Yazı boyutunu değiştir
Sistem saati: 18 Oca 2018, 12:46


Yeni bir konu gönderCevap gönder 22 sayfadan 21. sayfa   [ 320 ileti ]
Sayfaya git Önceki  1 ... 18, 19, 20, 21, 22  Sonraki
Yazar Mesaj
 İleti başlığı: Re: Anılarla Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk
İletiTarih: 03 May 2013, 20:29 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan

Atatürk'e Atfedilen Ermeni İddiaları

Dr.Şenol KANTARCI - Ermeni Araştırmaları Enstitüsü, Ankara ve Atatürk Üniversitesi, Erzurum

Giriş

Yazar çalışmasında, Ermeniler ve Ermeni yanlısı bir çok kalemin Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'e yönelik olarak ortaya attıkları birtakım iddiaların doğruluğu-yanlışlığı ve bilimsel olup olmadıkları üzerine bir araştırmayı amaçlamıştır.

Araştırma yöntemi olarak öncelikle Atatürk'e yönelik iddialar tespit edilmiştir. Bu aşamadan sonra tespit edilen iddialara karşı tez olabilecek veya bahsi geçen iddiaları destekleyecek materyallerin araştırma safhasına geçilmiştir.

Yapılan kaynak taramasından sonra konu ile ilgili olabilecek ana materyallerin araştırmasına geçilmiş bunun için arşiv ve kütüphanelerde çalışmalar yapılmıştır. Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi'nde konuyla doğrudan ilgili orijinal belgelere ulaşılmıştır. Ayrıca Türkiye Büyük Millet Meclisi Zabıt Cerideleri ortaya atılan bir takım iddiaların doğru olup olmadıklarını öğrenmek için incelenmiş ve sonuçları bu çalışmada sunulmuştur.

Araştırmada ortaya çıkan ana bulgularda, Atatürk'e l yönelik bir çok iddia olmasına rağmen bu iddiaların tutarsız olduğudur.

Atatürk'e Yönelik Birinci İddia

Atatürk'e yönelik iddialar, Ermeniler tarafından değişik platformlarda sık sık dile getirilmiş ve bunlar propaganda amacıyla ortaya atılmıştır.(-maktadır.) Konu hakkındaki ilk hata veya kasıt, Paul du Veou adlı Fransız yazarın 1938 yılında Paris'te yayınladığı "Le Desastre d' Alexandrette, 1934-1938" adlı kitabının 121 .ve 122. sayfasının dipnotuna koyduğu ifadeden kaynaklanmıştır. Paul du Veou'ya göre Mustafa Kemal 27 Ocak 1920 tarihinde istanbul'da Divan-ı Harb-i Örfi de şahitlik yapmış ve bu şahitliğinde Türklerin Ermenileri katlettiğini söylemiştir.

Fransız yazar Paul du Veou, bahsi geçen alıntıyı muhtemelen İstanbul'un işgalde bulunduğu yıl olan 1919-1920'de itilaf devletlerinin denetiminde Ermenilerce Fransızca olarak çıkartılan Le Bosphore ve La Renaissance gazetelerinde "Declaration de Mustafa Kemal" ismiyle yayınlanmış olan gerçek dışı haberden etkilenerek ve doğru olup olmadığını tahkik etmeden alarak kitabının dipnotuna koymuştur.

Paul du Veou'nun kullandığı dipnotu daha sonra Ermeni papazı Jean Naslian da kullanmıştır.

"Hiçbir zaman ellerini kana bulamamakla iftihar eden Mustafa Kemâl, suçu birkaç kişiye yükleyerek 28 Ocak'ta divan-ı harb'de aşağıdaki itirafta bulunmuştur" diyen Naslian, Mustafa Kemal'i daha sonra kurulacak mahkeme üyesi olan ve gaddarlığından dolayı 'Nemrud Mustafa' ismiyle veya 'Nemrud Mustafa Paşa Divan-ı Harbi' adıyla anılan 'Süleymaniyeli Mustafa Paşa'yla da karıştırmıştır. Adı geçen Papaz'ın kitabı basılmadan önce durumu öğrenip söz konusu ifadenin bir hata olduğu kendisine yine bir Ermeni yazarı Guerguerian, tarafından ihtar edilmiş ve kitaptan çıkarılması gerektiği bildirilmişse de. bu yapılmamıştır.

Benzer hatalar, bir yıl farkla yani 27 Şubat 1919 veya 28 Ocak 1920 tarihli olarak daha bir çok Ermeni yazar tarafından tekrarlanmıştır.

"...Yukarıda zikrettiğimiz Guergian'dan sonra yine bir Ermeni yazar, James Tashjian da, yazdığı makalesinde 'Nemrud Mustafa' ile Mustafa Kemal Atatürk'ün Ermeni yazarlarınca karıştırıldığını ve bu hata üzerinde ısrar edildiğini belirtmiştir. Yine New York'ta oturan bir Amerikalı Papaz'da 1967'de Beyrut'ta yayınlanmış olan Massis haftalığında bu yanlışlığı düzeltici bir makale yayınlamıştır."

İddia edilen İstanbul'daki bu mahkeme şahitliğini çürüten en önemli bir diğer nokta ise, Mustafa Kemal Atatürk'ün. 27 Ocak 1920'de Ankara'da olmasıdır. Yani teknik açıdan dahi Mustafa Kemal'in İstanbul'da bu mahkemede ifade vermesi imkânsızdır.Mustafa Kemal'e atfedilen bu iddiayı çürüten bir diğer husus ise Mustafa Kemal'in şahitlik yaptığı iddia edilen 27 Ocak 1920'de adı geçen Divan-ı Harb'in kurulmamış olmasıdır. Mustafa Kemal 27 Ocak 1920'de yukarıda da ifade edildiği üzere bir çok kişi ile birlikte Ankara'dadır.

Atatürk'e Yönelik İkinci İddia

Mustafa Kemal'e atfedilen diğer bir husus ise güya 1926 yılında Los Angeles Examiner gazetesine verdiği demeçtir. Bu konu Ermeniler tarafından değişik yerlerde, yayınlarında tekrarlanmış hatta Ermeni lobisi tarafından ABD Kongresine taşınmış ve bir propaganda aracı olarak kullanılmıştır. Örneğin 1985 yılında ABD Temsilciler Meclisi'ndeki konuşmasında T. M. Ü. Lehman. Atatürk'ün soy kırımın meydana geldiğini kabul ettiğini hatta diğer Türklerce de kabul edilmesi gerektiğini söylediğini belirtmiştir. Benzer bir diğer konuşma ise ABD Senatosunda Senatör Levin tarafından 1994 yılında yapılmıştır. Oysa adı geçen röportajın tamamıyla düzmece olduğu Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Türkkaya Ataöv tarafından hiçbir kuşkuya yer vermeyecek şekilde Another Falsification "Statement" (1926) Wrongly Atributed to M. Kemal Atatürk (Ankara: Sistem Ofset, 1988) adlı eserde kanıtlanmıştır.

Prof. Dr. Ataöv'ün eserinde belirttiği gibi. Atatürk böyle bir beyanatı vermemiştir. Zira:

1. Atatürk'ün tüm söylev ve demeçleri birden fazla sayıdaki resmi ve yarı-resmi statüdeki yayınlarca kayıt edilmiştir. Bunlar arasında adı geçen gazetedeki demeç bulunmamaktadır.

2. Atatürk'ün demeç verdiği öne sürülen Hilderband adlı İsviçreli gazetecinin Türkiye'ye geldiğine dair bir kayıt olmadığı gibi, İsviçre resmi makamlarınca verilen belgelerde bu isimde birinin var olduğuna ilişkin herhangi bir ize rastlanmamıştır .

3. Atatürk'ün başka yabancı basın kuruluşlarına verdiği demeçler yukarıda anılan gazetenin iddia ettiklerinin tam tersine bilgiler içermektedir.

4. Adı geçen yayın bahse konu olan olayla ilgili olarak birçok kişi ve yer isimleriyle tarih hataları içermektedir.

Atatürk'e Yönelik Üçüncü İddia

8 Ekim 2000 tarihli Yeni Bin Yıl gazetesinde ortaya atılan bir diğer Ermeni iddiasında ise Mustafa Kemal Atatürk'ün 24 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde yaptığı konuşmada, Jön Türk liderlerinin soy kırım politikalarını kınadığını belirtilmiştir. TBMM'nin açılışının ertesi yani 24 Nisan 1924 Cumartesi günü Mecliste beş celseli bir oturum yapılmış ve bu oturumda Mustafa Kemal Paşa sadece beşinci celsede konuşma yapmamış, diğer ilk dört celsede kürsüye çıkarak uzun konuşmalar yapmıştır. Mustafa Kemal Paşa'nın konuşma yaptığı ilk üç celse açık görüşmeler şeklinde olmuş, dördüncü celse ise gizli olarak yapılmıştır.

Mustafa Kemal Paşa yaptığı oldukça uzun konuşmalarında Mondros'tan 1920 yılı Nisan ayına kadar gelişen olayların (siyasi, askeri) genel bir değerlendirmesini yapmıştır.

Bu oturumda yapılan açık ve gizli celselerde, Mustafa Kemal Paşa'nın bütün konuşmaları çok dikkatli bir şekilde tetkik edilmiş ancak, 8 Ekim 2000 tarihli Yeni Bin Yıl gazetesinde bahsedilen şekliyle hiçbir cümleye rastlanmamış, hatta tam aksine Mustafa Kemal Paşa'nın ittihat ve Terakki düşmanlığı yapılmasını doğru görmediğine dair sözler sarfettiği, Ermeniler ve Ermeni sorunu ile ilgili olarak da aşağıda verilen beyanatları açıkladığı görülmüştür.

Cemal Paşa tarafından kendisine çekilen telgrafı okuduktan sonra bu telgrafa yazdığı cevabı Meclis kürsüsünden okuyan Mustafa Kemal Paşa, İttihatçılık ve İttihatçılar hakkındaki görüşünü şöyle ifade etmiştir:

"Biz anasırı Gayrimüslime ile İtilaf Hükümetinin makasıdı siyasiye tahtında gördükleri alelitlak İttihatçılık düşmanlığını esas itibariyle doğru görmüyoruz. Sadece devleti memleketi harabeye çeviren suistimal sahiplerine karşıyız."

Zaten 24 Nisan 1920 tarihli Mustafa Kemal Paşa'nın konuşmaları çok sıkı bir şekilde tetkik edildiğinde de iddia edilen konuşmayı yapmadığı, aksine konuyla ilgili dikkat çekici açıklamalar yaptığı tespit edilmiştir.

