Her sahhaf dükkanında toplananların tekrarlayageldiği yeni kuşaklann eski mirası harf devriminden dolayı tanıyamadığı yakınması. Osmanlıca bilmeyenlere özgü bir dedikodudur. Türkçe yüzyıllardır hızlı değişim geçiren dillerdendir. Dil ve tarih kaynaklarındaki zamanın getirdiği ımla-sentaks farklılığı nedeniyle, bu kaynakları inceleyip işlemek için yalnız Arap harfleri bilgisi yetmez. Tarihi metinleri okuyup değerlendirmek bütün ülkelerde her aydının değil, ancak karşılaştırmalı filoloji, etimoloji ve tarih bilgisine sahip uzmanların yeteneğine girer. Okullarda az çok öğrenmelerine karşın bütün İngiliz aydınlarının Shakespeare oyunlarının orijinal metninden uzmanlar kadar tad alamadıkları bir gerçektir. Yine Niebelungen Lied veya Igor Destam'mn orijinali, her Alman veya Rus aydınının rahatça izleyeceği metinler değildir. Venedik arşivlerine. Venedikli bir iktisatçı ya da sosyolog hiç zahmet edip girmez. Çünkü uzman bir filolog ya da tarihçinin yardımı olmaksızın, dedelerinin 16. yüzyılda tuttu¬ğu kayıtlardan bir şey anlayamayacak, hatta okuyamayacaktır.

Bütün Batı ülkelerinde yapıldığı gibi, Türkiye'de de tarihi kaynaklar ancak bilgi ve beceri sahibi uzmanların çağdaş dil ve anlatımı kullanarak bunları işlemeleri ve bize aktarmalarıyla kul¬lanılabilir. Halen aramızda bulunan ve liseyi, hatta yüksek öğrenimi Arap harfleriyle tamamlayan kimseler, arşiv belgelerini ve yazmaları hiç de ustalıkla okuyamamaktadırlar. Nitekim bu kimselerin yaptığı metin çevirilerinin çoğu yetkinlikten uzaktır. Latin harflerinin kabulüyle Batı kültürünün kaynaklarına kolayca inmek savı bize pek geçerli görünmüyor. Arap harfleri kullanımda kalsa da, Türk aydını bugün okuduğu ve çevirdiği Batı literatürüne gene yöneleeekti. Tanzimat'tan beri yönelmiştir de ... Mühim olan bilimsel bir tavırla yönelmesi ve doğru tercüme yapmasıdır. Ancak Latin harflerinin kabulüyle düzgün bir imlanın gelişi okur-yazarların artmasına yardımcı olmuş, okuma alışkanlığı yerleşmeğe başlamıştır. Daha fazla bir gelişme olmamasının nedeni, toplumsal yapıdaki çetin engellerdir. Türk toplumu harf devrimi ile büyük bir değişmeye girmiş değildir, değişmeye giren Türk toplumu harfleri değiştirmek zorunda kalmıştır. Ancak bu değişiklikten 1928'de en hararetli taraftarlar bile çekiniyordu. Kararı tek başına veren Gazi Mustafa Kemal (Atatürk) olmuştur.

1920'lere yanm yüzyıl sonra, 1980'ler Türkiye'sinden baktığı¬mızda, göze çarpan iki olgunun hukuk ve harf devrimi olduğu görülür. Bunlar tarihte değişiklik yapan büyük bireylerin gerçekleştirdikleri işlere iki örnektir. Her iki olayın getirdiği çözümler, Türkiye ile benzer tarihsel-toplumsal koşullara sahip ülkeler arasında bir karşılaştırma yapılırsa daha iyi anlaşılır.

Bütün İslam ülkelerinde modem yaşamın getirdiği kurumlar ve kurallar çifte yapılı bir hukuk mevzuatı yaratmıştır. Bunun yarattığı sorunlar Türkiye için sözkonusu değildir. Bunun gibi Arap elifbasının terkedilmesi sorunu da İran Azerbaycanı, Belücistan ve Kuzey Irak'ta tartışılagelmektedir. Bu ikirciklenmeler nedeniyle yeni Türkiye'nin devrimleri orijinal ve toplumumuzu benzerlerine göre ileriye götüren örnekler olarak ortada durmaktadır.

(İLBER ORTAYLI, GELENEKTEN GELECEĞE, SAYFA: 97-105)

_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Anılarla Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk
İletiTarih: 14 Nis 2013, 21:54 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
ATATÜRK VE AZINLIKLAR - Azmi SÜSLÜ

Dünya tarihinde çoğunluk-azınlık münasebetlerine, dini-ırki telakkilere, birinci-ikinci sınıf vatandaşlık ayrımlarına, göç, sürgün, mübadele, iltica olaylarına, kolonizasyon-dekolazisyon hareketlerine, az gelişmişlik-çok gelişmişlik, medeni-gayr-i medeni telakkilerine bakıldığında, coğrafi, kronolojik veya ırki bazı farklılıklar hatta uçurumlarla karşılaşılmaktadır. Kimi coğrafya veya topluluklarda başka ırktan, başka din ve mezhepten olanlar savaşlarda ön saflarda bırakılırken, kimilerinde en ağır işlerde çalıştırılmışlardır. Kimileri söz, düşünce, din ve vicdan hürriyetinden mahrum bırakılmıştır. Kimileri resmi din ve mezhebi kabule zorlanırken, kimileri engizisyon mahkemelerinde ölüme mahkûm edilmiştir. Kimileri yerlerini, yurtlarını terk etmek zorunda kalırken, kimileri kitle imha silahlarıyla katledilmişlerdir. Kimilerinin kendi memleketlerinde dilleri, dinleri, kültürleri erozyona uğratılırken, kimilerinin tabiat varlıkları sömürülmüştür. Kimileri derisi kara, rengi sarı olduğu için modern çağda bile köleleştirilmek istenirken, kimilerinin adları, dilleri bile değiştirilmeye kalkışılmış, parlamentoya girmeleri, idari kadrolarda yer almaları şu veya bu şekilde engellenmiştir. Kimileri açlığa terkedilir, göçe zorlanırken, kimileri de kendileri adına adalet-eşitlik isteyenler tarafından kabul edilmemiş, kapı dışarı bırakılmıştır.

Bütün bu karışık, karmaşık ve aklın, havsalanın kabul etmediği münasebetler zinciri içinde Türk tarihine bakıldığında^çok daha değişik ve insani tablolarla karşılaşmak mümkündür. Türk tarihinin hemen her devrinde kendinden olmayanlara, yabancılara, yolda, darda kalanlara, güçsüzlere yardımda bulunulmuştur. İster 1492'lerde olsun, isterse 1935'lerde isterse, 1990 veya 1991'lerde olsun, Türkiye'ye iltica edenlere kapılar açılmış ve birçok ülkenin yaptığı gibi geri çevrilmemişlerdir.

Kendi dininden, dilinden olmayanlarla birlikte aynı coğrafyada yaşandığında ise, çoğu zaman kendi ırkından, dininden olanlara sağlanandan, verilenden çok daha fazlası sağlanmıştır. Gayr-i müslimlere veya azınlıklara çoğu kez %50'lere hatta %100'lere varan vergi muafiyeti sağlanmış, askerlik yaptırılmamış, dilleri, dinleri, mezhepleri serbest bırakılmış, seyahat, ticaret ve söz hürriyeti tanınmış, en yüksek idari kadrolarda bile yer verilmiştir.

Bütün bunlara rağmen, dün olduğu gibi bugün de, Türklere yönelik bir takım haksız ithamlarda bulunulmaktadır. Azınlıkların haklarının ellerinden alındığı, din ve vicdan hürriyeti tanınmadığı, seyahat ve teşebbüs imkânlarının verilmediği, göçe, soykırıma tâbi tutuldukları, haksız hüküm giydikleri, vatandaşlar arasında ayırımlar yapıldığı, iltica edenlere iyi davranılmadığı iddia edilmektedir.

İşte bu bildirimizde Türkiye'nin dünkü gibi bugün de azınlıklara en çok hak tanıyan bir ülke olmasına rağmen, neden en çok eleştirildiğini, isyan etmelerine, düşmanla işbirliği yapıp ihanet etmelerine rağmen, affedildiklerini, nasıl insani bir muameleye tâbi tutulduklarını incelemeye çalışacağız. Yararlandırdığımız kaynaklar ise, başta Cumhurbaşkanlığı Arşivi olmak üzere, diğer arşivlerin orijinal belgeleri ve yerli ve yabancı kaynaklar olmuştur.

Olayların sebep-sonuç ilişkilerini iyi kurabilmek için XX. yüzyıl başlarında Osmanlı Devleti'nde azınlıkların durumunu ve Birinci Dünya Savaşı ve Milli Mücadele'deki davranışlarını kısaca gözden geçirdikten sonra, Türkiye Cumhuriyeti idarecilerinin kuruluş yıllarındaki tutumlarını, belgelerin elverdiği ölçüde, gözler önüne sermeye çalışacağız.

Osmanlı Devleti'nin savaş arifelerinde ve savaş sırasında gayr-i müslimlere uyguladığı siyaset, birkaç cümleyle açıklamak gerekirse, şöyle olmuştur: Teokratik bir idare şekline sahip olan Osmanlı Devleti, azınlıklara dini bir politikayla yaklaşmış ve onları "Müslüman olmayanlar" şeklinde sınıflandırmıştır. Müslüman olmayanlara, tanınan statü ise, iki yönlü olmuştur. Birincisi, hem müslim, hem de gayr-i müslimlerin yararlandığı hukuk sistemi, ikincisi de, sadece gayr-i müslimlerin yararlandığı imtiyazlar sistemidir. Bir padişahtan ötekine artırılan, teyid edilen ve kendi ırk ve dininden olanlardan fazla hak tanıyan bu imtiyazlar sistemine dünya tarihinde pek rastlamak mümkün değildir. Osmanlılarda Fatih'le şekillenen imtiyazlar, 1839 Tanzimat Fermanı, 1876 ve 1908 Meşrutiyetleriyle de teyid edilmiş ve Batı'nın teminatıyla milletlerarası bir şekil alarak Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuna kadar devam etmiştir. Böylece Osmanlı Devleti'ndeki Müslüman olmayan Ermeni, Rum, Yahudi, Süryani, Keldani vd. unsurlar Müslümanlar gibi askerlik yapmamışlar, kan bedeli ödememişlerdir. Dillerine, dinlerine, mezheplerine, kültürlerine karışılmamış, çoğu vergilerden muaf tutulmuş, ticari kolaylıklar sağlanmıştır. Böyle olunca da yüzyıllar boyu, dünyanın hiçbir yerinde rastlanmadığı ölçüde çoğalma ve zenginleşme imkânına kavuşmuşlardır.