Atatürk'e Atfedilen Yeni Bir İddia

Avrupa Parlamentosu'nun Dış İlişkiler Komitesi'nin 22 Kasım 2001 tarihinde açıklamış olduğu tasarısında Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği adaylığı ile ilgili olarak şu açıklama yapılmıştır:

"Türkiye'nin AB üyeliği adaylığı, birliğe bölgede çatışmalar konusunda Türkiye'nin esnekliğini artırmasını garanti eden özellikle Ermenistan açısından özel fırsatlar ve nedenler sunmaktadır. Bu hem sınırın kapanması hem de 1915 soy kırımına bakışı açısından böyledir. Ermeni soy kırımının Avrupa Parlamentosu ve bazı üye ülkeler tarafından tanınması ve Türkiye'deki rejimin Birinci Dünya Savaşından sonra soy kırımdan sorumlu olanlardan bazılarını ağır bir şekilde cezalandırması Avrupa Birliği'ne sorunun ele alınması için 1915 Ermeni soy kırımı ile ilgili uluslar arası çok taraflı tarihçilerin bir araya geleceği bir oluşumun kurulması gibi yapıcı önlemler sunmasına imkân tanımaktadır."

Avrupa Parlamentosu'nun bahsi geçen "Draff taslağında yukarıda verilen paragrafına ise şöyle bir dipnot düşülmüştür:

"Soy kırımın tanınması talebi, çoğunlukla Ermeni politikacılar tarafından yapılmaktadır. Bildirildiği üzere Kemal Atatürk 10 Nisan 1921'de TBMM'de yaptığı konuşmada Jön Türkler rejiminin Birinci Dünya Savaşı'nda Ermenilere karşı soy kırım yaptığını söylemiştir..."

Atatürk'ün Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde böyle bir konuşma yapması imkânsızdır.

2. IV. 1337 (2 Nisan 1921) ile 30. IV. 1337 (30 Nisan 1921) tarihleri arasında TBMM'nde on üç (13) oturum yapılmıştır. 1921 yılı Nisan ayı içerisinde TBMM'de yapılan bütün oturumlar TBMM Zabıt Ceridelerinden okunmuş ve bu oturumların hiç birisinde-gizli oturumlar da dahil olmak üzere- TBMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa'nın bulunmadığı tespit edilmiş, dolayısıyla da konuşma yapmadığı görülmüştür.

Yapılan inceleme sonucunda sadece 21. IV. 1337 tarihli 23. İçtima'ın (oturum) 4. Celsesinde Mustafa Kemal Paşa'nın 5/2685 numaralı 3. XI. 1336 tarihli "Vilâyatı müstahlasa ahalisine verilmiş olan tohumluk zehairin affı" hakkında kanun lâhiyası gıyabında okunmuş ve yine 28. 4. 1337 tarihli 26. İçtima'ın 2. celsesinde Mustafa Kemal Paşa'nın 27. IV. 1337 tarihli "Âzayi Kiramdan bâzılarına mezuniyet itasına dair Divanı Riyaset Kararı'nın okunduğu tespit edilmiş, Ermeni-Ermenistan konularında herhangi bir beyanatın olmadığı görülmüştür.

Avrupa Parlamentosunun böyle bir yanlış beyanı araştırıp incelemeden her ne kadar taslak rapor dahi olsa resmi kayıtlarına geçirmesi bir bakıma yadırganacak bir hadise de değildir. Aynı durum ABD Parlamentosunda da sık aralıklarla kasıtlı olarak Ermeni Lobisi tarafından yapılmaktadır. Örneğin, gazete de çıkmış bir haber, doğruluğu araştırılmadan Kongreye sunulmakta ve ısrarla kayıtlara geçirilmesi istenmektedir.Sonra ki yıllarda ise kayıtlara geçirilen bu haberler, resmî kongre belgesi olarak Ermeni propagandacıları tarafından "kaynak 'Kongre Zabıtlarıdır!'" diyerek kullanılmıştır (-maktadır).

Konuya, Ermeniler tarafından itham altında tutulan Mustafa Kemal Atatürk, kendi imzasıyla yayınladığı Büyük Nutku'nda şöyle cevap vermiştir.

"Efendiler, yapılmış olan teklifin ne derece yersiz olduğu hususunda bir fikir verebilmek için, biz de o günlerle ilgili bazı durumları hatırlayalım. Şüphe edilmemek gerekirdi ki, Ermeni katliâmı konusundaki sözler, gerçeğe uygun değildi. Aksine, güney bölgelerinde, yabancı kuvvetler tarafından silâhlandırılan Ermeniler, gördükleri koruyuculuktan cür'et alarak bulundukları yerlerdeki Müslümanlara saldırmakta idiler. İntikam düşüncesiyle her tarafta insafsız bir şekilde öldürme ve yok etme siyaseti gütmekte idiler. Maraş'taki feci olay bu yüzden çıkmıştı. Yabancı kuvvetleri ile birleşen Ermeniler, top ve makineli tüfeklerle Maraş gibi eski bir Müslüman şehrini yerle bir etmişlerdi. Binlerce çaresiz ve suçsuz ana ve çocukları işkenceyle öldürmüşlerdi. Tarihte bir benzeri görülmemiş olan bu vahşeti yapan Ermenilerdi. Müslümanlar yalnız namuslarını ve canlarını korumak için karşı koymuş ve kendilerini savunmuşlardı. Yirmi gün süren Maraş katliamında, Müslümanlarla birlikte şehirde kalan Amerikalıların, bu olay hakkında İstanbul'daki temsilcilerine çektikleri telgraf, bu faciayı yaratanları, yalanlanamayacak bir şekilde ortaya koymakta idi.

Adana ili içindeki Müslümanlar, tepeden tırnağa kadar silâhlandırılmış olan Ermenilerin süngülerinin baskısı altında her dakika öldürülmek tehlikesi ile karşı karşıya bulunuyorlardı. Canlarının ve bağımsızlıklarının korunmasından başka bir şey istemeyen Müslümanlara karşı uygulanan bu zulüm ve yok etmek politikası, medenî insanlığın dikkatini çekecek ve onları insafa getirecek nitelikte iken, aksinin yapıldığını iddia ederek ondan vazgeçilmesini isteme gibi bir teklif nasıl ciddi olarak kabul edilebilirdi?

Atatürk, olayı sadece sözde bırakmamış, Cumhurbaşkanı olduğu dönemde de fiiliyatıyla söylemlerini pekiştirici faaliyetler yapmıştır. Şöyle ki, işgal döneminde İngilizlerin baskısıyla Osmanlı Hükümeti tarafından kurulan Divan-ı Harbi Örfilerde masum oldukları halde idam edilmiş olanların ve Ermeni teröristlerce şehit edilenlerin geride kalan aile fertlerine Atatürk, Cumhurbaşkanlığı sırasında sahip çıkmış, onlara ev vermiş ve maaş bağlatmıştır.

http://www.ermenisorunu.gen.tr/turkce/m ... ale49.html

_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Anılarla Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk
İletiTarih: 03 May 2013, 20:34 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
Ermeniler’in Katlettiği İttihat Ve Terakki Mensuplarına Atatürk Sahip Çıkmıştır - Doç. Dr. Şenol KANTARCI

Yakın dönem Türk tarihini çalışanlar ve okuyanlar, Osmanlı Devleti’nin son yıllarına damgasını vurmuş olan İttihat ve Terakki Partisi’ne yönelik yoğun bir karalama kampanyası yapıldığını bilirler.

Herhangi bir çalışmada veya tartışmada, Osmanlı’nın son dönemine, özellikle de Birinci Dünya Savaşı söz konusuysa eğer, mutlaka İttihat ve Terakki’nin üç önemli ismi Enver-Talât ve Cemal üçlüsüne, oldukça ağır eleştiriler yapılmadan geçilmez. Mevcut durumu konuyla ilgili bir çok eserde görmek mümkündür.

“Mustafa Kemal Atatürk’ün İttihat ve Terakki Partisi’ne yaklaşımı/bakışı nasıldır?” Her ne kadar bu konuda değişik yargılar bulunsa da yukarıda da ifade edildiği gibi bu soruyu bütün yönleriyle ve hakkıyla cevaplandırmak müstakil bir çalışma gerektirir. Burada özelde, “Ermeni sorunu” ve “Ermeni sorunu konusu içerisinde suçlanan İttihatçılar” mevzu edildiği için Ermeniler tarafından şehit edilen İttihatçılara ve onların arkalarında bıraktıkları ailelerine yönelik Mustafa Kemal’in tavrı konu edilmiştir. Bu araştırma yapılırken Mustafa Kemal’in Ermeni sorunu konusunda yapmış olduğu konuşmaların tamamı incelenmiştir.

Mustafa Kemal, Ermenilerin Türk halkına yönelik terör hareketlerini Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yaptığı konuşmalarında ifade etmiştir. TBMM’nin açılışının ertesi, yani 24 Nisan 1920 Cumartesi günü Mecliste beş celseli bir oturum yapılmış ve bu oturumda Mustafa Kemal Paşa beşinci celse hariç, diğer ilk dört celsede kürsüye çıkarak uzun konuşmalar yapmıştır. Mustafa Kemal Paşa’nın konuşma yaptığı ilk üç celse açık görüşmeler şeklinde olmuş, dördüncü celse ise gizli olarak yapılmıştır. Bu oturumda yapılan açık ve gizli celselerde, Mustafa Kemal Paşa’nın bütün konuşmaları tetkik edilmiş, Mustafa Kemal Paşa’nın İttihat ve Terakki düşmanlığı yapılmasını doğru görmediğine dair sözler sarf ettiği, Ermeniler ve Ermeni sorunu ile ilgili olarak da aşağıdaki ifadelerde bulunduğu görülmüştür.

Cemal Paşa tarafından kendisine çekilen telgrafı okuduktan sonra bu telgrafa yazdığı cevabı Meclis kürsüsünden okuyan Mustafa Kemal Paşa, İttihatçılık ve İttihatçılar hakkındaki görüşünü şöyle ifade etmiştir:

“Biz anasırı gayrimüslime ile İtilaf Hükümatının makasıdı siyasiye tahtında gördükleri alelitlak İttihatçılık düşmanlığını esas itibariyle doğru görmüyoruz. Sadece devleti, memleketi harabeye çeviren suistimal sahiplerine karşıyız.”

Zaten, mantıklı bir yaklaşımla bakıldığı zaman, Birinci TBMM’ni oluşturan milletvekillerinin çoğunun İttihat ve Terakki Partisi içerisinde faaliyet göstermiş olan insanlardan oluştuğu fark edilecektir. 24 Nisan 1920 tarihli Meclisteki konuşmalarında Mustafa Kemal Paşa, bölgedeki Müslüman ahalinin son derece zor şartlar altında olduğunu beyan etmiş ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Müslüman halka karşı yapılmış olan Ermeni tecavüzlerine işgaller yüzünden milletin kendisinin karşılık vermek zorunda kaldığını konuşmasında dile getirmiştir.

Atatürk, Ermenilerin Türk halkına yönelik terör hareketlerini bir çok konuşmasında belirtmekle kalmamış, Cumhurbaşkanı olduğu dönemde de fiiliyatıyla söylemlerini pekiştirici faaliyetler yapmıştır. Şöyle ki, işgal döneminde İngilizlerin baskısıyla Osmanlı Hükümeti tarafından kurulan Divan-ı Harbi Örfi’lerde masum oldukları halde idam edilmiş olanların ve Ermeni teröristlerce şehit edilenlerin geride kalan aile fertlerine Atatürk, Cumhurbaşkanlığı sırasında sahip çıkmış, onlara ev vermiş ve maaş bağlatmıştır.

Mustafa Kemal Paşa başkanlığındaki TBMM ilk olarak, Padişah-İstanbul Hükümeti ve İtilaf Devletleri’nin cuntası tarafından katledilen “Ermeni davası” şehitlerine sahip çıkmış ve ilki 25 Aralık 1921’de Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey olmak üzere ikincisi 14 Ekim 1922 tarihinde de Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’i ‘Milli Şehit’ ilân eden kararları çıkartmış, bu şehitlerin arkalarında bıraktıkları eş ve çocuklarına maaş bağlamıştır.

Cumhuriyetin kuruluşunu takip eden yıllarda Mustafa Kemal, konu üzerindeki hassasiyetini korumaya devam etmiş ve kendisinin Cumhurbaşkanlığı döneminde 2 Şubat 1927 yılında Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in arkasında bıraktığı ailesine Maliye Bakanlığı Vakıflar İdaresine devr olunmuş olan evi kendi üzerlerine tapu edip yerleşmelerini sağlamıştır.

Türkiye Cumhuriyeti Başvekalet Kalem-i Mahsus Müdüriyeti Aded 4710, Kararnâme:

Ermeni emvâl-i metrûkesinden bulunması hasebiyle Maliye Vekâlet-i Celilesince Evkaf İdaresine devir olunan ve İstanbul İdare Hey’etince yirmibin lira kıymet takdîr edildiği anlaşılan merbût cedvelde muharrer apartmanla hanenin, 31 Mayıs 926 tarih ve 882 numrolu kanun ahkâmına tevikân(tevirân), Boğazlıyan Ka’imakamı Kemal Bey’in hîn-i vefatında nafakasiyle mükellef bulunduğu zevcesi Hatice ve kerimeleri Müzehher ve Müşerref Hanımlarla Mahdumu Adnan Bey nâmlarına tahsîs ve temlîki, Evkaf Müdüriyyet-i Umûmiyyesinin 2 Şubat 927 tarih ve 31667/17 numrolu tezkiresiyle vukû’bulan teklifi üzerine, İcra Vekilleri Hey’etinin 2 Şubat 927 tarihli icitmâ’ında tasvib ve kabul olunmuşdur. 2 Şubat 927. Reisicumhur Gazi M. Kemâl, Başvekil İsmet…

Mustafa Kemal Atatürk, Kemal Bey’in ailesine gösterdiği yakın ilgiyi Nusret Bey’in ailesi için de göstermiş ve aşağıdaki belgede de görüldüğü üzere kendi imzasıyla bu aile için yardımlarını esirgememiş ve vatan için şehit düşen bu ailelere sahip çıkmıştır:
Türkiye Cumhuriyeti Başvekalet Muamelât Müdüriyeti Aded 5973 Kararnâme: Ermeni Sûikasd Komiteleri tarafından şehid edilen Urfa Mutasarrıf-ı sâbıkı Nusret Bey’in vârislerine verilmesi muktazi yirmi bin lira kıymetinde müstakil bir mülk bulunmadığı İstanbul vilâyetinin iş’ârından anlaşılmasına mebnî, Beyoğlu’nda Asmalı Mescid mahallesinde cadde-i kebîrde kâ’in atîk 264-264 ve on bir def’a mükerrer 266 ve 266 ve Cedîd 212 numrolu yirmi üç bâb ma’auda dukkânı müştemil tevsi’i intikali ve yüz kırk bin kuruş vâridat-ı Sâfiyeli Anzavur Hanı nâmıyla ma’rûf bir bâb apartmanda Bedros nâm şahısdan metrûk bulunan ve İstanbul Vilâyeti İdâre Hey’etince hey’et-i mecmûasına takdir edilen elli bin liradan otuz iki hisse itibâriyle isâbet eden on beş bin altı yüz yirmi beş liralık on hissesinin 31 Mayıs 926 tarih ve 882 numrolu Kanun mûcibince müteveffayı muma ileyhin hîn-i vefâtında nafakası üzerine vâcip iken terk ettiği zevcesi Hayriyye Hanım ile mahdûmları Târık, Mazlum ve Nasûhi Beylere tahsis ve temlîki, Evkâf Müdiriyyeti Umûmiyesinin 14 Kânun-ı evvel 927 târih ve 43044/141 numrolu tezkiresiyle vukû’ bulan tekîfi üzerine, İcrâ Vekîlleri Hey’etinin 25 Kânûn-ı evvel 927 târihli ictimâ’ında tasvip ve kabûl olunmuştur. 25 Kânûn-ı evvel 927. Reisicumhur Gazi M. Kemâl, Başvekil İsmet…

Ermeniler Tarafından Şehit Edilen Doktor Reşit Bey’in Ailesine Yapılan Yardımı Gösteren Belge: Türkiye Cumhuriyeti Başvekalet Muamelât Müdüriyeti Aded 8855 Kararnâme: 3 Temmuz 927 tarih ve 5894 numaralı Kararnameye zeyildir: Ermeni komitaları tarafından şehit edilen ricalden Doktor Reşid Bey’in ailesine evvelce verilen on beş bin lira kıymetindeki emvale ilâveten istanbul’da Feri Köyünde Kır Sokağında Tahtaburunyan’dan metruk atik 12 Cedid 143 numaralı hane ile birinci kısım atik Kurtuluş Caddesinde Hokaçyan Viçen’den metruk Fransız mezarlığında 115 numaralı orta yerinden tahta perde ile tefrik edilen dükkân için 1500 lira olmak üzere ceman takdir edilen beş bin lira üzerinden temliki; Evkaf Umum Müdürlüğü’nün 12/12/929 tarih ve 71877/122 numaralı tezkiresiyle yapılan teklifi üzerine İcra Vekilleri Heyetinin 12/2/930 tarihli içtimaında tasvip ve kabul olunmuştur. 12/2/930. Reisicumhur Gazi M. Kemâl, Başvekil İsmet…

Ermeniler Tarafından Şehit Edilen Doktor Bahaeddin Şakir Bey’in Ailesine Yapılan Yardımı Gösteren Belge: Türkiye Cumhuriyeti Başvekalet Kalem-i Mahsusa Müdiriyyeti Aded 4716 Kararnâme: Ermeni emval-i metrukesinden olub maliyece vaz-ı yed olunarak bilâhara Evkafa devir edilen ve İstanbul Vilâyeti İdare Hey’etince onyedibin beşyüz altmış yedi lira kıymet takdir edildiği anlaşılan Şişli’de Kır Sokağında atîk üç ve Cedîd bir numrolu hanenin, 31 mayıs 926 tarih ve 882 numrolu kanun mucibince, Ermeni su-i kasd komiteleri tarafından şehid edilen ricalden Doktor Bahaeddin Şakir Bey’in hîn-i vefatında nafakasıyle mükellef bulunduğu zevcesi Cenan Hanım’la oğlu Alp ve Mehmet Celasin Beyler namına temlîki, Efkaf Müdiriyyet-i Umumiyesinin 23 Kânûn-ı sâni 927 tarih ve 31453/9 numrolu tezkiresiyle vukû’bulan teklifi üzerine, İcra Vekilleri Hey’etinin 13 Şubat 927 tarihli ictimâ’ında tasvip ve kabul olunmuştur. 13 Şubat 927. Reisicumhur Gazi M. Kemâl, Başvekil İsmet…

Ermeniler Tarafından Şehit Edilen Cemal Paşa’nın Yaveri Nusret Bey’in Ailesine Yapılan Yardımı Gösteren Belge: Türkiye Cumhuriyeti Başvekalet Kalem-i Mahsusa Müdiriyyeti Aded 5570 Kararnâme: Firarî Ermeni Mihran Bezoryan ile Kirkor Esmeryan’dan metrûk olup Hazinece vaz’ı yedle bilâhare Evkafa devir edildiği ve İstanbul İdare Hey’etince hey’et-i mecmu’asına on dokuz bin dört yüz kırk lira kıymet takdir olunduğu anlaşılan İstanbul’da Beyoğlu’nda Feriköy Büyükdere Caddesinde 83/123 numrolu hane ile Kadıköy’ünde Caferağa Mahallesinin atik Papasoğlu cedîd Moda Caddesinde kâ’in atik ve cedid 34 numrolu dükkân ve cedid 36 numrolu apartmanın nâmlarına tahsîsi; Ermeni komitaları tarafından şehit edilen ricalden Cemal Paşa Yaveri Nusret Bey’in veresesinden zevcesi Elmas Perinan ve hemşireleri Nebiye ve Münire Hanımlarla biraderi Aziz Nihad Bey . . . mezkûr hane, dükkân ve apartmanın 31 Mayıs 926 tarih ve 882 numrolu kanun mucibince . . . nâmlarına tahsis ve temlîki, Evkaf Müdüriyyeti Umumiyesi’nin 6 Ağustos 927 tarih ve 38004/102 numrolu tezkiresiyle vukû bulan teklifi üzerine İcra Vekîlleri Hey’etince 30 Ağustos 927 tarihinde tasvîp ve kabûl olunmuşdur. 30 Ağustos 927. Reisicumhur Gazi M. Kemâl, Başvekil İsmet…

Yukarıda verilmiş olan belgelerden de anlaşıldığı üzere Mustafa Kemal Atatürk’ün Ermeni sorunu konusundaki tavrı oldukça nettir.

Mustafa Kemal, Ermenilerin Türk halkına yönelik terör hareketlerini bir çok konuşmasında belirtmekle kalmamış, Cumhurbaşkanı olduğu dönemde de fiiliyatıyla söylemlerini pekiştirici faaliyetler yapmıştır. Hatta, Mustafa Kemal, Ermeni teröristlerce şehit edilenlerin geride kalan aile fertlerine Cumhurbaşkanlığı sırasında sahip çıkmış, onlara ev vermiş ve maaş bağlatmıştır.