Konuyla ilgili birçok yerli, yabancı hatta azınlık kaynakları mevcuttur. Türkler aleyhinde yazılanlar bile bunu itiraf etmekten kendilerini alamamışlardır. Bunlardan sadece bir tanesini vererek konuyu teyid etmek istiyoruz. İngiliz İstihbarat Servisi'nin belgelerine dayanarak yazıldığı iddia edilen ve 1916'da "Bleu Book" adıyla İngilizce, 1987 yılında da "Livre Bleu" adıyla Fransızca olarak yayınlanan tarafgir kitap bile bu hususu şöyle dile getirmektedir:

"Coğrafi araştırmalarımız şunu ortaya koymuştur ki, maharetleri ve huyları sayesinde Ermeniler, Türkiye'nin sanayi, ticaret, maliye ve entellektüel faaliyetlerinin büyük bir kısmını ellerine geçirmişlerdir. Rumlar Ege kıyılarında, Yahudiler de Balkanlar'da onlarla rekabet edecek durumda olmalarına rağmen, Türklerden çiftçilik ve hayvancılıkla uğraşanlarla hiçbir rekabet endişesi olmaksızın İmparatorluğun diğer kısımlarının tamamı Ermenilerin tekelinde idi" (1).

Osmanlı Devleti'nin son zamanlarına kadar azınlıklarına tanıdığı bu sosyal, iktisadi, ticari imtiyazlar, bir başka ifadeyle Osmanlı Devleti'nin aşırı iyi niyeti, toleransı, bazı batılı yazarlara, Mustafa Kemal ve devrinin idarecilerine göre, Osmanlı Devleti'nin yıkılışını sağlayan en Önemli sebeplerden biri olmuştur.

Nitekim bu görüşü haklı çıkaran olaylar İmparatorluğun her yerinde bilhassa Doğu Anadolu'da cereyan etmiş, gerek dışarıdan, gerekse içeriden yapılan tahrikler sonunda başta Ermeniler olmak üzere azınlıklar arasında isyanlar, ihtilâller çıkmıştır. Bunlardan bir kısmı düşmanla işbirliği edip ihanet etmişler ve sonucunda da "sevk ve iskân"a veya meşhur olan adıyla "tehcir"e ve mübadeleye tâbi tutulmuşlardır. Alınan bu insani tedbirlere rağmen, başta Ermeni ve Rumlar olmak üzere Türkiye'deki azınlıklar veya bunlardan yurtdışına göç etmiş olanlar, batılılarla beraber, hem Osmanlı Devleti yetkililerini, hem de kuruluşundan günümüze kadar Türkiye Cumhuriyeti idarecilerini karalamaktan kendilerini alamamışlardır. Birinci Hükümet göçü ve sözde soykırımı başlatmakla, Mustafa Kemal Hükümeti devam ettirmek ve sonuçlandırmakla, günümüz Hükümetleri de bunları kabul etmemek, tazminat ödememek veya toprak vermemekle suçlanmaktadır (2).

Devlet güçlü olduğu zaman bağlılık yeminleri eden, zayıflayınca veya güç durumda bununca da düşmanla işbirliği yapıp ihanet eden kiliseler ve patrikhaneler olmuştur. Bir örnek verecek olursak İstanbul Ermeni Patrikhanesi 1922 yılında İstanbul'da yayınladığı "Les Atrocites Kemalistes" (Kemalist Mezalim) isimli kitapta aynen şu ifadelere yer vermiştir:

"Milliyetçilerin Hükümeti ele geçirmelerinden beri 1915-1916 yıllarında Ermenilerin soykırımında önemli yerleri olan bölge siyasileri de yavaş yavaş iktidara geldiler. Geçen yıldan beri Ma'müratü'l-Aziz vilayetinin idaresi, Anadolu'nun her vilayetinde teşekkül edip merkezi Ankara olan Milli Müdafaa Grubu'nun eline geçti. Mustafa Kemal Paşa da onun Reisi'dir..."

Benzer ithamların yer aldığı kitabın bir başka sayfasında ise şu ifade mevcuttur:

"Hiç şüphe yok ki, tebaadan olan veya Ankara Hükümeti'nin faaliyet sahasında bütün Hıristiyanların öldürülmesini hedef alan müthiş olayların Kemalist Türkiye'de hâlen sürdürülmesi, Türkiye'yi gerçekten Türkleştirme programının bir parçasını teşkil etmektedir. Ankara'da İktidarda bulunanlar, bütün Hıristiyanları yok ederek Hıristiyanlık problemini ortadan kaldırmayı kararlaştırdılar. Ne tahmin yapıyor, ne de dedikodudan bahsediyorum; sunduğum deliller kesindir" (3).

Bu iki ifadede Mustafa Kemal ve diğer yetkililer, hem sözde Ermeni soykırımını yapmakla, hem de Anadolu'daki Hıristiyanların kökünü kazımakla suçlanmıştır. Şayet Türk yetkililerinin böyle bir niyeti olsaydı, ki bunu gerekli kılacak zemin ve şartlar da mevcuttu, bir batılı yazarın dediği gibi, Türkiye'de hiçbir Hıristiyan kalmazdı.

Aynı şekilde bazı Ermeni-Rum çevreleri ve onları destekleyen bazı batılı yazarlar tarafından Mustafa Kemal'in "divan-ı harpteki bir şahitliğinde İttihat ve Terakki mensuplarının Ermenileri katlettiği" öne sürülmüştür (4). Yine Mustafa Kemal, Batı'nın ve patrikhanelerin baskıları sonucu kurulan ve sözde soykırım olaylarını yargılayan divan-ı harpteki üç kişiden biri olan ve gaddarlığından dolayı "Nemrut Mustafa Paşa" diye çağrılan Süleymaniye'li Mustafa Paşa'yla da karıştırılmıştır (5).

İlmi tutarsızlıkları, kronolojik yanlışlıkları ilk bakışta anlaşılan bu ithamlar, yine birçok Ermeni yazar, Sayın Türkkaya Ataöv ve tarafımızdan çürütüldüğü için burada üzerinde durmaya gerek görmüyoruz.

Bütün bu ithamlar ve menfi davranışlar karşısında Mustafa Kemal, gerek savaş yılları ve gerekse Cumhurbaşkanlığı sırasında, azınlık faaliyetlerini çok yakından takip etmiş ve geçmişte onlara verilen imtiyazların kaldırılması ve onların da Türkler gibi hak ve vecibelerde eşit vatandaş hâline getirilmesi için gayret sarfetmiştir.

Ona göre (6), "Rum ve Ermeni çeteleri ve komitecileri daima irtibatta bulundukları İngiliz subaylarıyla Amerikalı memurlardan çok yüz buldukları" (7), 23 Temmuz 1919'da başlayan Erzurum Kongresi Beyannamesi'nin 4. maddesinde şu kararı almak lüzumu hissedilmiştir:

"Anâsır-ı Hıristiyaneye hâkimiyet-i siyasiyye ve muvazene-i ictimaiyyemizi muhil imtiyâzât i'ta olunamaz" (8)

Bu karar, 11 Eylül 1919 tarihli Sivas Kongresi Umumî Beyan-namesi'nde de geniş bir şekilde teyid edilmiştir.

Lozan'dan önce imtiyazların kaldırılmasındaki ilk adım ise, 4-7 Haziran 1922 tarihinde Cemiyet-i Akvam'a bağlı Milletlerarası Cemiyetler Birliği'nin Prag'da benimsediği bir raporun Türk delegeleri tarafından kabul edilmesi ve Türkiye'deki azınlıklarla, Türkiye dışındaki Türklerin durumlarının Cemiyet-i Akvam'a sunulmasıyla atılmıştır. Böylece hem Türkiye'de karışıklıklar çıkaran azınlıklar zapt u rapt altına alınmak, hem de yurtdışında müdafasız ve Türkiye'den ayrılmış hükümetlerin kaprislerine bağlı kalan Türk azınlıklarının hakları korunmak isteniyordu.

"Aide-Memoire sur les Droits des Minorites en Turquie" (Türkiye'deki Azınlık Hakları Konusunda Hatırat) adıyla İstanbul'da yayınlanan konuyla ilgili kitapta(9), Türkiye'de asimilasyon politikası uygulanmamasına rağmen, Türkiye'den ayrılan ülkelerde Türklere, Müslümanlara zulmedildiği yabancı belgelere de yer verilerek ifade edilmiştir.

20 Kasım 1922'den 24 Temmuz 1924'e kadar yaklaşık iki yıl süren Lozan Konferansı sırasında da başta Mustafa Kemal olmak üzere Türk idarecilerinin kesin kararı, hem azınlık meselesini yurt içinde ve yurtdışında milletlerarası bir statüye kavuşturmak, hem de azınlıklara ait Patrikhane, Hahamhane, kilise, havra, yabancı mektepler vs. gibi müesseselerden, Hilafet müessesesinde olduğu gibi, Patrikhaneleri ve Hahamhaneyi ortadan kaldırmaktı.

Yerli kamuoyu buna hazırdı ve bu hususu M. Kemal yabancı kamuoyuna da ilân etmek maksadıyla, Lozan görüşmelerinin devam ettiği sırada, New York Herald Gazetesi muhabiriyle 4 Mayıs 1924 tarihinde yaptığı mülakatta bunu aynen şöyle ifade etmişti:

"Hilafetle beraber Türkiye'de mevcut olan Ortodoks ve Ermeni kiliseleri, Patrikhaneleri ile Musevi Hahamhanelerinin ortadan kalkması lazımdır...

Halifenin ve Patriklerin bu imtiyâzâtı kavânîmizin esasına teşkil etmişti. Bu nizâmât vaktinde müdebbirane bile olsaydı, yine bir tehdit teşkil eylerdi.

Zira terakkiyâtımızı te'hir ve işgal eyledi ve bu sebeple yalnız Türkiye, Avrupa'da komşusu olan bütün milletler arasında geride kaldı. Hükümeti işlemiyordu. Patrikhanelerin veya hilafetin itirâzâ-tına ma'rûz olmaksızın hiçbir ıslâhat veya terakkiperver fikri usûl-i idaremize idhâl edilemiyordu. Ma'amafih usullerimizden bazılarının tebdili zamanı geldi... Patrikhanelerin hiddetini tahrik etmeden usul-i tedrisimiz tebdil edilemezdi. Bunlar muavenet maksadıyla daima ecnebi Hükümetlere müracaat ediyorlardı.


Asırlardan beri Rusya, İstanbul Rum Patrikliği üzerindeki hegemonyası sayesinde işlerimiz üzerinde muzır bir nüfuz sahibi oldu. Rum Ortodoks ve Ermeni Patrikhaneleri vasıtasıyla idare usulümüz, diğer kilise idareleri ihdasını elzem kıldı. O vakit Rum-Katolik Patrikini ve Yahudilerin hahambaşılarını tasdike mecbur olduk...