Bu çalışma, 'Ermenilerce Atatürk'e Atfedilen İddialar: Atatürk'ün Ermeni Sorununa Bakışı' adı ile Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığı Yayınları arasında olan Atatürk Haftası Armağanı Dergisi’nin 10 Kasım 2002 tarihli sayısında yayımlanmış şeklinin özetidir.

Süleyman Demirel Üniversitesi Öğretim Üyesi. skantarci@fef.sdu.edu.tr

http://www.turksam.org/tr/a297.html

_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Anılarla Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk
İletiTarih: 07 May 2013, 23:40 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
Harf Devrimi Neden Yapıldı?

Arap harflerinin değiştirilmesiyle ilgili ilk ciddi tartışmalar ve girişimler, 1860 yılından sonra başlamıştır. Çünkü Tanzimat döneminde yetişen ilk Türk aydın kuşağı, bilgilerini birikimlerini, fikirlerini halka yaymak amacıyla basın-yayın konusuna büyük önem vermiş ve ilk sivil gazetecilik girişimleri de bu dönemde başlamıştır. Basın-yayın hayatının doğmasıyla birlikte, ülkedeki okuma-yazma, dil, eğitim ve kültür sorunları gündeme gelmiş, dolayısıyla bu konulardaki en önemli araç olan alfabe ve dil aydınlar arasında tartışılmıştır.

Arap alfabesinin iyileştirilmesi konusunda ilk ciddi girişim, Münif Paşa tarafından başlatılmıştır. Münif Paşa, üyesi olduğu Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye'de 1862'de verdiği konferansta; hareke kullanılmadığı için bir kelimenin çeşitli biçimlerde okunabildiğim, anlamları bilinmeyen bazı kelime ve özel isimlerin okunmasının mümkün olmadığını, dilimizdeki

Arapça-Farsça kelimelerin terkiplerinin çokluğunun, okuma-yazmayı büsbütün zorlaştırdığını, büyük harf olmadığı için özel isimlerin diğerlerinden ayırdedilmediğini, Avrupalıların ise yazılarında böyle zorluklar olmadığı için, 6-7 yaşından başlayarak her insanın okuyup yazabildiğini, bizde ise yazımızı öğrenmenin zorluğu yüzünden halkın fikren terbiyesinin mümkün olmadığını belirtmiştir. Ayrıca, Arap harflerinin kitap basımı için de uygun olmadığını, diğer milletlerin 30-40 harfle istedikleri kitabı basabildiklerini, bizde düzyazı ile kitap basabilmek için bile, yüzlerce işarete ihtiyaç bulunduğunu savunmuş, aynı konferansta, Latin harflerinin kolayca okunup yazılmasındaki yararları belirtmekle birlikte, bu konuya fazla değinmeyip, yazı sistemindeki zorlukları gidermek için şu önerilerde bulunmuştur: Alfabenin kolay okunabilmesi için harflere işaretler konulmalı, yeni sesli harfler bulunmalı, harfler ayrık yazılmalı. Bu şekilde birkaç basit

kitap yazılır ve bunların faydaları görülürse, yaygınlaştırılabilir.

Konferanstan 14 ay sonra Azerbaycanlı şair Ahunzade Feth Ali, Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye'ye bir tasarı sunmuştur. Bu tasarıda; Arap harflerinin zorluğu, Arap harflerinin kullanılması için dini bir zorunluluk olmadığı ve yeni bir yazı sisteminin alınabileceği belirtilmiş, ancak Cemiyet bir rapor hazırlayarak, yüzyıllardır kullanılan bir yazının değiştirilmesinin zor bir iş olduğu sonucuna varmıştır. Bu konu üzerinde çalışan Encümen-i Daniş, 1763-1864 yılında Namık Kemal ile İran elçisi Melkum Han, bu konuyu Hürriyet gazetesinde tartışmışlardır.

Melkum Han, ülkede eğitimin çok geri bir düzeyde olduğundan sözederek, Arap harflerinin sakıncalarını belirtmiş ve düzeltilmesi gerektiğini savunmuştur. Namık Kemal ise verdiği cevapta; alfabedeki değişikliğin zor olacağını, birçok kötülüklerin alfabeden değil, bilgi eksikliğinden kaynaklandığını, İngiliz, Amerikalı gibi milletlerin alfabeleri zor olmasına rağmen eğitimlerinin yüksek olduğunu belirtmiştir. Bununla birlikte, harflerin biçimlerini bütünüyle bozmadan, iyileştirmeye karşı olmadığını, ama devletin, böyle birşeye yanaşmak istemediğini kaydetmiştir.

Harflerin sadeleştirilmesi ve kolaylaştırılmasını savunanların arasına, Terakki gazetesi yazarı Hayrettin Bey, Ebüzziya Tevfik ve Ali Suavi de katılır. İbrahim Şinasi 1869'da Avrupa'dan döndükten sonra bu konuyu ele almış, Arap harfleriyle nesih ve kûfi denilen yazı çeşitleri karması bir tür geliştirerek, matbaada kullanılan 500'den çok harf kasasını 112'ye indirmiş ve kendi matbaasında eserlerini bu şekilde bastırmıştır. Arap alfabesinin iyileştirilmesi konusunda, 1862-1876 yılları arasında yapılan tartışmalar ve girişimler incelendiğinde, harflerin değiştirilmesini
savunanlara göre, iyileştirme yanlılarının çoğunlukta olduğu görülmektedir. Tanzimat dönemi aydınları Arap yazısının yetersizliğini ve düzeltilmesi gerektiği konusunu tartışılabilir bir duruma getirmekten öte bir şey yapamamışlardır.

Yapılan birşey daha varsa o da; Tasvir-i Efkâr'da birtakım yeni işaretlerin kullanılmış olmasıdır. Böylece kalıplaşan yazım kuralları ilk yarayı almıştır. Alfabe ile ilgili birşeyler yapmak gerektiği ortaya çıkmış, kullanılan yazıya karşı bir kuşku doğmuş ve bundan sonraki alfabe çalışmalarına zemin hazırlamıştır. II. Abdülhamit döneminde, 1878 yılında Sivas Mebusu Mehmet Ali Bey'in Eğitimle ilgili tasarıyı Meclis'e sunması tartışmaları yeniden başlatmıştır.

Namık Kemal, basın hayatına atıldığı yıllardan başlayarak, gazetelerde, yazdığı makalelerde ve mektuplarında Arap harflerinin iyileştirilmesini savunurken, yazı değişikliğinin, özellikle Latin harfleri kullanılmasının şiddetle karşısında olmuştur. Bu dönemde tartışmalara katılanlar arasında Ebüzziya Tevfik, Hüseyin Cahit, Şemseddin Sami, Halit Ziya ve Mahmut Esat Efendi de yer alır.

Alfabe tartışmalarının sürdürülmesi sonucunda, bu dönemde yazım kuralları değişmeye başlamış, Türkçe sözcüklerde ünlülerin yazılması yoluna gidilmiş, her yazar kendine göre bir yazı sistemi geliştirmeye çalışmıştır. Bunların sonucunda, Edebiyat-ı Cedide dönemine (1896-1901) geçiş yıllarına rastlayan bir karışıklık ortaya çıkmıştır ki; artık işin özü genel
ilkeler bir yana bırakılarak, tek tek sözcükler tartışılır hale gelmiştir. 1876-1908 yılları arasında, alfabe konusundaki tartışmaların ve görüşlerin geliştirilememesinin nedeni, siyasi koşulların elverişsizliği olmuştur. II. Abdülhamit'in istibdat yıllarında Arap harflerinde değişiklik ve yenilikler yapılması engellenmiştir.II. Meşrutiyet döneminin başlamasıyla alfabe ve harf tartışmalarının yeniden şiddetlendiği görülmektedir. II. Meşrutiyet'in ilanından bir süre sonra, harf ve yazım kurallarını düzeltmek ve düzenlemek için, Maarif Bakanlığı tarafından komisyonlar oluşturulmuş, bunların yanısıra Islah-ı

Huruf Cemiyeti gibi özel dernekler de kurulmuştur. Zamanla alfabe konusu, ülkedeki bütün aydınları ilgilendiren bir sorun haline gelmiştir. Bu alandaki görüşler; Arap harflerinin iyileştirilmesi ya da Arap harfleri bırakılarak Latin harflerinin kabul edilmesi olarak iki gruba ayrılmaktadır. Huruf-ı Munfasıla denilen harflerin ayrıklığı sistemini, Dr. Milaslı Hakkı Bey, Cihangirli M. Şinasi, İsmail Hakkı, Edebiyatçı Ali Nusret, Ahmet Hikmet ve Celal Esad yazdıkları kitap ve makalelerle desteklemişlerdir. Enver Paşa, 1913 yılında Harbiye Bakanı olunca, özellikle Ordu'da uyguladığı yazı reformu, Paşa'nın tehditlerine rağmen yürütülememiştir. Ayrık harflerle yazılan bu yazıya "Ordu Elifbası", "Hatt-ı Cedit", "Enver Paşa Yazısı" gibi adlar da verilmiştir. Harbiye Bakanlığı tarafından, bazı resmi genelgeler bu yazı ile yazılıp orduya gönderilmiş ve askerliğe ait birtakım küçük kitaplar basılıp yayınlanmıştır. Ordu'da bir süre uygulanan bu yazı sisteminden, savaş yıllarında eski alışkanlığı bozduğu ve bu yüzden işleri geciktirdiği şikayetleri üzerine vazgeçilmiştir. Huruf-ı Munfasıla girişimlerinin başarısız olmasının nedenleri; bu konudaki önerilerin mantıklı bir temele dayanmaması, farklı bir nitelik taşımaması ve öğrenimde kolaylığı sağlayamamasıdır.