...Türkiye'de mektepler ve kiliseler tahrikatın ocağı idi..." (10)

M. Kemal ve Türk yetkililerinin bu açık kararına rağmen, maalesef, esefle belirtiyorum çünkü bu müesseselerin menfi faaliyeti günümüze kadar devam ediyor, Lozan Konferansı'nda Hahamhane ve Patrikhanelerin kapatılma kararı alınamamıştır. Biraz sonra sunacağımız belgelerden de anlaşılacağı üzere, çok istemesine rağmen M. Kemal'in başaramadığı veya ertelemek zorunda kaldığı işlerden biri de budur.

Lozan'da Hahamhane ve Patrikhaneler kaldırılamamış, ama hiç olmazsa Türkiye'deki azınlıklara tanınmış olan imtiyazlar kaldırıla-bilmiştir. Yine ırk ve din esasına göre yapılan düzenlemede, Müslümanlar gibi Müslüman olmayanlara, azınlıklara, kamu hizmetlerinde, kanun önünde tam eşitlik sağlanmıştır. Kamu huzur ve düzenini bozmamak şartıyla, her türlü faaliyetlerinde serbestlik, din, vicdan ve ibadet hürriyeti, basın, eğitim dahü, her safhada kendi dillerini kullanma imkânı, kendilerine ait her türlü vakıf, eğitim müesseseleri, hastane ve ibadethane kurma, işletme, geliştirme, eğitim ve din hizmetlerinde devletten yardım görme hakkı, aile işlerini an'anelerine göre yürütme, düzenleme hakkı vs. tanınmıştır. Ayrıca Türkiye'de bu esaslara aykırı olabilecek hiçbir mevzuatın yapılamayacağı ve uygulanamayacağı belirtilmiştir. Bütün bunların yanısıra tarihin hemen her devrinde, belki de biraz cömertçe, gördüğümüz "Af Beyannamesi'ni veya "Aff-ı Umumîyi' TBMM kabul etmiştir. Buna göre, savaş sırasında, isyan, ihanet eden, düşmanla işbirliği yapan, Türklere karşı savaşan azınlıklardan Ermeniler ve Rumlar da dahil bütün azınlıklar affedilmiştir (11).

Lozan'da Hahamhane ve Patrikhaneler kapatılamamıştır, ama bunların faaliyetleri sadece din işleriyle sınırlı tutulmuş, dünyevi işlerle, siyasetle uğraşmaları, ideolojik çalışmalarda bulunmaları yasaklanmıştır. Yine yapılan inkılâplarla, azınlıkların aile hukukunu kendi an'anelerine göre düzenlemeleri hususunda farklılıklar ortaya çıkınca da 15 Eylül 1925'te Yahudiler, 17 Ekim 1925'te Ermeniler ve 27 Kasım 1925'te de Rumlar bu farklılığın kaldırılması için müracaat etmişler ve ülkede ayrı muameleye tâbi olmak istemediklerini ifade etmişlerdir (12).

Fakat bütün bunlara rağmen, içeriden ve dışarıdan gelen tahrikler sonucunda, azınlıkların yine eskisi gibi siyasi, ideolojik faaliyetlerle uğraşmaya başladıkları görülmüştür. Atatürk bunları çok yakından takip ettirmiş ve zamanında alınan tedbirlerle menfi faaliyetlerini önlemeye çalışmıştır (13).

Araştırma imkânı bulduğumuz Cumhurbaşkanlığı Arşivi'nde bu konuda yüzlerce belge mevcuttur. Biz, tebliğimizin bu dar çerçevesi içinde bunlardan sadece bazılarını sunmak istiyoruz.

Lozan'da Ermenistan ve Pontus hayalleri yıkılan Ermeniler, Rumlar ve onları destekleyen Batılıların yanısıra Osmanlı Devleti'nden ayrılmış olan Bulgaristan, Yunanistan, Suriye, Irak ve Kafkaslar'daki Ermeniler ve Rumlar, burukluğu ortadan kaldırmak amacıyla faaliyete geçmişlerdir. Belgeleri kronolojik bir sırayla takip edersek tabloların ortaya çıktığını görürüz:

3 Ocak 1923 tarihinde Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi Fevzi imzasıyla Başkumandanlığa gönderilen mektupta İskenderun'daki Fransız milis taburunun %40'ının Ermeni ve Rumlardan teşekkül ettiği ifade edilmiştir (bkz. Ekler, belge no. 1).

21 Nisan 1925 tarihinde Dâhiliye Vekâleti'nden Riyaset-i Cumhur Başkitabet-i aliyyesine gönderilen yazıda İran hududundan ve diğer hudutlardan Ermenilerin Türkiye'ye doğru asker ve sivil şevketine hazırlığında bulundukları ve ileri karakollar kurdukları belirtilmiştir (Ekler, nu. 2).

1 Nisan 1929 tarihinde Dâhiliye Vekili Şükrü Kaya imzasıyla Riyaset-i Cumhur Umumi Kâtibliği cânib-i âlisine gönderilen "mahrem" yazıda Elaziz Askeri Kışlası yanında Fransız, Alman papazla-rıyla, Diyarbakır ve Harput papazlarının sahibi oldukları Saint Anto-ine Kilisesi ve Mektebi'nde ibadet mahallerinin tahta döşemeleri altında, bahçe havuzu kenarında ve muhtelif yerlerde çeşitli silahlar, mermiler, bombalar, bomba kapsülleri ve muhaberede kullanılan eczalı kağıtlarla, gizli belgeler bulunduğu ifade edilmiştir (Ekler, nu. 3).

5 Eylül 1929'da Dâhiliye Vekâleti'nden Riyaset-i Cumhur Kâtib-i Umumiliğine gönderilen ve Ermeni Taşnak Komitesi'nin Paris'te yaptığı 2. kongre kararlarını ihtiva eden "mahrem" raporda Kürt-Türk muharebâtınm devam ettiği, Kürtlerin muzaffer olacağı, Süreyya Bey Bedirhan'ın Kürt ve Ermenilerle meskûn şehirlerde tahriklerde bulunduğu, Kürt-Ermeni işbirliğinin güçlendirilmesi gerektiği, Rumların Kürtlerle ilgilendikleri, New York'ta çıkan Yunan National Herald Gazetesi'nin Hoybun komitesinin (resmi!) tebliğleriyle, Süreyya Bey Bedirhan'ın makalelerini neşrettiği, Türkiye aleyhinde propaganda yaptığı, Türkiye Reis-i Cumhuru Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın muhtemelen Amerika'ya resmi bir ziyarette bulunacağı, Türkiye'deki Amerikan mekteplerini kapatan, Hıristiyan düşmanı olan(!) bu kişinin Amerika ziyaretine efkâr-ı umumiyyenin teham-mül edemeyeceği, milyonlarca Ermeni ve Rumu katletmiş (!) Türk Hükümeti mensuplarının Amerika'ya kabul edilmemeleri gerektiği, hariçte emniyetini sağlayan Türkiye'nin son dört-beş yıl içinde dahilde izleri kaybolmayacak inkılâpları yaptığı, geliştiği, Türklerin Anadolu'nun her tarafını dolduracak nüfusta olmadığından (?) Doğu Anadolu'nun Ermeni ve Kürtlere verilmesi gerektiği, Kürt meselesinin Ermeni meselesine bağlı olduğu, Şeyh Said isyanının Türk Hükümeti'ne 100.000 Liraya ve 50.000 kişinin telefine sebep olduğu, tırmandırılan yeni Kürt hareketinin Türkiye'ye daha büyük gaileler açacağı, bu harekâta Ermenilerin yanısıra Lazların, Çerkezlerin, İtilâfçıların, Halifecilerin harekete geçirilmesinin lüzumlu olduğu, istiklâl ümitlerini Türkiye'ye bağlamış olan Gürcüler ve Azerilerin ve diğer Kafkas milletlerinin en büyük düşmanlarının sadece Rusya değil aynı zamanda Türkiye olduğu ifade edilmiştir (Ekler, nu. 4).

Şubat 1931'de Halep Konsolosluğu'ndan Hâriciye Vekâleti'ne, oradan da Dâhiliye Vekâleti kanalıyla Riyaset-i Cumhur Kâtib-i Umumiliği'ne gönderilen yazılarda 1927 yılında Ermeniler ve Kürt bölücüleri tarafından kurulmuş olan "Hoyboun Independance" cemiyeti mensuplarıyla Taşnak mensuplarının Van tarafından Türkiye'ye saldırmak için gece gündüz toplandıkları bildirilmiştir (Ekler, nu. 5).

7 Ağustos 1931 tarihinde Beyrut Başkonsolosluğu'ndan alınıp Dâhiliye Vekâleti tarafından Rıyaset-i Cumhur Kâtibi Umumisi'ne gönderilen raporda da Beyrut'ta Taşnak ve Hoybun'un Irak, İran, Mısır, Suriye, Türkiye, Yunanistan, Bulgaristan, Fransa, İsviçre'deki Ermeni ve Kürt reislerinin yaptıkları toplantı sonucunda İsmet Paşa'nın Atina'ya ve Mustafa Kemal Paşa'nın doğu vilayetlerine muhtemelen yapacakları ziyaretler sırasında kendilerine suikastlar yapılacağı, Gazi'nin hareketi hakkında İstanbul'dan bilgi alınacağı (ki, bir sonraki belgede görüleceği üzere bu istihbarat muhtemelen İstanbul'daki Ermeni Patriği Mesrop Norayan tarafından sağlanmıştır) Suriye, Irak, Lübnan, Yunanistan ve Bulgaristan'dan silahlandırılacak Ermeni ve Kürt çetelerinin Suriye hududundan Türkiye'ye saldıracakları belirtilmiştir (Ekler, nu. 6).

30 Mart 1933 tarihinde Dâhiliye Vekâleti'nden Riyaset-i Cumhur Kâtib-i Umumîliği'ne gönderilen "İstihbarat" raporunda ise, İstanbul Ermeni Patriği Mesrop Norayan'ın Taşnak mensubu olduğu, onlar hesabına çalıştığı, Patrikhane Meclis-i Umumîsi ile memurlarından çoğunun da Taşnak mensubu oldukları ve Patrikhane'nin siyasetle uğraştığı ve bunu saklamaya çalıştığı ifade edilmiştir (Ekler, nu. 7).

31 Mayıs 1933 tarihinde Dâhiliye Vekili Şükrü Kaya imzasıyla Riyaset-i Cumhur Kâtib-i Umumiliği'ne Paris'teki Taşnak komitesi faaliyetleriyle ilgili olarak gönderilen yazıda Suriye ve sair yerlerden Revan'a göç edeceklerin göçlerine mâni olunarak yerlerinde kalmalarına gayret edildiği, Paris Taşnak komitesine Amerika, İngiltere, Almanya ve Mısır'dan pek çok para geldiği, 150'liklerden Paris'teki Mehmet Ali'nin teşkilatına ve Suriye'deki şubesine 8000 Frank verildiği, bunların yayın organı Suriye'deki "Muhalefetten Sesler" ve Paris'teki "Republique Encaînee" gazeteleri nüshalarının Romanya'ya gönderildiği, Romanya, Bulgaristan ve Mısır'da Ermenistan aleyhinde çıkan ve çıkacak gazetelere sarfedilmek üzere 10.000 Franklık hesap açıldığı ye Anti-Kemalist olan her fert, cemiyet ve milletle el ele verip Taşnakların düşmanlarını ezerek umdelerine erişecekleri ifade edilmiştir (Ekler: 8).

15 Ekim 1937 tarihinde Dâhiliye Vekili Şükrü Kaya imzasıyla ve "çok acele" kaydıyla Riyaset-i Cumhur Umumi Kâtipliği'ne gönderilen yazıda Irak'ın Zaho kazasından Türkiye'ye külliyetli miktarda silah ve cephane geçirildiği ve bunların Kürt Hoybun cemiyeti adına Ermeni Taşnak cemiyeti tarafından Kamışlı'daki Ermeni ve Kürtlerin yardımlarıyla tedarik edildiği ifade edilmiştir (Ekler: 9).

6 Haziran 1938 tarihinde Dâhiliye Vekili Şükrü Kaya imzasıyla Riyaset-i Cumhur Kâtipliği'ne gönderilen 6 yazıda Londra'daki İngiliz-Ermeni Kardeşler cemiyetinin Belçika fabrikalarından 10 Milyon Fransız Franklık silah olarak bunları Suriye'ye gönderdiği, İtalya'dan Hatay'a silah sevkiyatı yapıldığı, Fransızların tertibiyle Hatay'a Ermeni ve Kürtlerin toplandığı, Fransa'nın Suriye ile Türkiye'nin arasını açmak için her türlü imkânı kullandığı ve Ermenileri, Süryanileri, Kürtleri Türkiye aleyhinde kışkırttığı belirtilmiştir (Ekler, nu. 10).

SONUÇ
Son zamanlara kadar Osmanlı Devleti'nde azınlıklara tanınan hak ve imtiyazlara ve bunun zararlı sonuçlarına karşılık, Türkiye Cumhuriyeti'nde imtiyazlar kaldırılmak suretiyle azınlıklar diğer vatandaşlarla eşit statüye getirilmiş ve savaşta düşmanla işbirliği yapıp ihanet edenlere bile umumi af çıkarılmıştır. Ama bütün bunlara rağmen Atatürk zamanında olduğu gibi günümüzde de hem içeriden, hem de dışarıdan yapılan propaganda ve faaliyetler devam etmektedir. Bir taraftan İttihat ve Terakki mensuplarından birçoğu katledilir, Atatürk ve diğer devlet adamlarına ve yurtdışındaki Türk temsilcilerine suikastler tertip edilir ve birçoklan hayatlarını kaybederken, diğer taraftan da Türkiye'deki azınlıkların haklarının ellerinden alındığı, kiliselerinin tahrip edildiği, dil, din ve vicdan hürriyetlerinin kısıtlandığı, okul, vakıf ve benzer müesseselerine kısıtlamalar getirildiği vs. ifade edilmiştir. Daha da ileri gidilerek, yavaş yavaş ve plânlı bir şekilde geçmişteki imtiyazlar yeniden kazanılmaya çalışmakta, azınlık okullarında Türk öğretmen ve idarecileri istenmemekte, bütün Türk vakıflarından alınan ve sembolik bir Önemi olan % 5 teftiş ve denetleme payının alınmaması için gayret sarfedilmekte, Patrikhaneler'de mevzuata aykırı olarak yeni teşkilatlanmalara gidilmekte ve yasaklanan sakıncalı yayınlar bile bazı kiliselerde yeni evlilere nikâh hediyesi olarak dağıtılmaktadır.

Buna karşılık, komşularımızdaki Türk azınlıkların mahalli ve milletlerarası antlaşmalarla verilen hakları ellerinden alınmaya çalışılmaktadır.

Bir taviz diğerini doğuracağından, Türkiye'deki azınlıklarla yurtdışındaki Türk azınlıklar için Atatürk devrindeki hassasiyeti göstermek ve ayrıcalıklarla, eşitsizliklere müsaade etmemek, kanaatimizce en doğru yol olacaktır.


1) Livre Bleu du Gouvernement Britannique concernant le traitement des Armeniens dans l'Empire Ottoman (1915-1916), documents presentes au Vicomte Grey of Fallodan (Secretaire d'Etat aux Affaires etrangeres) par le vicomte Bryce, Paris, 1987. s. 93.

(2) Kevork K. Baghdjian. La Confiscation par le gouvernement turc des biens armeniens... dits abandonnes. Montreal, Quebec, 1987, s. 121-171...

(3) Patriarcat Oecumenique, Les Atrocites Kemalistes, Constantinople. 1922. s. 117. 182...

(4) Paul du Veou, Le Desastre d'Alexandrette, 1934-1938, Paris, 121-122...

(5) Jean Naslian, Les Memoires de Mgr. Naslian. Vienne, 1951, s.43.

(6) Türkkaya Ataöv, Une declaration faussement attribuee â Atatürk Ankara.

1984 (kitap, ayrıca İngilizce. Almanca. İtalyanca ve Arapça olarak da yayınlanmıştır);
Azmi Süslü. Ermeniler ve 1915 Tehcir Olayı. Ankara. 1990, s. 153-157; Azmi Süslü.
Armenians and the 1915 event of Displacement, Ankara, 1994. pp. 137-149.

(7) Attan Deliorman, Türklere Karşı Ermeni Komitecileri. İstanbul. 1973, s. 262-263.

(8) Mustafa Kemal, Nutuk (Söylev). Ankara, 1981. s. 88, Türk Tarih Kurumu Yayını.

(9) Association Nationale Ottomane pour la Societe des Nations, Constantinople, 44 sayfa.

(10) Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri. Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 1989, cilt 3. s. 102-104.

(11) Cumhurbaşkanlığı Arşivi, dolap 2, kutu 19-1, dosya 47-2, fihrist 18/1, 6 Ekim 1923 tarihli şifre.

(12) Recep Şahin. Tarih Boyunca Türk İdarelerinin Ermeni Politikaları, İstanbul 1982, s. 227; T.C. Maarif Vekâleti, Türkiye'de Yabancı Müesseselerin Durumu Hakkında Rapor, Ankara 1956, s. 2 vdl.

(13) Saha L. Meray, Devlet Hukukuna Giriş, Ankara, 1968, Cilt 1, s. 244; Hidayet Vahapoğlu, Osmanlıdan Günümüze Azınlıklar ve Yabancı Okulları. Ankara. 1990, s. 33.

Kaynak: Türk Tarih Kurumu Yayınları; XVI. Dizi, Sayı: 80, s.137-148, Türkiye Cumhuriyeti'nin 75 Yılı Armağanı

http://www.ttk.org.tr/index.php?Page=Sayfa&No=228

_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Anılarla Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk
İletiTarih: 17 Nis 2013, 23:56 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
Cumhuriyetimizin 81. Yılına Armağan, (Editör: Yrd.Doç.Dr.Enis Şahin), Sakarya Üniversitesi Rektörlüğü Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürlüğü, Adapazarı, Aralık 2004, s.57-63.

ALFABE DEĞİŞİMİNİN TARİHSEL GELİŞİMİ ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME - Mustafa Altun

1. Giriş

Türkler, eldeki yazılı kaynaklardan anlaşıldığına göre başta Göktürk, Uygur, Arap ve Lâtin asıllı olmak üzere, değişik alfabeler kullanmışlardır. Bu alfabeler içinde en uzun ve en yaygın kullanılanı Arap alfabesi olmuştur. Ancak özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bu alfabenin yetersizlikleri, eksiklikleri
olduğundan hareketle değiştirilmesi ve ıslah edilmesi gündeme getirilmiştir. Aşağıda bu sürecin nasıl gerçekleştiği tarihsel bir sıra içinde verilmeye çalışılacaktır:

2. Arap Alfabesinden Latin Alfabesine

2.1. Tanzimat Dönemi
Tanzimat aydınlarının önde gelen isimlerinden “Münif Paşa 1863’te Osmanlı Cemiyet-i İlmiyyesi’ne sunduğu projede Arap harflerinin bitiştirilmeden ayrı yazılmasını ve “ses uyumu kuralı’ nedeniyle sesli harflerin eksiksiz kullanılmasını öneriyordu. Latin harflerinin bilinmeyen ve kendini gizleyen bir taraftarı, Ali Vehbi
Bey’in yayınladığı hatırata göre Sultan II. Abdulhamid’dir. Ona göre, “Halkımızın büyük cehaletine sebep, okuma yazma öğrenimindeki güçlüktür. Bu güçlüğün nedeni ise harflerimizdir.” Sultan, “Belki bu işi kolaylaştırmak için Latin alfabesini kabul etmek yerinde olur.” demektedir. Sabık Hakan’ın tersine bu konuda inandığını cesaretle savunanlar da vardır. Manastır Vilayeti’nin Görice sancağında Kur’an-ı Kerim ve Ulûm-ı Diniyye muallimi olan Hafız Ali Efendi, Latin harflerinin taraftarı olduğu için işinden atılmıştır. Taraftarlarının artmasına rağmen Latin harflerinin
kabulü sorunu uygulamada cesaretsizlik nedeniyle hasıraltı edilmekteydi (Ortaylı, 2001:103).

2.3. II. Meşrutiyet Dönemi

II. Meşrutiyet döneminde de alfabenin ıslahı veya değiştirilmesine yönelik örgütlü girişimlerde bulunulmuştu. 1911 tarihinde Milaslı Ismayıl Hakkı öncülüğünde kurulan Islah-ı Huruf Cemiyeti, bu amaçla Yeni Yazı adlı bir dergi bile çıkarmıştı. Yönetim kurulunda Recaizade Mahmud Ekrem, Celal Nuri (İleri), Süleyman Nazif, Celah Sahir (Erozan) ve Cenab Şahabettin gibi dönemin ileri gelenlerinin bulunduğu dernek, amacını “harfleri tadil ve ıslah ile mükemmel hale
getirmek” olarak açıklamıştı(Sadoğlu, 2003:220).

II. Meşrutiyet döneminde alfabe tartışmaları içerisinde belki de en ilginç tutum, Türkçülerin Arap harflerindeki ısrarıydı. Oysa Türkçüler için Latin alfabesi, okuma-yazmayı kolaylaştırmasının yanında Arapça-Farsça kökenli sözcükleri orijinallerinden farklılaştıracak ve imlasını yeniden düzenleyecek bir avantaja
sahipti. Necip Asım, Milaslı İsmayıl Hakkı, Müftüoğlu Ahmed Hikmet ve hatta Gökalp; Arap harflerinden vazgeçilmesinin Müslümanlar arasındaki bağları zayıflatacağını savunuyorlardı. Arap alfabesi Türkçüler için aynı zamanda Türk lehçelerini yazıda birleştirebilecek bir işleve sahipti. Üstelik Arap alfabesi, Türk
lehçeleri arasındaki fonetik ayrımları da gizleyebiliyordu. Ancak 1926’da tüm Sovyet Müslümanlarının Latin alfabesine geçirilmesi kararının alındığı Bakü’deki I.Türkoloji Kongresi’nden sonra Türkçülerin Latin alfabesi konusundaki tavırlarını belirgin şekilde değiştirmeleri de bu açıdan anlamlıydı (Sadoğlu, 2003:221).