Bu dönemde, harflerin ayrık yazılması ya da iyileştirilmesi çabalarının yanısıra Arap harflerinin bırakılarak, yerine Latin harflerinin kabul edilmesi görüşü de ortaya atılmıştır. Bu konuda; Hüseyin Cahit, Abdullah Cevdet, Celal Nuri İleri, Kılıçzade Hakkı gibi yazarlar, Latin harfleri ve buna dayanan yeni bir alfabe sistemi konusunda hayli cesur yayınlar yapmışlardır. O dönemde bunları yazmak, büyük bir medeni cesarettir. Bir yandan; Arap harflerinin sanki Allah tarafından gönderilmiş olduğu, onunla okuma yazmanın bir din gereği bulunduğu gibi boş bir inanç, öte yandan; Latin
harfleri kabul edilirse, eski bilim ve kültürümüzün mahvolacağı, eski ile olan bağlarımızın büsbütün kopacağı fikri yaygındır. Bu sıralarda, Musullu Dr. Davut Bey, Mebusan Meclisi'ne bir tasarı sunmuş ve Latin harflerinin kabulünü önermiştir. 1910 yılında Tiranlı Arnavutlar, Latin harflerini kullanmak için sadrazamlığa başvurup izin isterler. Başvuru Şeyhülislamlığa gönderilerek fikri sorulur. Verilen cevapta; Kuran'ın Arap yazısından başka bir yazı ile yazılamayacağı ve okullarda okutulamayacağı bildirilir. Hüseyin Cahit, aynı yıl Tanin gazetesinde yazdığı "Arnavut Hurûfatı" başlıklı yazıda özetle; kullanmakta olduğumuz harflerin Türklük ve Müslümanlık'la ilgisi olmadığını, Türklerin kendi yazılarını bırakıp bunları sonradan kabul ettiğini, şimdiki Arap harflerinin Peygamber zamanında bile kullanılmadığını, Arnavutların Latin yazısını kullanmalarına izin verilmesini, ona engel olmak bir yana, mümkünse bizimde bu yazıyı kullanmamızın yerinde bir hareket olacağını yazmıştır." Yine devlet baskısı olmakla birlikte, 1910-191 i yıllarında Latin yazısı iyice savunulabilir duruma gelmiş, II. Meşrutiyet döneminin ilk beş yılında 1908-1913), bu konudaki tartışmalar ve fikirler daha da genişlemiştir. Bunda; "Maarifin terakkisi", "Halkın cehaletten kurtarılması" konularının bir devlet politikası olarak kabul edilmesinin rolü büyüktür.

Kılıçzade Hakkı ve arkadaşlarının çıkardığı Hürriyet-i Fikriye dergisinde, "Latin Harfleri" başlığı altında bütünüyle Latin harflerinin kabulünü destekleyip öneren bir seri makale yayınlanmıştır. Bu makalelerdeki bazı örnekler şöyledir: " madem ki, esaslı bir inkılâpn yapılacaktır, gayrimükemmel ve uydurma harflerle Araplıktan çıkmış bir elifba yerine, her cihetçe mükemmel ve hususiyle el yazısında daima sadeliğini ve ittisalini muhafaza edebilen Latin harflerinin kabulü hem kestirme bir yol olur, hem de bunu takip edecek makalelerimde sırası geldikçe söyleyeceğim çeşitli faideleri temin eder "

" Şeyhülislâm yahut Fetva Emini hazretlerinden şu sualime bir cevap almayı pek arzu ederdim. Fransızlar, İslamiyet'in esaslarını pek makul bularak milletçe ihtida etmek istiyorlar. Acaba onları Müslüman edebilmek için o pek zarif dillerinin Arap harfleriyle yazılması şart-ı esasi mi ittihaz edilecek? "Evet" cevabını beklemediğim halde alırsam kemal-i cesaretle,

"Siz bu zihniyetle dünyayı Müslüman edemezsiniz" mukabelesinde bulunurum. Hayır, "beis yok" cevabını alırsam, biz Türklerin de Latin harflerini kullanmamıza müsaade bahşeder bir fetva veriniz, ricasını serd edeceğim. Hayır, Fransızlar ne kadar az Arap iseler, biz de o kadar az Arabız."

Bu dönemde hız kazanan Türk milliyetçiliği düşüncesinin bir sonucu olarak dönemin aydınları arasında, kültürün en önemli ifade ve anlaşma aracı olan dilin ve yazının millileştirilmesi eğilimine açıkça rastlanmaktadır. Dönemin önemli düşünürlerinden olan Ziya Gökalp özellikle dil konusunda, Arapça'ya karşı Türkçe'yi savunanların başında yer almış ve "
farzımuhal olarak birtakım müstebitçe kanunlarla İstanbul ahalisi bu acayip yazı diliyle konuşmaya başlamış olsaydı bile bu yazı dili gerçekten milli dil olmazdı." Diyerek bütün Türkiye'ye bu dilin zorla kabul ettirilemeyeceğini savunmuştur.

Arap harflerinin iyileştirilmesi ve Latin harflerinin kabulü gibi iki grupta yoğunlaşan görüşlerden birincisi, sonunda pek bir başarı sağlayamamıştır. Çünkü bu konudaki fikir ve öneriler, alfabe ve eğitim sorunun büyüklüğü yanında kısır ve zayıf kalmıştır. Harflerin iyileştirilmesi çabalarının sonuç vermediğini ve vermeyeceğini, aydınların çoğu anlamıştır.

Latin harflerinin kabulü yönündeki görüş ise aydınlar arasında daha çok benimsenmiş, gazete ve dergilerde yıllarca savunulmuş, Cumhuriyet döneminde gelişecek olan alfabe konusuna önemli ölçüde zemin hazırlanmıştır. Milli Mücadele döneminde, 7-8 Ağustos 1919 gecesi Mustafa Kemal, Mazhar Müfit (Kansu)'i hatıra defteri ile birlikte yanına çağırarak ileride, Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan sonra ülkede yapılacak olan yenilikleri yazdırırken, Latin harflerinin kabul edileceğine dair notu da yazdırmıştır. Alfabe konusu, Azerbaycan Hükümeti'nin Latin kökenli bir yazıyı 22 Temmuz 1922 tarihinde kabul etmesi üzerine, ülkede canlanıp yeniden ön plana geçmiştir. Azerbaycan Hükümeti'nin bu konudaki karan ile ilgili yazı, 31 Temmuz 1922'de Ankara'ya ulaşmıştır. Bu yazının gelmesinden bir ay kadar önce (Haziran 1922) Gazi Mustafa Kemal Paşa Halide Edip'e, batılılaşmaktan ve Latin harflerini kabul etme olanaklarından söz etmiştir.

12 Eylül 1922'de, aralarında Hüseyin Cahit ve Yakup Kadri'nin de bulunduğu İstanbul gazetecileri temsilcileri, İzmir'e giderek Gazi ile görüşmüşler ve Hüseyin Cahit'in "Niçin Latin yazısını almıyoruz?" sorusuna Gazi, "Zamanı daha gelmemiştir." cevabını vermiş, bu konuda düşünerek ve acele etmeden adım adım ilerleme, "Harf İnkılâbının zamanını bekleme" yolunu tutmuştur. 1922 Ekiminde Bursa öğretmenleri ile yaptığı bir görüşmede ise Türkçe'yi Arapça kalıplarından kurtarmak gerektiği fikrini savunmuştur. Milli Mücadele dönemi, I. Dünya Savaşı'nın getirdiği olağanüstü koşullar sonucu, ülkede topyekün bir kurtuluş savaşının verildiği dönem olduğu için savaş dışındaki konular arka planda kalmış, dolayısıyla alfabe konusu, bu dönemde bir canlılık gösterememiştir.

CUMHURİYETİN İLK YILLARINDA ALFABE TARTIŞMALARI

Atatürk'ün Alfabe, Eğitim ve Kültür Konusundaki Görüşleri

Son derece zor koşullar içinde kazanılan zafer sonunda kurulan yeni devletin, varlığını sürdürebilmesi ve sonsuza dek yaşaması, ancak çağın gereklerine ayak uydurabilmekle mümkündü. Atatürk'e göre, kurtuluşun tek yolu; bilimi, teknolojisi, kültürü ile yani "hayata bakış şekliyle" Batı uygarlığını herşeyi ile almaktı. Çünkü Atatürk, çağdaş uygarlığa yönelirken onun budanarak alınmasına kesinlikle karşı çıkmaktadır ve kesin sonuca ulaşabilmek için bütünüyle çağdaşlaşmak fikrindedir. Gerçekten O, daha Milli Mücadele'nin en karanlık günlerinden başlayarak, sürekli "asrileşmek"
ve "medenileşmek" zorunluluğundan bahsettiği gibi, zaferden iki ay sonra da, dünyadan kayıtsız yaşanamayacağını, modern ve çağdaş yaşamın bilim ve tekniği almayı gerektirdiğini belirtmiş, Lozan'dan kısa bir süre sonra, elde edilen başarının Türkiye'ye uygarlık yolunu açtığını, gerekli olanın bu yol üzerinde durmadan ilerlemek olduğunu ifade etmiştir.

Atatürk, "asrilik" ve "medenilik" kavramlarının anlam ve önemini, Türkiye Cumhuriyeti'ni dayandırdığı temellerden biri olan inkılâpçılık ilkesi ile işaret etmiştir. Bu ilkeyi uygulamak için giriştiği eylemler, Türk toplumunu bir kültür çeşidinden modern kültür kimliğine ulaştırma çabalarıdır. Kısaca; Atatürk inkılâplarının amacı, Türk insanını ve toplumunu bir an önce bugünkü uygarlığın bir ortağı haline getirmektir. Böylelikle Türkiye Cumhuriyeti'nin bağımsızlığı, Türk halkının huzur ve güven içinde yaşaması sonsuza dek sağlanabilecektir. Atatürk, çağdaşlaşma yönünde değişimlerin ortaya çıkması, yani yeni kültür öğelerinin alınması ve toplumca kabul görmesi için, zamanındaki yetersiz, geleneksel kültür öğelerinin büyük bir çoğunluğunun terkedilmesi üzerinde ısrarla durmuştur. Örneğin; yönetim, ikili eğitim, Osmanlı yazısı, geleneksel kıyafetler, toplum hayatı, evlilik, dini kurallara dayalı her türlü siyasi, hukuki davranışlar, v.s. Cumhuriyet'in ilk yıllarından başlayarak Atatürk ve arkadaşlarının üzerinde en yoğun çalıştıkları konuların başında, eğitimin gelmesinin nedenlerinden biri, hızlı gelişme isteği idi. Okur-yazarlığın çabucak yayılabilmesi için kolay ve basit bir alfabeye ihtiyaç vardı. Okuma-yazmayı kolaylaştırmak ve yaymak, modern eğitim ve öğretimi gerçekleştirmek ancak harf değişikliği ile sağlanabilirdi. Atatürk, harf değişikliğini, Türk kültürünün millileşmesi ve gelişmesini amaçlayan girişimin büyük bir adımı, bir parçası olarak görüyordu. Cumhuriyet döneminin çağdaşlaşma, Batı uygarlığına ulaşma ülküsü, harfler sorununu zorunlu olarak gündeme getirmişti. 1918 yıllarına ait anılarında Atatürk şunları yazmaktadır:

"Benim elime büyük bir salahiyet ve kudret geçerse ben içtimai hayatımızda istenilen inkılâbı bir anda bir "coup" ile tahakkuk ettireceğimi zannederim. Halkı yeni fikirlerle eğitmek ve öğrenim durumunu yükseltmek gerekir. Aydınlar halkı kendi seviyelerine çıkarmalıdırlar. Bunun anlamı, toplumun eğitimini yeni ve kolay yöntemlerle sağlamaktır."