2.3. Cumhuriyet Dönemi

Cumhuriyet döneminde alfabe değiştirilmesine yönelik ilk öneri 1923’te İzmir İktisat Kongresi’nde işçi delegelerinden Ali Nazmi tarafından verilmiş, ancak başta Kongre başkanı Kâzım Karabekir olmak üzere delegelerden büyük kısmı tarafından sert tepkiyle karşılanmıştır (Korkmaz, 1963:37).

Kâzım Karabekir Hakimiyyet-i Milliyye gazetesinin 5 Mart 1923 tarihli
baskısında verdiği demeçte: Arkadaşlar, bugün hangi ecnebî ile görüşseniz ilk işiteceğiniz sözler: “Türkçe gayet güzel bir lisandır, kolaydır, fakat harfler fenadır.” Bunlar bütün ecnebîlerin ağzında ve sizinle ilk görüşen bir ecnebînin size telkin
edeceği şeylerdir. Ve bu fikir ekseriyyetle gayr-ı İslâm insanlardan ibaret olan birtakım tercemanlar vasıtasiyle her tarafta ve hassat’an Istanbul’da ecnebîlere telkin edilmektedir... Bizim dilimizi terennüm edecek hiçbir Lâtin hurufu yoktur. Bugün Fransızca huruf o kadar karışıktır ki bizim dilimizi kabil değil terennüm edemez.” (Levend, 1972:392-393) diyerek öneriye tepkisini dile getirmiştir.

Alfabe tartışmalarını Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne ilk taşıyan İzmir milletvekili Şükrü Saracoğlu olmuştur. Saracoğlu, Maarif Vekâleti’nin bütçesinin görüşüldüğü 25 Şubat 1924 tarihli oturumunda gösterilen gayrete rağmen, yine de halkın okuma-yazma oranının düşüklüğünü Arap alfabesine bağlıyordu: “Benim kanaatimce, bu büyük derdin en vahim noktası harflerdir. Eğer ben Arap harfi diyecek olursam burada da acaba benim fikrime tuğyan ve isyan edecek var mı?
Efendiler! Bunun yegâne kabahati harflerdir. Arap hurûfatı, Türk lisanını yazmaya müsait değildir. Hacımızın, hocamızın, amirimizin, memurumuzun gayretine, asırlardan beri yapılan bunca fedakarlıklara rağmen halkımızın ancak yüzde ikisi veya üçü okumuştur” (Levend, 1972:395)

Kültürel anlamda muhafazakâr aydınların alfabe değişikliği konusunda duydukları rahatsızlığın gerekçesini anlamak mümkündü. Köprülüzâde M. Fuad ve Zeki Velidi (Togan) gibi Türkçüler, böyle bir değişikliğin uzun vadede bir “kültür buhranı”na yol açacağını savunuyorlardı. Üstelik Latin harfleri Batı medeniyetine dahil olmanın zorunlu bir koşulu da olamazdı. İlginç bir şekilde Musevi Avram Galanti de Latin harflerine aynı gerekçelerle karşı çıkıyordu. Galanti’ye göre “ilerleme” ile alfabe değişikliği arasında kurulan bağıntı da tamamen temelsiz bir iddiaydı. Nitekim Japonlar, geleneksel alfabelerini korudukları halde hızla
modernleşebilmişlerdi (Sadoğlu, 2003:223).

20 Mayıs 1928’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki bir oturumda “beynelmilel rakamların” kabulü görüşmeleri sırasında, Kastamonu milletvekili Hasan Fehmi Bey’in sorusuna cevap veren Maarif Vekili Mustafa Necati, konunun en kısa zamanda oluşturulacak bir “encümen” tarafından karara bağlanacağını ifade etmişti. (Levend, 1972:400) Kurulan Dil Encümeni’nin çalışmaları sonunda biri alfabe, diğeri dil olmak üzere iki ayrı rapor hazırlanmıştı. Alfabe raporuna göre Dil
Encümeni, Latin esasında bir alfabenin ortak ve ve edebî dilimizin dayandığı İstanbul Türkçesine uygulanabileceğine karar vermiş ve bu amaçla yeni bir harf sistemi meydana getirmişti (Levend, 1972:401.)

Bu raporun ertesinde 9 Ağustos 1928 akşamı Mustafa Kemal Atatürk,
Sarayburnun’daki büyük eğlentide de, etrafını saran halka hitaben, ilk defa harf inkılãbını açıklayarak yeni harflerin kabul edilmesi lazım geldiğini belirttikten sonra: "... Bir milletin, bir heyet-i içtimâînin (toplumun) yüzde onu okuma yazma bilir, yüzde sekseni bilmez, bundan insan olanlar utanmak lâzımdır. Bu millet utanmak için yaratılmış bir millet değildir; iftihar etmek için yaratılmış bir millettir, tarihini iftiharla doldurmuş bir millettir. Fakat, milletin yüzde sekseni okuma yazma bilmiyorsa bu hata bizde değildir. Türk'ün seciyesini anlamayarak kafasını birtakım
zincirlerle saranlardadır. Artık mazinin hatalarını kökünden temizlemek zamanındayız. Hataları tashih edeceğiz (düzelteceğiz)." diyerek yeni alfabe önerisinin onaylandığını ve yakında yasal bir düzenlemeye konu olacağının işaretini vermişti (Atatürk, 1997:272).

Mustafa Kemal, Sarayburnu söylevinden sonra çıktığı yurt gezilerinde yeni alfabeyi bizzat kendisi halka tanıtmaya başladı. Dolmabahçe Sarayı “Başöğretmen”in daha seçkin öğrencilerine ev sahipliği yapıyordu. Atatürk, 1 Kasım 1928’de yaptığı açılış konuşmasında bu birkaç aylık alfabe seferberliğini hâlâ tereddüt yaşayanların
kuşkularını gidermeye yönelik “basit bir tecrübe” sunacaktı. Atatürk’ün konuşmasından hemen sonra “Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun” teklifi Tekirdağ milletvekili Cemil (Uybadın), Afyonkarahisar milletvekili Ali (Çetinkaya) ve Erzincan milletvekili Saffet (Arıkan) tarafından meclis başkanlığına verilmiş ve aynı gün mecliste kabul edilmiştir. 1353 sayılı kanun 3 Kasım 1928’de Resmi Gazete’de yayımlanmış ve yürürlüğe girmiştir.

3. Sonuç

Yukarıdaki tarihsel süreç göz önüne alındığında alfabe değişikliğinin hem bilimsel, hem de siyasî bir görünüm kazandığını söylemek mümkündür. Alfabe değişikliğinin gerekli olduğuna dair akademik ve entelektüel çevrelerce yapılan değerlendirmeler şu noktalarda toplanmıştır: Bin yıla aşkın Türkler arasında kullanılan bu alfabe sistemi, Türkçenin ses sistemine uymayan özellikler içeriyordu. Türkçedeki temel 8 ünlüye karşılık Arap alfabesinde bunları karşılayabilecek üç harf vardı (elif, vav ve ye) ( ا,و,ى ). Türkçede yer almayan, sadece Arapça ve Farsça asıllı sözcüklerde kullanılan harfler mevcuttu (peltek se, ha, hı, zal, zı, ayın) ( ع ,ظ ,ذ ,خ ,ح ,ث ). K (ke), g (ge) ve nazal n ünsüzleri için de tek bir harf atanmıştı: kef ( ك). Bunun yanı sıra ha-hı-he ( ه ,خ ,ح ), peltek sesin- sad ( ص ,ث س ), te-tı ( ط, ت ), peltek ze-ze-zı ( ظ, ,ز ذ ) ) gibi Türkçede tek sesle karşılanan birden fazla harf bulunmaktaydı. Harflerin yazımı sırasında da özellikle noktalı harflerde sorunlar yaşanıyor, nokta eksikliği ya da fazlalığı yanlış okumalara yol açıyordu. Siyasî noktadan bakıldığında geleneksel kalmayı ve eski kurumların devamlılığını isteyenler, Cumhuriyet sonrasında gerçekleştirilen hemen her değişim hareketinde olduğu gibi alfabe değişikliğinde de direnç göstermiş, alfabe değişikliğini eski medeniyetten bir kopuş olarak algılamıştır. Bu algılayış siyasî olmanın ötesinde dinî bir söylemi de beraberinde getirmiş, Kur’an harflerinin Hıristiyan dünyaya ait Latin harfleriyle değiştirildiği yorumlarına yol açmıştır. Bu arada bin yıllık kültürel birikimin harf değişikliğiyle göz ardı edileceği de vurgulanmış, bu durumun “kültürel erozyon”a neden olacağı ileri sürülmüştür. Yenilikçi ve değişimci kanattakiler ise, çağın ileri toplumlarının düzeyine ulaşmada geleneksel yapıları bir engel olarak görmektedir. Bu bağlamda Arap alfabesinin de toplumun genelini okuma ve yazmadan dolayısıyla çağdaş bilgiden yoksun bıraktığı ifade edilmiştir. Medeniyet dönüşümünün sadece maddî planda kalmaması gerektiği, bunun bir zihniyet dönüşümü olduğu ve harf değişikliğinin bu dönüşümü hızlandıracağı belirtilmiştir. Alfabe değişikliğine gidilmesinde geri plana itilen bir yön de Türkiye dışındaki Türk topluluklarının Latin alfabesine geçişleri olmalıdır. 1926 yılında Bakû’de toplanan I. Türkoloji Kongresi’nin sonrasında, 1927 yılında “Yeni Türk Elifbası Merkez Komitesi” adını taşıyan ve çeşitli Sovyet cumhuriyetleri temsilcilerinden oluşan bir kurul, “Birleştirilmiş Yeni Türk Alfabesi (Yañalif)” adıyla yeni bir alfabe
hazırlayıp yayınlamış, bu alfabe Sovyetlerde yaşayan bütün Türk halklarının ortak alfabesi olarak kabul edilmişti (Şahin, 2003). Ulusalcı yaklaşımı benimseyen Cumhuriyet kadroları, İsmail Gaspıralı’nın ifade ettiği “Dilde, Fikirde ve İşte Birlik”
sloganına uygun davranma gereğini hissetmişlerdi. Bu açıdan alfabe değişimini çağdaşlaşma ülküsünün bir hamlesi olmaktan öte Türk birliğine dönük bir değişim olarak da yorumlamak mümkündür.

Sonuç olarak diyebiliriz ki tüm muhalif görüşlere rağmen Atatürk önderliğinde gerçekleştirilen alfabe değişikliği, Tanzimat’tan 1928’e kadar süren tartışmaların teoriden uygulamaya geçişi olarak kabul edilmelidir. Batılılaşmaya doğru giden yolda gerçekleştirilen bu hamle öztürkçeleştirme hareketinin de ivme kazanmasına
yol açmış, Türkçenin yabancı sözcük ve kalıplardan arındırılmasını hızlandırmıştır.

BİBLİYOGRAFYA

Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri (1997), Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara.

Cumhuriyet Gazetesi (1928), İstanbul, 11 Ağustos 1928 tarihli sayısı.

Korkmaz, Zeynep (1963), Türk Dilinin Tarihî Akışı İçinde Atatürk ve DilDevrimi, Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrfaya Fakültesi Yayınları, Ankara.

Levend, Agâh Sırrı (1972), Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri, TDK, Ankara.

Ortaylı, İlber (2001), Gelenekten Geleceğe, Ufuk Kitapları, İstanbul.

Sadoğlu, Hüseyin (2003), Türkiye’de Ulusçuluk ve Dil Politikaları, Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul.

Sadri Maksudi (1930), Türk Dili İçin, İstanbul.

Şahin, Erdal (2003), “Tataristan Cumhuriyetinin Latin Alfabesi Mücadelesi”, Tatarlar ve Tataristan Sempozyumu, İstanbul.

http://www.symposium27february2003.info ... sentation/
t_latinalf.htm#_ftnref3 (20 Aralık 2004)

Tulum, Mertol (1991), “Alfabe ve Eski Alfabemiz Üzerine,Dil ve Alfabe Üzerine Görüşler, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurulu Yayınları, Ankara, s.23-27.

http://www.dilbilimi.net/alfabedegisimi.pdf

_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Anılarla Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk
İletiTarih: 26 Nis 2013, 23:33 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
Atatürk, Usturamın Ucundaydı

Mustafa Kemal Atatürk, 13 yıl boyunca neredeyse her gününü O'nunla geçirdi. Tek bir el hareketiyle canını alabilirdi.

Atatürk, O'na yanında hüngür hüngür ağlayacak kadar güvenmişti, birlikte yemek yemiş, birlikte gülmüşlerdi, takvimler 10 Kasım 1938'i gösterene kadar. Mehmet Tanrıkut Mete'nin sırlarını Gazeteci Yaşar Gürsoy kaleme aldı. Atatürk ve Berberi İnkılap Kitabevi'nden çıktı!

İnsanlar en büyük sırlarını, en zayıf ve çocuksu görünen yönlerini hiç tahmin edilemeyecek insanların yanında açar; berberler, şöförler, sekreterler. İşadamları, politikacılar, canlarını, canları kadar kıymetli sırlarını emanet edecekleri –adı pek kayıtlara geçmeyen- bu çalışma arkadaşlarını dikkatle seçer.

Mehmet Tanrıkut Mete, Atatürk'ün en güvendiği insanlardan biriydi. Tek bir hareketiyle hayatına rahatça son verebilecek bu adama Atatürk çok güvenmişti. Mete, Atatürk'ün ağlayışına o şahit oldu, onunla yemek yedi. Ankara ayazında donmuş bahçe musluğunu açmaya çalıştıkları da oldu, aniden patlayan bir sobadan kaçmaya çalışırken birlikte masaları devirdikleri de…

Bunları doğru kişiye anlatın!

Mehmet Tanrıkut Mete, tanıştıkları 1925 yılından, 10 Kasım 1938'e kadar O'nunla birlikteydi. Genç Cumhuriyet'in ilk yıllarının sancılarına bire bir tanıklık eden Mehmet Tanrıkut Mete, Atatürk'ün sırlarını yıllarca eşinden, çocuklarından bile sakladı. 1967 yılında aramızdan ayrılmasından kısa bir süre önce, 'doğru kişilere' aktarmaları şartıyla kızları ……'e anlattı bu çok özel hatıraları.Tek bir şartı vardı: Atatürk'ün sırlarını doğru kişilere aktarın, Atanın hatırası insanlara hakkıyla anlatılsın!

Cumhuriyet'in kurucuları

Mehmet Tanrıkut Mete'nin kızları, …… , ……. bu çok özel hatıraları deneyimli gazeteci Yaşar Gürsoy'a anlattı. İnkılap Kitapevi'nden çıkan Atatürk ve Berberi isimli kitabın sayfaları arasında gezinirken, dünyayı titretecek kadar güçlü bir adamın, en masum yönlerine, acılarına, kahkahalarına, sırlarına ve son anlarına tanıklık edeceksiniz. Tabii ki, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş yılları sancılarına, Türkiye'nin kurucu kadrosunun bugüne kadar duymadığınız sırlarına da...

Arka Kapaktan:

"... Raflardaki yerini almadan inceleme olanağı bulduğum, Atatürk ve Berberi "Hoşça Kalın Çocuklar", hafızamda uzun süre yer alacak eserler arasındaki yerini de almış oldu...

Atatürk'ün, deyim yerindeyse burnunun dibinde, en güvenilir kişi olan (elinde ustura bulunan biri) Berber Mehmet'in anılarının bazılarına bugüne değin hiçbir eserde rastlamadım. Atatürk'ün canını emanet ettiği berberi Mehmet'in bilinmeyen yönlerini belge ve fotoğraflara dayanarak, yalın bir dille kaleme alan Yaşar Gürsoy'u kutluyorum."

Uğur Dündar

http://www.haberler.com/ataturk-usturam ... 88-haberi/

Resim

Resim

_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Anılarla Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk
İletiTarih: 27 Nis 2013, 21:53 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
ŞAİR EMNİYET MÜDÜRÜ ÇELİK Mahkeme kararıyla şiirini tescil ettirdi

Çiçekçi Bülent Ulusoy'un vitrinine ‘‘Be hey Dürzü’’ başlığı ve ‘‘Neyzen Tevfik’’ imzasıyla astığı şiir, çoğu kişi tarafından ünlü hiciv ustası Neyzen Tevfik'e ait biliniyor. Ancak üslup olarak Neyzen'in şiirlerine çok benzeyen şiir, aslında Emniyet Genel Müdürlüğü'nde Asayiş Şube Müdürü olan Mutlu Çelik'e ait. Çocuklara karşı işlenen suçlar konusunda uzman olan Emniyet Müdürü Mutlu Çelik, gerçekte ‘‘Cevaben’’ başlıklı bu şiirini 1994 yılında yayınladığı ‘‘Yalnızlık Pusuda Bekler’’ adlı kitabına da koymuş. Mutlu Çelik'in ‘‘Neyzen Tevfik'e ait olduğu iddiaları üzerine’’ şiirin kendisine ait olduğunu mahkeme kararıyla tescil ettirdiği de belirtiliyor.

http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=147528

_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Anılarla Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk
İletiTarih: 27 Nis 2013, 22:08 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
Türk Tarihinin En Büyük Zaferlerinden - Sakarya Meydan Muharebesi (23 Ağustos-13 Eylül 1921) - Dr. M.Galip Baysan

Türk tarihinin en sıcak temmuz ayı olarak vasıflandırdığımız 1921 yılı Temmuz ayında Yunan Kıralı Konstantin ve Prenslerin de Anadolu’ya geçerek başlattıkları büyük Yunan Taarruzunun elde ettiği önemli başarılar sonucu, 12-19 Temmuz arasında Afyon, Kütahya ve Eskişehir bölgelerinin düşman eline geçmesi nedeniyle, Türk Ordusu, Eskişehir’in doğusunda tutunmaya çalışırken Ankara iyice karışmaya başlamıştı. Meclis sorumlulardan hesap sorma peşindeydi. Pek çok milletvekili aynı yılın Şubat- Mart aylarında Londra’da yapılan ara görüşmelerde biraz daha toleranslı davranılmadığından pişmanlık duyuyordu. Çoğunluk bu maceradan kendini sıyırarak İstanbul’a dönmek ve büyük devletlerin verdiği kararlara uymak gerektiğine inanıyordu. En önemli konu da, Yunan Ordusunun ölümcül yürüyüşü karşısında ümidi kırılan Ordudaki Asker kaçaklarının artmasıydı. Zaten az olan mevcut kuvvetlerin sayısı 20.000’in altına düşmüştü. Asker kaçaklarını durdurabilmek için çare olarak Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa; Meclise sunduğu bir teklifle İstiklal Mahkemelerinin (Kastamonu, Konya, Samsun’da) yeniden kurulmasını istedi.

Fevzi Paşa Mecliste yaptığı konuşmada büyük bir sorumluluk örneği gösterdi : “Stratejik komuta hatalarına gelince, Genelkurmay Başkanı olarak onlardan ben sorumluyum, vereceğiniz cezayı şimdiden kabul ediyorum” dedi ve “Ben ölümden korkmam, milletim uğruna seve seve şehit olmasını bilirim” diyerek yerine oturdu.(1) Hiçbir kurtuluş çaresi kalmamış gibiydi. Türk halkı tarihindeki en acılı ve en zayıf günlerini yaşıyordu. Tanrıdan başka hiçbir yardımcısı kalmamıştı. Maddi ve manevi bütün güçler düşmanların elindeydi. Türk tarihinde 1683 yılında Viyana önlerinden dönen “Maksimum güç çizgisi”, Temmuz 1921’de Minimum- sıfır çizgisine yaklaşıyordu. Bu çöküşü ancak bir “Mucize” durdurabilirdi.

İşte bu ümitsiz günlerde Türk tarafında yeni bir faktör devreye girdi. BMM. kurucusu ve Başkanı, müstafi (istifa etmiş) bir general olan Mustafa Kemal; 17 Temmuz günü gece yarısına doğru Batı Cephesi Komutanına şu telgrafı gönderdi: “Şimdi yola çıkarak sizinle görüşmek istiyorum, acaba rahatsızlık verir miyim?” Telgrafına Cephe Komutanı İsmet Paşadan olumlu yanıt alınca cepheye hareket etti. 18 Temmuz saat 05.00de İsmet Paşa ile buluşup Karacahisar’daki komuta yerine gittiler. Durum kendisine anlatılınca Yunan Ordusunun manevra planını daha iyi anladı. Yunanlılar mevcut üç kolordularının ikisi ile Afyon kuzeyinden Eskişehir’in doğusuna doğru bir kuşatma yaparak Türk kuvvetlerinin Ankara istikametinde çekilmesini önleyecek ve bulundukları bölgede imhasını sağlayacaklardı. M. Kemal komutanlara “Savaşı kaybetmişiz değil mi?” diye sordu.”Öyle görünüyor” cevabını alınca da” Öyleyse işimiz Orduyu kurtarmak ve yeni bir mevzide hazırlanmak olmalıdır. Kademe kademe Sakarya gerisine kadar çekilmelidir.” Talimatını verdi.(2) Komutanlar kendisine bu kadar büyük bir arazi kesiminin savaşmadan düşmana terk edilmesinin Meclis ve Halk üzerinde büyük gerginlik yaratacağını, bunu göğüslemenin çok zor olacağını söyledikleri zaman da “ Biz askerliğin gereğini yerine getirelim sivil politik baskılara hep beraber karşı koyarız” cevabını verdi.