1 Mart 1922'de Atatürk, T.B.M.M.'nin üçüncü toplantı yılını açarken şunları söylemiştir:

" Binaenaleyh, bizim takip edeceğimiz maarif siyasetinin temeli, evvela mevcut cehli izale etmektir. Teferruata girmekten ictinaben bu fikrimi birkaç kelime ile tavzih etmek için diyebilirim ki, genel olarak umum köylüye okumak, yazmak ve vatanını, milletini, dinini, dünyasını tanıtacak kadar coğrafi, tarihi, dini ve ahlaki malûmat vermek ve dört işlemi öğretmek, maarif programımızın ilk hedefidir." Büyük zaferden sonra TBMM'de konuşurken de;

" Efendiler; Artık vatan imar istiyor, zenginlik ve refah istiyor, ilmi marifet, yüksek medeniyet. Hür fikir, hür zihniyet istiyor." diyerek sözlerini şöyle sürdürmüştür:

" Bütün bu hakikatlerin milletçe hüsnü telakki ve hüsnü hazmedilebilmesi için herşeyden evvel maarif programımızın, maarif sistemimizin temel taşı cehlin izalesidir. Bu izale edilmedikçe yerimizdeyiz. Yerinde duran bir şey ise geriye gidiyor demektir."

Özetle, Atatürk, harf inkılâbını, Türk toplumunu çağdaşlaştırmak yolunda bir araç, önemli bir basamak olarak görmüş ve Türk kültürünü halk kitlelerine yaymak, geliştirmek ve Türk halkının eğitim seviyesini yükseltmek, halk arasında kültür birliğini sağlamak amacıyla yeni Türk alfabesinin gerekliliği üzerinde önemle durmuştur.

1923-1928 Yılları Arasındaki Fikri Hazırlıklar ve Tartışmalar

Milli Mücadele kazanıldıktan sonra, Şubat 1923'te toplanan İktisat Kongresi'nde işçi delegelerinden İzmirli Nazmi ile iki arkadaşı tarafından Latin harflerinin kabulü hakkında bir önerge verildi. Ancak bu önerge, Kongre Başkanı Kâzım Karabekir Paşa tarafından, "Konunun daha çok maarifi ilgilendirdiği" ve "Latin harfleri İslâm birliğini bozacak" gerekçesiyle toplantıda okunmayarak reddedildi. Paşa, bu konudaki görüşlerini, kısa bir süre sonra basına "Latin Harflerini Kabul Edemeyiz" başlığı altında demeç vererek açıklamıştır. O'na göre; Latin harflerini savunanlar yabancıların propagandalarından etkilenmekte ve ülkeye zararlı bir fikir sokmaya çalışmaktadırlar. Türk dilini ifade edecek hiçbir Latin harfi yoktur. Bu fikirler Türk toplumunu etkilerse bütün İslâm alemi üzerimize hücum eder ve birbirimizi yeriz."Paşa'nın demeci, alfabe tartışmalarını yeniden başlattı. Latin harflerini istemeyenler, Paşa'dan aldıkları cesaretle yeniden güçlü bir yayına başladılar. Bu yayınlara karşı, Latin harflerini savunanlardan Kılıçzade Hakkı, İçtihad dergisinde, "İzmir Kongresinde Latin Harfleri" başlıklı üç makale yazarak, Paşa'ya verdiği cevapta şu görüşleri ileri sürmektedir:

"Ne gariptir ki, yüksek bir tahsil görmüş çok zeki bir Kâzım Karabekir Paşa, o kadar fecayi-i tarihiye ve içtimaiyeden sonra, sırf îlmi bir mesele olan Latin harflerinin kabulü arzusunu takbih ediyor ve buna sebep olarak, hülasaten alem-i İslâm ne der? diyor. Evet alem-i İslâm ne der, işte bu kâbus!!! Bu tafsilattan sonra kendilerine bir sual iradına müsaade buyurmalarını Karabekir Paşa hazretlerinden rica ederim. Biz yalnız Müslüman mıyız? Yoksa hem Türk, hem Müslüman mıyız? Eğer biz yalnız Müslüman isek bize Arap harfleri ve Arap dili lâzımdır ve ilim olarak Kuran yetişir. Bunun yanında hakimiyet ve milliyet kavgaları ve davaları yoktur ve olamaz. Eğer Türk isek, bir Türk harsına muhtacız. Bu hars ise, herşeyden evvel dilimizden başlayacaktır. Herkesi korkutan ve softalara, avama karşı büyük bir silah teşkil eden meseleye geliyorum. Kuran Latin harfleriyle yazılır mı?"

Kılıçzade Hakkı, bir Türk'ün Kuran'ı bir Arap gibi okumasının mümkün olmadığını söyledikten ve Kuran'dan bir ayeti Latin harfleriyle yazdıktan sonra, "Bunu Latin harfleriyle şu şekilde yazmakta ne sakınca var?" diye sorar ve yazısını şöyle bitirir:

"Lakin şurasını kafaya yerleştirmek şecaatini edinebilmelidir. Arabî harflerinden gayri harflerle Kuran yazmak küfür değildir ve böyle yapan küfür ve itaba layık olamaz, işte meselenin ruhu buradadır."

O günler, yeni kurulan Türkiye için kritik bir geçiş dönemi idi. Saltanatın kaldırılmasının yankıları hala devam etmekteydi. Nitekim İzmir'den Hüseyin Cahit'in, neden Latin harflerinin alınmadığı konusundaki soruya Gazi, " zamanı daha gelmemiştir." diye cevap vermişti. Latin yazısı aleyhtarlığı ülkede hala çok güçlüydü. Ancak, iyi bir zamanlama ustası olan Gazi, bu konuda da uygun bir zamanı bekliyordu. Hüseyin Cahit, ayın yıl yazdığı yazıda şu görüşleri ileri sürmektedir:

" Bütün Türk matbuatının bastıkları gazetelerin yekunu, Avrupa'nın bir vilayet merkezindeki tek bir gazetenin adedi tab'ına uzaktan bile yaklaşamaz biz de okuyup yazma bilenler nüfus sayımıza nispetle pek azdır Şu halde bu memleketi cehalet içinde hüsnü idare edebileceğimize nasıl ihtimal verebiliriz? Böyle bir hülyaya kapılacak olursak daha ilmin, fennin, sanatın lüzumunu bile anlamamış olduğumuzu ispat etmekten başka birşey yapmamış oluruz Biz memlekette ümmîliği azaltmıyoruz. Çünkü harflerimiz buna manidir. Çocuklarımız mekteplerde üç sene, dört sene çalıştıktan sonra da doğru okuyamazlar. Çocuklarımız değil hiçbirimiz her kelimeyi doğru telaffuz ettiğimizi iddia edemeyiz. Böyle lisan, böyle tahsil olur mu? Bir köylü çocuğu senelerce mektebe gidip te, hiçbir şey öğrenemezse niçin vakit kaybetsin Gazeteler okunamıyor, kitaplar okunamıyor, basılamıyor. Bizi şimdiki harflere rapteden şey nedir? Bu harfleri kullanmak için hiçbir mecburiyet-i diniye yoktur. Milli harflerimiz de değildir. Bu halde Latin harflerini kabul ederek, biran içinde herkese okuyup yazma öğretmek suretiyle elde edebileceğimiz namütenahi faydaları neden istihfaf ediyoruz?"

TBMM'nin açıldığı günlerden başlayarak devam eden Türkçe dil konusu üzerindeki görüşler; 1923 yılında Tunalı Hilmi Bey tarafından verilen "Türkçe Kanun Teklifi" konusundaki öneriler, tutum ve davranışlar, Türk yazısı, Türk harfleri ve toplumun okuma-yazma sorunu olarak, ilk kez 1924 yılında Meclis'te açıkça tartışılmıştır.

25 Mart 1924'te TBMM'de söz alan İzmir Milletvekili Şükrü (Saraçoğlu) Bey, okuma-yazma konusuna değinerek, Arap harflerinin Türk dilini yazmaya uygun olmadığını, halkın okuma-yazma oranının düşüklüğünün sebebinin Arap harfleri olduğunu, İslâm dininin okumayı teşvik eden bir din olduğu halde, harfler yüzünden halkın okuyamadığını ve bunun büyük bir dert olduğunu belirtip, Maarif Vekaleti'nin bu konuda ne düşündüğünü ve ne yapabileceğini sormuştur. Bu sözler Meclis'te büyük bir gürültüye neden olmuş ve tutucuların saldırısına uğramıştır. Şükrü Bey'in sözleri basında ve kamuoyunda da tartışılmıştır. 3 Mart 1924'te, Tevhid'i Tedrisat Kanunu'nun kabul edilmesi ile bütün öğretim kurumları birleştirilip Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlanmıştır. Aynı tarihte, Teşkilât-ı Esasiye'ye eklenen bir madde ile kız çocuklarının devlet okullarında ücretsiz eğitim görmeleri zorunlu hale getirilmiştir.

Aynı yıl, İkdam gazetesinde Mehmet Ali Tevfik, Resimli Gazete'de İbrahim Alâaddin (Gövsa), Gönül Hanım isimli kitabında yazar Müftüoğlu Hikmet, Latin harflerine karşı çıkan yazılar yayınlamışlardır. Yine aynı yıl, Berlin'de bulunan Türk öğrenciler, Latin harflerinin kabulünü isteyen bir dernek kurarak, "Yeni Yazı" dergisini çıkarmışlardır. Latin harflerinin lehinde ve aleyhinde yayınlar birbirini izlerken 25 Şubat 1925'te TBMM'de bu kez Milli Eğitim Bakanı olarak bulunan Şükrü (Saraçoğlu) Bey, harfler sorunu konusunda fikrini soranlara şu cevabı vermiştir:

"Efendiler, bendeniz Maarif vekiliyim ve Maarif vekili olmak hasebiyle memleketimizde harfler hakkında birçok cereyanlar olduğu için bu cereyanlardan herhangi birisine kuvvet verecek bir şekilde bu millet kürsüsünde söz söylemeyi faydalı değil, zararlı görüyorum."

1925 yılında, Cenab Şahabeddin, Servet-i Fünun dergisinde Latin harflerini savunmuş, 1926 yılında, Türkçü liderlerden Ayaz İshaki Türk Yurdu dergisinde yazdığı "Arap ve Latin Harfleri" başlıklı yazısında şunları yazmıştır:

"Birkaç ay sonra Bakû'de toplanacak olan kongrede Latin harfleri kabul edilir ve Rusya Türkleri arasında uygulanırsa, bizim Anadolu Türkleri'nin önüne de gayet önemli bir hars meselesi çıkacaktır. Bu, büyük Türk milletinin ikiye bölünmesi, istikbalde birbirini anlamama meselesidir."

Mart 1926'da, Bakû'de toplanan I. Türkoloji Kongresi'nde yapılan görüşmeler ve tartışmalar sonunda, Latin alfabesine geçiş prensibi benimsenmiş ve sonuç olarak her Türk kolu için Latin kökenli ayrı ayrı alfabeler oluşturulmuş, Kongre'yi izleyen yıllarda da uygulanmıştır. Aynı yıl Türkiye'de harfler sorunu yeniden canlanmış, Akşam gazetesinin 28 Mart 1926 tarihli "Latin Harflerini Kabul Etmeli mi, Etmemeli mi?" başlıklı anketi ülkede geniş yankılar uyandırmıştır. Dönemin ünlü yazar ve bilimbadamlarından Halit Ziya, Necip Asım, Veled Çelebi, Ali Canip, İbrahim Alaaddin, Prof. Zeki Velidi Togan, Avni Başman, Yusuf Semih, Ali Şeydi, Prof. Köpriilüzade Mehmet Fuat gibi kişiler Arap harflerini savunurken, Refet Avni, Abdullah Cevdet, Mustafa Hamit gibi aydınlar da Latin harflerini savunmuşlardır. Savunanların gerekçeleri şunlardır:

1 . Halka okuma-yazmayı daha kolay öğretecek bir yazı sistemini almak.

2 . Türkçe'nin zenginliğini ve canlılığını daha iyi ortaya koyup gelişmesini sağlamak.

3. Uygar milletlerle iletişim sağlamak.


Alfabe tartışmaları ile ilgili daha birçok yazılar yayınlanmıştır. Latin harflerinin lehinde yazılan yazılardan birisi de Kılıçzade Hakkı'nın Hür Fikir dergisinde çıkan "Arap Harflerini de Cebrail Getirmedi Ya!" başlıklı makalesidir.

3 Haziran 1927'de, Bakû Kongresi'nde oluşturulan Merkezi Komite, Moskova'da yaptığı toplantıda, Latin alfabesinin nasıl kullanılacağına karar vermiş ve bu karar Paris'teki bir sergi ile bütün dünyaya duyurulmuştur. Böylece Müslüman Arnavutluk'tan sonra, Asya Türkleri de Latin alfabesini kabul etmişlerdir. Bu kararla, Latin harflerinin Müslüman Türkler arasında ayrılık yaratacağını savunanlar da önemli ölçüde tatmin edilmişlerdir.

Arap harflerini bırakmak istemeyenlerin korkusu, yüzyılların ortaya çıkarmış olduğu eserlerin bir anda unutulacağı ve geçmişle olan manevi bağın kopacağı noktasında toplanmış bulunuyordu. Halbuki Türk İnkılâbı bir bütündü. Batı uygarlığına girmek amaç olduğuna göre, yaşama araçları gibi, yazma, okuma ve düşünme araçlarını da bu uygarlığa göre ayarlamak gerekiyordu. Latin harfleri uzun bir süre Fransız harfleri sanıldığı için birçok itirazlara yol açtı. Aslında yapılmak istenen Latin kökünden Türkçe'nin kendi yapısına uygun yeni bir alfabe oluşturmaktı. 1927 yılının sonları ve 1928 yılının ilk yarısı, Latin harflerinin Türkçe'ye uygulanması yolunda, çok hareketli bir dönem olmuştur. Hakimiyet-i Milliye'de Falih Rıfkı, Cumhuriyet'te Yunus Nadi, İkdam'da Celal Nuri, Tanin'de Hüseyin Cahit, Latin harflerini savunarak bu fikri yaymaya çalışmışlar, bu konu ile uğraşanlar, fikir ve önerilerini açıkça ortaya koymuşlardır. Ahmet Cevat'ın Vakit gazetesinde, 1927 sonundan 1928 başına dek yazdığı yazılar ve İbrahim Necmi (Dilmen)'nin Milliyet gazetesinde Mayıs-Ağustos 1928'de yazdığı "Latin Harfleriyle Türk Alfabesi" başlıklı yazıları, harf inkılâbından önceki son denemelerdir.

Harf İnkılâbı' nın 1928 Yılında Gerçekleşmesinin Nedenleri

Yeni Türk harflerinin kabulünün 1928 yılında gerçekleşmesi rastlantı değildir. Bunun önemli nedenleri vardır. Yazı değişikliği, herşeyden önce yeni kurulan Türk devletinin gerektirdiği yeniliklerden biridir. Çünkü Cumhuriyet, köklü bir düzen ve siyasal yapı değişikliğidir. Osmanlı Devleti'nin çağdışı kurumlarını yıkmak, kültürel değerlerini, millileşme ve çağdaşlaşma doğrultusunda değiştirmek girişimleridir. Bu girişimlerin gerçekleşmesi, büyük ölçüde Türk toplumunun, Cumhuriyet'in getirdiği yeni değerleri benimsemesine, yaşantısını bu değerlere göre düzenlemesine bağlıdır. Yazı, çağdaş uygarlık değerlerini Türk insanının yaşantısına geçirmede bir araçtır. Başka bir deyişle, toplumun hem alt yapısını hem de üst yapısını belirleyen çok boyutlu bir araçtır. Bu anlamda, eski kültür değerlerini bırakıp yenilerini alabilmek için harf inkılâbı zorunlu olmuştur. Ancak, bu yolda bilinçlenme kolay olmamış, alfabe sorunu geçirmesi gerekli aşamaları bir bir yaşamıştır. Her kültür değişikliği olayının ardında

olduğu gibi, bu sorunun ardında da altmış yılı aşkın önemli bir geçmiş ve birikim vardır. Buna rağmen, Cumhuriyet'in ilk yıllarında harf inkılâbını gerçekleştirmek mümkün olamamıştır. Çünkü yazı, kültürün en belirgin ve

etkin araçlarından biri olduğundan, yazının değişmesi, bir toplumun bütün kültür değerlerinin yok olması anlamına gelir ki; yaklaşık bin yıldır kullanılan ve kök salan Arap yazısının atılması, bu bakımdan hiç de kolay olmamıştır. Arap alfabesine dayalı olan yazı, eski toplumun ve eski kültürün bir simgesidir. Dolayısıyla eski siyasal iktidarın da ayrılmaz bir parçasıdır.

Ayrıca Arap yazısı Kuran'ın yazısı niteliğini taşıdığı için Türk toplumunun gözünde kutsal bir anlamı da vardır.

Bunlara karşılık, Atatürk'ün çağdaşlaşmak amacıyla yaptığı girişimleri açıklayan "inkılâp" kavramının temelinde önemli bir bilimsel ilke bulunmaktadır. Bu, bir toplumda kültürel yapının değişmesi için yeni kabul edilecek kültür değerlerinin, alıcı toplumun eski kültür değerleri ile uyuşması gerektiğidir. Atatürk, bu bilimsel gerçeği tüm eylemlerinde en başta dikkate almıştır. Bu nedenle, Batılı kültürle uyuşmayacak olan İslâm dinine dayalı kültür değerlerinin terkedilmesini istemiş ve bunların yerine alınacak yenilikler ile uyuşmayı sağlayacak yeni bir temel kültür öğesini "Laiklik" ilkesini ve kavramını getirmiştir. Nitekim Atatürk, bu uyuşmazlığı şöyle açıklamıştır: "Türk toplumunun üzerindeki dini baskının olumsuz etkilerini kaldırmak suretiyle, Türkiye'de radikal bir batılılaşma ve modernleşme sağlanabilir." İsmet İnönü, "Hatıralar"ında Harf İnkılâbı ile ilgili Atatürk'le arasında geçen konuşmaları şöyle aktarmaktadır:

"Harf İnkılâbı ilân edilmeden iki sene evvel Atatürk'e söyledim:

- Bu kolay değildir. Sen Harp zamanı karargâhta çalıştın mı?

- Hayır, dedi.

- Ben bilirim dedim. Bunu tecrübe ettim. Bütün devlet muamelâtı herşey bozulacak. Herkes iki yazı kullanacak. Kabul edildi diye kendisini mecbur hissedecek, yeni harfleri kullanacak, bir de asıl işidir, kıymetli işidir diye eski harfleri kullanacak. Başa çıkamayız iyi düşün.Atatürk'e bunları söyledim ve benim ikazım cesaretini kırdı. Harf İnkılâbı'nı iki sene sürükledi. Resmi beyanlarında, grupta, partide yaptığı konuşmalarda, yeni harfleri düşünüyoruz diyordu."
İnönü aynı eserinde Harf İnkılâbı ile ilgili şunları da yazmıştır:

" Harf İnkılâbı bir okuma-yazma kolaylığına bağlanamaz. Okumayazma kolaylığı, Enver Paşa'yı tahrik eden sebeptir. Ama Harf İnkılâbı'nın bizde tesiri ve büyük faydası, kültür değişmesini kolaylaştırmasıdır. İster istemez Arap kültüründen koptuk. Arap kültürünün ve Arap dilinin tesiri hakkında yeni nesiller bizim kadar fikir edinemezler. Bir misal olarak söylemek isterim. Benim çocukluğumda kültür sahibi adamlar Türk dilinin kifayetsizliğinden, eksikliğinden meyis olarak bahsederlerdi ve bunun için cemiyet içinde, hem Türk diye bir millet olarak, Arap'tan ayrılığı kaldırmalıydık, hem de sağlam bir dile kavuşmak maksadıyla Arapça'yı kabul etmeliydik derlerdi. Yani vaktiyle devleti kurarken ve Türk dilini yaparken Arap dilini kabul etmek doğru olacaktı, görüşünü hararetle savunurlardı."

H. Eren'e göre; "Atatürk belki Rusya'daki çalışmalarını düşünmeden de, eskiden beri bu konularda fikir beyan etmiştir. Fakat bu fikirlerin birdenbire 1928'de gerçekleştirilmesi, hiç olmazsa Bakû'deki çalışmalarla ilgilidir sanırım. Baku Kongresi, bu reformun bir an önce ele alınmasını çabuklaştırmıştır."

Bernard Lewis ise, Sovyetlerin ülkelerindeki Türkler için Latin yazısını kabul etme nedenlerinin, Türkiye ile teması kesmek olduğunu, ama bunun Türkiye'de ters bir etki yaratıp Latin harflerinin kabulünü desteklediğini, Türkiye'deki Azerbaycanlı sürgünlerin Latin harfleri propagandası yaptığını, bunun da, Gazi'nin politikasına uyduğunu, ancak Gazi'nin asıl amacının, yeni yazı ile birlikte eski düzen ve fikirlerin geçmişe gömülüp, yalnız Latin harfli Türkçe'de ifade edilen fikirlere açık yeni bir kuşak yetiştirmek olduğunu ifade etmektedir.