Mustafa Kemal Paşa bu çekilişle ilgili gerekçelerini kendi Söylevinde şu sözlerle anlatmaktadır.

“Ordu’yu Eskişehir kuzey ve güneyinde topladıktan sonra düşman ordusu ile aramızda büyük mesafe bırakarak çekilmek gerekir ki Orduyu derleyip, toplayıp güçlendirebilelim. Bunun için Sakarya doğusuna kadar çekilinmeliydi. Düşman hiç durmadan ilerlerse hareket üssünden uzaklaşacak ve yeniden destek örgütleri kurmak zorunda kalacak, her durumda ummadığı bir zorlukla karşılaşacaktı. Buna karşılık bizim ordumuz toplu bulunacak ve daha elverişli koşullar içinde bulunacaktı. Bu çekilişimizin en büyük sakıncası: Eskişehir gibi önemli yerlerimizi ve birçok toprağımızı düşmana bırakmaktan dolayı kamuoyunda oluşabilecek iç sarsıntılardır. Ama az zamanda elde edebileceğimiz başarılı sonuçlarla bu sakıncalar kendiliğinden ortadan kalkacaktı. Askerliğin gereğini duraksamadan uygulamalı, başka türden sakıncalara hep birlikte karşı koymalıydık.” (3)

Ankara’ya dönen Mustafa Kemal Paşanın ne bilgi vereceğini herkes merakla bekliyordu. Aslında meclis aynı gaye ve aynı ideal uğruna mücadele eden homojen bir kitle değildi. Mecliste her ne kadar sadece iki grubun var olduğu görünüyorsa da, aslında hedef ve idealleri ayrı ayrı olan dört grup mevcuttu. Bilinen en önemli grup, İstanbul’a Saltanat ve Hilafete bağlı “Saltanat Grubu” idi. Bunlar ülkenin işgallerden kurtarılması için Mustafa Kemal Paşa ile çalışmayı, kurtuluştan sonra yeniden İstanbul’a, Halife Sultana bağlanmayı düşünüyorlardı. İkinci Grup eski İttihatçılardan oluşan ve doğacak ilk fırsatta Mustafa Kemali elimine edip Enver Paşa ve kaçak İttihatçıları davet etmeyi düşünen “Enver Paşa Grubu” idi. Üçüncü grup yurt içi ve yurt dışındaki Bolşeviklerden oluşan “Sosyalistler Grubu” idi. Yunan ilerleyişine karşı Kafkasya’daki “Kızıl Orduyu” davet etmek ve Anadolu’da bir “Sosyalist Cumhuriyet” kurmak istiyorlardı. Son grupta tamamen Mustafa Kemale ve onun kurtuluş, tam bağımsızlık ilkelerine bağlı “İstiklal Grubu” idi. Ülkenin kurtuluşunun gelecek için yeterli olmayacağını, bir daha aynı durumlara düşmemek için ülkede “çağdaş reformların da yapılmasının gerekli olduğuna inanıyorlardı.

Sakarya’da Yunan Ordusu’nun ölümcül yürüyüşünü durdurmaya çalışan Mustafa Kemal ve küçük ordusu (General Harington’un raporuna göre) iki ateş arasında idi. Bu ikinci ateş Enver Paşanın Bolşevik kuvvetleriydi(4) . Birinci tehlike batıdan yürürken, ikincisi doğuda bekliyordu. Bu arada kendileri(yani İngilizler) ve Sultan İstanbul’da pusuya yatmışlar, fırsat kolluyorlardı. Enver Paşanın hangi kuvvetlerin başında Ankara’yı kurtarmaya geleceği belli değildi. Bu kuvvetler sırf Ruslardan kurulu olmayıp Azeriler, Dağıstanlılar, Çerkezler gibi “kardeş askerlerden” oluşabilirdi. Böylece Enver Paşa “İkinci Harekat Ordusu” başında yine bir kurtarıcı olarak ortaya çıkmış olacaktı.(5) İstanbul’daki Müttefik Orduları Başkumandanlığından İngiltere Harbiye Bakanlığına 5.8.1921 tarihinde gönderilen şu şifre mesaj ilginç bilgiler vermektedir:

“19 ve 21 Temmuz arasında, Türk çekilmesinin ilk haberleri Ankara’ya ulaştığı sırada, umumi maneviyat bozuldu ve Mustafa Kemal, Fevzi (Paşa) ve Genelkurmay dışında herkes Bolşevik kuvvetleriyle Enver Paşanın dönmesini yaygarayla istemeye başladı. Transkafkasya’daki Kızılordu Kumandanı 20 Temmuz günü Kazım Karabekir’e yaklaştı ve İngilizlerin Yunanlıları desteklemesi karşısında kendisinin de ordusunun yardımını milliyetçilere sunmaya hazır olduğunu bildirdi. Millet Meclisi’nin gizli bir oturumundan sonra, şu şekilde yanıt vermesi için Kazım Karabekir’e talimat yollandı: Millet Meclisi Maverai Kafkas’taki Kızılordu Başkumandanına teşekkür eder. Bununla beraber Türkiye, teklif edilen yardıma şimdilik ihtiyaç duymamaktadır. Böyle bir yardım gerekli olursa, Türkiye, Kızılordu Başkumandanının değerli yardımlarından yararlanacaktır. Milli ordunun bütünlüğü korunabildiği sürece, Mustafa Kemal’in “Milli Misakı” terk etmeye niyeti yoktur.(6)

Cephe dönüşü Mustafa kemal Paşa Meclis kürsüsünden yaptığı konuşmada “Cephede durumun düzeldiğini ve telaşa gerek olmadığını” söylemiş ve konuşmasını “Dört hafta sonra düşmanı yeneceğiz” sözleri ile tamamlamıştır. Tabii Meclis üyelerinin bu sözlere inandıklarını ve mevcut endişelerin giderildiğini söylemek mümkün değildi. Kimi mahzun gözlerle Mustafa Kemali dinlerken, kimisi kızgın kızgın söylendi, kimisi de dudaklarında alaylı bir gülüşle onu izliyordu. Mecliste faaliyete geçen muhalifler: “Nasıl olsa arkasında bütün Hıristiyan Batı Dünyası’nın teşvik ve desteği olan Yunan Ordusunu yenmek imkansız, Mustafa Kemal de bu işi başaramaz. Hiç olmazsa bu vesile ile ondan da kurtulmuş oluruz” düşüncesi ile; önce gizli gizli, sonra da açıkça Mustafa Kemal Paşanın Ordunun başına geçmesini istediler. Mustafa kemal Paşa önce arkadaşlarına danışmak gerektiğini beyan ederek izin istedi, görüşmelerden sonra “Başkomutanlığı, ancak üç aylık bir süre için ve Meclisin bütün yetkileri ile birlikte verirseniz kabul edebilirim” cevabını verdi. Bu teklif üzerine yapılan uzun ve tartışmalı görüşmelerden sonra (5 Ağustos 1921 günü), salonda bulunan bütün milletvekillerinin oyları ile Başkomutanlığa atandı.

Başkomutan Mustafa Kemal çok önemli kararları, çok acele almak ve en önemlisi sayıları 20.000 e kadar düşmüş Türk Ordusunu yeniden toparlamak ve ilerleyen, 100.000’ i aşkın ve zafere alışmış dev bir düşman Ordusu karşısında tutunacak güç ve kudrete ulaştırmak mecburiyetindeydi. Böyle bir Orduyu kurup eğitmek ve yetiştirebilmek için en az 10 yıl lazımdı, oysa Mustafa Kemal Paşanın elinde sadece 10-15 gün vardı. Ancak o Ulusunun özelliklerini çok iyi bilen bir komutandı.7-8 Ağustos tarihlerinde yayınladığı, 10 adet “Milli Vergi Emirleri” ile ciddi bir seferberlik başlatarak Ordunun Lojistik ihtiyacını karşılamaya çalıştı. Bu emirlerle halktan yiyecek, içecek, giyecek ve yakacak ellerinde ne varsa %40’ ını paraları sonradan ödenme şartı ile, belge karşılığı bölgelerindeki Komisyon üyelerine teslim etmeleri isteniyordu. Bundan sonraki gelişmeler tamamen Türk halkının kendi özel vasıfları, toplumsal karakteri, inanç ve fedakarlıkları ile orantılı olmuştur. Gençler bu son savaş için Cepheye koşarken, kadın-erkek yaşlılar Orduya yardımcı olacak hareketler içine girmişlerdi. Bu Arada Mustafa Kemal atının ani bir ürkmesi ile attan düşmüş ve kaburga kemiği kırılmıştı. Buna rağmen 23 Ağustos sabahı Yunan Ordusu büyük taarruzunu başlattığı zaman, o Türk Ordusunun başındaydı.

Kabul etmek gerekir ki 22 gün süren Sakarya muharebeleri hem saldıran, hem de savunan taraf için çok zor geçmiştir.Yunanlılar Anadolu-İstanbul-Bizans-Ayasofya ‘yı ele geçirmenin yanında, “ 500 yıllık Türk hakimiyetinin öcünü almak ister” gibi bir hırsla saldırı üzerine saldırı tazelerken,Türkler de bir “var veya yok olma” mücadelesi veriyorlardı. Bu nedenle her iki taraf da üstün bir savaş tekniği ve sayısız kahramanlıklar göstermişlerdir. Biz burada vatan ve uluslarının menfaatleri için savaşan ve canlarını veren dost ve düşman her iki taraf insanlarına saygılı olma gereği duyuyor ve sadece bazı savaş anılarını okuyucularımızla paylaşmanın savaşın nasıl geliştiğini anlatmak için yeterli olacağına inanıyoruz.

“Biz bu kavgaya Başkomutanın şu parolası ile girdik:Hiçbir kıta,üst kumandanından emir almadıkça geriye çekilmeyecektir.Kanatları çevrilse, her tarafından sarılsa dahi, emirsiz mevziini terk eden bir birliğin kumandanı, üst komutanı tarafından derhal infaz edilecektir.”(7)

“Muharebenin en kritik şiddetli günlerinden biri idi. Bir çok cephede top,tüfek,cephane kalmamıştı.Başkumandanlığa devamlı olarak “yokluk” haberleri geliyordu. Büyük ölçüde yiyecek sıkıntısı çekmeye başladık Birliklerimize haftalar boyunca bir sıcak yemek verme imkanı bulamamıştık. Çoğu kıtalarda kavrulmuş buğday (veya mısır) verebiliyorduk. Başkumandan kafasında bu yokluklara karşı çareyi bulmuş olmanın rahatlığı ile bizleri topladı. Yüksekçe bir yerdeydi, elini yumruk yaparak konuştu.

- Arkadaşlar: Düşmanı evvela tepelerde bir iki mermi ile oyalayacaksınız. Onların tepeye çıkıp gelmesini, yorulmasını bekleyeceksiniz. Tepe noktasının arkasına yerleştirdiğimiz birliklere süngü taktırarak bu yorulmuş, dili çıkmış düşmana saldırtacak, yok edeceksiniz. Kıtalarımızın da önünde olacaksınız. İşte size cephane yokluğunu telafi ettirecek yol. Bu vatan üzerinde yaşayan insan oldukça,hiçbir yokluk için feda edilmeyecektir.”(8)

“Sakarya Muharebesi bir subay savaşıdır.Bu muharebede şehit olan subay sayısı 245 tir. Birliklere örnek olması için subaylardan kurulu taarruz grupları yapmak zorunda kalınmıştı. Acemi ve savaş tecrübesi bulunmayan birlikleri böyle yetiştiriyor ve ateş hattına sürebiliyorduk. Bu manzarayı şimdi hatırlarken daima içim burkulur, gözlerim yaşarır. Subaylarının ateş hattına atıldığını gören o körpe çocuklar, “Allah! Allah!” diyerek elbette onların arkasından koşacaklardı.”(9)

“ Savaş sırasında düşman hatlarımızda tehlikeli bir gedik açmış, genişletiyordu. Bu gedik hemen kapatılmalı, düşman süngü hücumu ile geri atılmalıydı. İhtiyat kuvvetlerimizin kalmadığı cevabını verdiler. Yalnız Giresunlu (Topal) Osman Ağanın çetesi vardı. Onların da süngüleri yoktu. Paşa:”süngüleri yoksa bellerinde bıçakları vardır. Düşman üzerine atılacaklar ve onları eski yerlerine kovalayacaklardır” dedi. Bu kahraman çocuklar eğri bıçakları ile Yunanlıları eski yerlerine kadar sürmüşlerdir.”(10)

“Bir defasında Fevzi Paşanın ne yaptığını sordu:

- Kuran okuyor, efendim dediler

- Çağırın!

Fevzi Paşa geldiğinde şunları söyledi:

Efendim bir komutan ihtiyatları ile harbeder. Bir tek nefer ihtiyatım yok. İhtiyatımız senin itibarından ibaret. Onun korunması için Kuran okumaktan başka ne yapabilirim” (11)

“Kuvvetli Akıncı Gruplarımız düşman gerilerinde, bu saldırı kuvvetini durmadan ve başarılı bir şekilde taciz etmekteydi. Buna karşılık Yunanlılar Osmanlı Sarayı ve onun Sadrazamı Damat Ferit’le el ele vererek cephemizi arkadan vurma çabası içindeydiler. Çerkez Ethem ve kardeşlerini Haymana’dan Konya-Ankara istikametinde sokarak cephe gerisinde kargaşalık çıkaracaklarını öğrenmiş bulunuyorduk.Yunanlılar İnönü Muharebesi sonunda Çerkez Ethemi bir koz olarak kullanmak için kabul etmişlerdi. İşte şimdi bu düşüncelerini tatbik sahasına koymak istiyorlardı. Fakat aldığımız tedbirler bir şey yapmalarına imkan vermedi. Konya, Çumra ve Bozkır çevresinde İstanbul Hükümetinin teşviki ile Delibaş adlı bir sergerde Padişah ve Halife adına, vaktiyle Anzavur’un yaptığı hainlikleri tekrarlamak yoluna girmişti. En sıkışık anda cephede Yunanlılarla uğraşırken, cephe gerisinde de Padişahın, milletin esaretini hedef tutan hareketlerini söndürmekle uğraşıyorduk. Halk uyanmıştı, ihanetin kokusunu ırkına has sağ duyusu ile anlıyor, haysiyet ve namusu için didinen Milli Hükümetin saflarından ayrılmıyordu. Bu buhran ve ölüm kalım günlerinde bile İstanbul’un “Alemdar”,”Peyam-ı Sabah” gibi gazeteleri Delibaş ayaklanması ile Yunan ilerleyişini Ankara’nın düşüşü olarak alkışlıyorlardı.(12) Ancak kadın, erkek, çoluk, çocuk Türk Halkı bu son Türk devletini korumak için canını dişine takmış ve Anadolu’da yüz yıllar süren hakimiyetinin sonunu getirmeyi önleyecek bir mücadeleye başlamıştı.”

Sakarya Meydan Muharebesi 13 Eylül günü Yunan artçı birliklerinin Eskişehir-Afyon istikametinde uzaklaşması ve Türk öncü birliklerinin onları takibe başlaması ile sonuçlandı. Artık Yunan Ordusunun taarruz gücü kırılmış, sıra elde ettiği toprakları savunma gücünü kırmaya gelmişti. Bu zafer, Türk tarihindeki diğer zaferlere benzemiyordu. İsimlerini sık sık anmaktan gurur duyduğumuz büyük zaferler çoğunlukla Türk ulusunun kazançlarını azaltacak veya çoğaltacak karakterdeki zaferlerdi. Oysa Sakarya yukarıda detaylı olarak belirtmeye çalıştığımız gibi, Anadolu-Trakya’nın Türk ve Müslüman karakterini yok etmeyi amaçlayan bir muharebe, dönemin dev bir “Haçlı Seferi” idi. Bunun için savaşın Anadolu ve Dünya tarihi açısından etkisi büyük olmuştur. Bu zafer iç politikada bilinen İstanbul-Ankara anlaşmazlığını sona erdirdiği gibi, pek bilinmeyen Mustafa Kemal –Enver Paşa veya Mustafa Kemal-Lenin arasındaki ilişkileri de bir düzene koymuştur. Enver Paşa Mustafa Kemal’in elde ettiği inanılmaz başarı ile duygulanmış, Anadolu’ya gelmekten vazgeçmiş, yönünü Türk toplulukları istikametine çevirmiş; Lenin ve Kızılordu liderleri Anadolu’yu yardım bahanesi ile işgal etme fikrinden vazgeçip Ankara ile dostluk kurmayı tercih etmişlerdir. Bu amaçla 16 Mart 1921 tarihinde imzalanan Moskova Anlaşması, 13 Kasım Kars Anlaşması ile ve bütün Kafkas devletlerinin katılımı ile yenilenmiş, Fransa da diğer müttefiklerinden ayrılarak 20 Ekimde imzalanan Ankara Anlaşması ile Hatay hariç işgal ettiği bütün toprakları terk etmiştir.

Savaşın Dünya çapındaki en önemli etkisi: Emperyalist ülkeler sömürge halkları ve liderlerinin görüş ve düşüncelerinde oluşmuştur. Herkes şunu fark etmiştir ki “Emperyalizm artık durdurulamaz, yenilemez değildir” durdurulabilir ve yenilebilir. Anadolu’da genç bir general bunu herkese göstermiştir.” Daha sonraki yıllarda bazı devlet kurucu liderlerin açıkça söylediği gibi: artık “Kemal Paşa onların kahramanı” olmuştur.

Yakından izlediğimiz şekilde Sakarya Zaferi tamamen Mustafa Kemal’in olağan dışı görüş,karar ve tedbirleri ile kazanılmıştır.Üstün Strateji ve taktik bilgi hakimiyeti ile mağlup olmuş bir orduyu eline almış,yetiştirmiş ve zafere götürmüş,en önemlisi de Anadolu’nun Hıristiyan yapılmasını önlemiştir.Bütün bunlara rağmen,günümüzde dahi ,dine daha fazla saygılı olduğunu iddia eden bazı kesimlerin bu gerçekleri hiç dikkate almadan “Mustafa Kemal düşmanlığı” yapmalarını anlamak biraz güç oluyor.Biz bunun tamamen cehaletten kaynaklandığına inanıyor ve başkaları ne derse desin iyi bir Anadolu ve Rumeli Müslüman’ının, her günkü ibadetinin bir bölümünde Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarına özel bir yer vermesi gerektiğine inanıyoruz. TBMM.nin kendisine bir şükran ifadesi olarak verdiği “Gazilik unvanı” ve “Mareşallik Rütbesini” fazlası ile hakkeden, yenik ve ezilmiş bir Orduyu yeniden ayağa kaldırıp Zafere ulaştıran, böylece ulusunun ve Anadolu’nun kaderini değiştiren bu büyük komutanı, şehit ve gazi arkadaşlarını büyük bir sevgi, saygı, rahmet ve minnet duygularıyla anıyoruz.

DİPNOTLAR:

(1) Falih Rıfkı Atay: Çankaya S.298 (Bateş A.Ş. İstanbul-1984)

(2) Orgeneral Fahrettin Altay: On Yıl Savaş ve Sonrası (1912-1922), S.290 (İnsel Yayınları, İstanbul-1970)

(3) Atatürk: Söylev-2,S.446-447 ( TTK, Ankara-1978, 7.Baskı )

(4) Eric Jan Zurcher: Milli Mücadelede İttihatçılık, s.229-230 (İstanbul-1987)

(5) Bilal N. Şimşir: Sakarya’dan İzmire, s.134-135 (Ankara-1989)

(6) Aynı Eser, s.139-140

(7) Kur.Alb.Rahmi Apak: Yetmişlik Bir Subayın Hatıraları, S.241 (TTK Ankara-1983)

(8) Orgeneral Asım Gündüz :Garp Cephesi Kurmay Başkanı,Hatıralarım S.78-80 (Haz. İhsan Ilgar,Kervan Yayınları,İstanbul_1973)

(9) Aynı Eser,S.80; Ünsal Yavuz: Atatürk, İmparatorluktan Milli Devlete, S.75 (TTK Ankara-1990)

(10) Çankaya S.299

(11) Cemal Kutay: Ardında Kalanlar s.255 (Cem Ofset, İstanbul-1988)

(12) Asım Gündüz S.74-75 ( Sakarya muharebeleri hak. Detaylı bilgi için bknz. Alptekin Müderrisoğlu: Sakarya -2 (Yapı Kredi Yay.İstanbul-1982)

http://www.turksam.org/tr/a2468.html

_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
Önceki iletileri göster:  Sıralama  
Yeni bir konu gönderCevap gönder 22 sayfadan 20. sayfa   [ 320 ileti ]
Sayfaya git Önceki  1 ... 17, 18, 19, 20, 21, 22  Sonraki


Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyenler: Kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumda konulara cevap yazamazsınız
Bu forumda kendi iletilerinizi değiştiremezsiniz
Bu forumda kendi iletilerinizi silemezsiniz
Bu forumda dosya ekleyemezsiniz

Arama:
Git:  


İçerik sağlayıcı paylaşım sitelerinden biri olan SiyasiForum.net Siyasi Forum Adresimizde T.C.K 20.ci Madde ve 5651 Sayılı Kanun'un 4.cü maddesinin (2).ci fıkrasına göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur. SiyasiForum.Net hakkında yapılacak tüm hukuksal Şikayetler buradan iletişime geçilmesi halinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 1 (Bir) Hafta içerisinde dönüş yapacaktır. Forumumuz kesinlikle hiçbir şekilde parti, örgüt, kurum, kuruluş ve oluşumu desteklememektedir. Tüm Problemler ve Reklam İçin: İletişim Formu için tıklayınız.