H. Bayur, Harf İnkılâbı'nın 1928 yılında yapılması ile ilgili düşüncelerini şöyle açıklamaktadır:

"Atatürk bir işe girişirken gerek iç, gerek dış durumu inceler ve ona göre davranırdı... Atatürk esaslı ve uzun zaman alacak bir devrime, bir harekete giriştiği vakit, etrafı gayet iyi kollar, yani o yapacağı hareketi durdurmak mecburiyetini yaratacak bir hadise ihtimali var mı? bunu kollar ve gayet de iyi takdir eder... Şimdi iç durumu ele alalım. Atatürk'ü en çok sıkan ittihatçı tarizleriydi. İttihatçı tarizleri suikasttan (1926) sonrav tamamiyle ezilmiştir. Binaenaleyh orada bir sinmişlik vardır, oradan artık korkulmaz. İkincisi dışarıda, Yunanistan'la dostluk başlamıştır. Yunanistan'la dostluk demek Avrupa ile olan gücenikliğimizin, kırgınlığımızın izalesi demektir. Çünkü o vakte kadar Batı Avrupa bize fena gözle bakıyordu ve bizi almıyordu arasına. Ama Yunan vasıtasıyla o tarafa yaklaşmış olduk." Avrupa'daki askeri ve siyasi durumların da Atatürk'e zaman kazandırdığını ifade eden Bayur, sözlerini şöyle tamamlamıştır:

" Mussolini de kâfi derecede kök salmamıştı. Memleketinde muhalifi çoktur. Sağa-sola çatacak durumda değildir. Bu esaslar dahilinde bunlara bakarak Atatürk, birkaç yıl uğraştıracak ve kendisine zaman sağlayacak bir durum görmüştür. Bu işe girişmiştir."

HARF İNKILÂBININ GERÇEKLEŞMESİ

1928 yılında, yeni Türk harflerinin kabul edilmesine kadar geçen süre içinde konuyla ilgili olayların ilki, Adalet Bakanı Mahmut Esat (Bozkurt)'ın, Türk Ocakları Merkez ve Hars Heyetlerine verdiği bir şölende, Latin harfleri lehindeki konuşmasıdır. Aynı yıl 8 Mart'ta Başbakan İsmet İnönü, Türk Ocağı Hars Heyetinde Latin harfleri üzerinde bir danışma toplantısı yapmıştır. 20 Mayıs 1928 günü, CHP Genel Sekreteri Saffet (Arıkan) Bey ile arkadaşlarının hazırladıkları "Latin Rakamları Tasarısı" Meclis'te kabul edilmiş. Aynı gün, konu Meclis'te görüşülürken, Hasan Fehmi Bey yeni harflerin ne zaman kabul edileceğini sorduğunda, söz alan Maliye Bakanı Şükrü (Saraçoğlu) Bey, şunları söylemiştir:

" Harfler meselesine gelince; kezalik TBMM'nin şimdiye kadar ittihaz ettiği büyük kararlarda kendine meslek ittihat ettiği büyük bir şiarı vardır ki, herhangi bir mesele, muazzel bir mesele bilhassa ilmi ve fenni bir mesele halledileceği zaman, bütün kuvvet ve kudretin kendi elinde olduğunu bilmekle beraber TBMM, daima ilim ve fen mebahisinde bilhassa mütehassısların, alimlerin ve mütefenninlerin birarada toplanarak bir noktada ittihat ettikleri gün, onu birgün dahi tehir etmeksizin heyet-i celilenize takdim edeceğiz..."

Şükrü Bey'in konuşmasından sonra Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati Bey söz almış, konunun üzerinde ciddiyetle çalışıldığını ve kısa bir süre sonra Meclis'e takdim edileceğini belirterek, TBMM üyelerini bu konuda bilgilendirmiştir. Bu konuşmalardan sonra, basında Latin harfleri yeniden tartışılmaya başlanmış ve yazıların çoğu Latin harflerini savunmasına rağmen halâ Arap harflerinin olduğu gibi kalmasını ya da iyileştirilmesini savunan yazılar da yer almıştır. 20 Mayıs 1928 günü Bakanlar Kurulu, alfabe konusunu incelemek, bu konudaki çeşitli görüşleri saptamak ve fikirlerini belirtmek üzere "Dil Encümeni" adlı bir komisyon kurulmasına karar vermiştir. Bu komisyon; üçü milletvekili (Falih Rıfkı, Ruşen Eşref, Yakup Kadri), üçü eğitim yüksek memuru (Mehmet Emin Erişingil, İhsan Sungu, Avni Başman), üçü de uzman (Ragıp Hulusi Özden, İbrahim Grandi, Ahmet Cevat Emre) olmak üzere 9 üyeden oluşuyordu. Daha sonra Fazıl Ahmet, İbrahim Necmi, Ahmet Rasim, Celal Sahir ve İsmail Hikmet'in katılmasıyla komisyonun üye sayısı 14'e çıkmıştır. Bu komisyon Fransız, İngiliz, Alman, Macar gibi birçok milletlerin alfabelerini inceledikten sonra, 26 Haziran'da Atatürk'ün başkanlığında ilk toplantısını yapmıştır.

Komisyon, iki rapor hazırlamıştır: Birisi "Gramer Hakkında Rapor", diğeri ise "Elifba Raporu"dur. "Elifba Raporu", Ağustos 1928'de, Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa'ya sunulmuştur. Bu rapor, Yeni Türk alfabesi konusunda ilk resmi ve bilimsel rapor özelliğini taşımaktadır.

Dil Encümeni, bu çalışmaları yaparken, kendi aralarında seçtikleri üç kişiden oluşan "Latin Alfabesi Komisyonu"nu kurmuştu. Bu komisyon bir yandan, Dil Encümeni'nin çalışmalarına yardımcı olacak, diğer yandan,

Latin yazısı, özellikle Fransız alfabesi ile Türk yazı değişiklikleri konusundaki inceleme ve araştırmaları yapacak ve görüşleri belirleyecekti. Komisyonun hazırlamış olduğu rapor, 12 Ağustos 1928 günü Cumhurbaşkanlığı'na verilmiştir. Başbakan İsmet Paşa da, Alfabe Komisyonu'na girmiş, 17 ve 19 Temmuz tarihli toplantılarda, yeni alfabeye "Türk Alfabesi" adını vermiştir. Bu arada, Milliyet gazetesi, yeni alfabe kampanyasına başlayarak Dil

Encümeni üyelerinin hazırladığı alfabeyi 26 Haziran'dan itibaren kullanmıştır.

'Temmuz ayının sonlarına doğru, Falih Rıfkı, Mehmet Emin ve Ahmet Cevat, Dolmabahçe Sarayı'na gelerek, Mustafa Kemal Paşa'ya alfabe raporunu sundular. Paşa, yeni yazıyı uzun uzun inceledikten sonra, Falih Rıfkı'ya sordu:

"Yeni yazıyı tatbik etmek için ne düşündünüz?

- Bir onbeş yıllık uzun, bir de beş yıllık kısa mühletli iki teklif var...

Teklif sahiplerine göre, ilk devirler iki yazı birarada öğretilecektir. Gazeteler yarım sütundan başlayarak yavaş yavaş yeni yazılı kısmı artıracaklardır. Daireler ve yüksek mektepler için de tedrici bazı usuller düşünülmüştür.

Yüzüme baktı:

- Bu ya üç ayda olur, ya hiç olmaz, dedi.

Hayli radikal bir inkılâpçı iken, ben bile yüzüne bakakalmıştım.

- Çocuğum, dedi. Gazetelerde yarım sütun eski yazı kaldığı zaman dahi, herkes bu eski yazılı parçayı okuyacaktır. Arada bir harp, bir iç buhran, bir terslik oldu mu, bizim yazı da Enver'in yazısına döner. Hemen terkolunuverir."


Nihayet konunun artık olgunlaştığını gören Mustafa Kemal Paşa, harekete geçerek 9 Ağustos 1928 günü akşamı, CHP'nin Sarayburnu Parkı'nda düzenlediği eğlencede, büyük inkılâpla ilgili ilk müjdeyi halka vermiş ve İnkılâbı şu sözlerle başlatmıştır:

"-Sevgili Kardeşlerim; Huzurunuzda ne kadar bahtiyar olduğumu izah edemem. Duygularımı tek tek kelimelerle ifade edeceğim: Memnunum, mütehassısım, mesudum. Bu vaziyetin bana ilham ettiği hissiyatı huzurunuzda ufak notlar halinde tespit ettim. Bunları içinizden bir vatandaşa okutacağım." Paşa, elindeki küçük notları orada bulunanlardan bir gence verdikten sonra tekrar sözlerine devam etti:

"Vatandaşlar, bu notlarım asıl, hakiki Türk kelimeleri, Türk harfleriyle yazılmıştır. Kardeşiniz bunu derhal okumaya teşebbüs etti; birdenbire okuyamadı. Biraz çalıştıktan sonra şüphesiz okuyabilir. İsterim ki bunu hepiniz beş-on gün içinde öğrenesiniz. Arkadaşlar, bizim ahenkdar, zengin lisanımız, yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir. Asırlardan beri kafalarımızı demir çerçeve içinde bulundurarak, anlaşılmayan ve anlayamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak, bunu anlamak mecburiyetindesiniz. Anladığınızın âsarına yakın zamanda bütün kâinat şahit olacaktır. Buna kat'iyetle eminim. Yeni Türk alfabesiyle yazdığım bu notları bir arkadaşa okutacağım, dinleyiniz."

Paşa, elindeki notları bu kez Falih Rıfkı'ya verip kalan bölümü ona okuttuktan sonra tekrar söz alarak şunları söyledi:

"Vatandaşlar, Arkadaşlar! Çok söz, uzun söz birşey için söylenir, hakikati anlamayanları hakikate getirmek için... Ben bu devirleri geçirdim, şimdi sözden ziyade iş zamanıdır. Artık benim için, hepimiz için çok söz söylemeye ihtiyaç kalmadı kanaatindeyim. Bundan sonra bizim için faaliyet, hareket ve yürümek lâzımdır. Çok işler yapılmıştır, amma, bugün yapmaya mecbur olduğumuz değil, lâkin çok lüzumlu bir iş daha vardır: Yeni Türk harflerini çabuk öğrenmelidir. Vatandaşa, kadına, erkeğe, hamala, sandalcıya öğretiniz. Bunu, vatanperverlik ve milletperverlik vazifesi biliniz. Bu vazifeyi yaparken düşününüz ki, bir milletin, bir heyet-i içtimaiyenin yüzde onu okuma-yazma bilir, yüzde doksanı bilmez nevidendir. Bundan insan olanlar utanmak lâzımdır. Bu millet utanmak için yaratılmış bir millet değildir. İftihar etmek için yaratılmış, tarihini iftiharla doldurmuş bir millettir. Fakat milletin yüzde sekseni okuma-yazma bilmiyorsa, bu hata bizde değildir. Türk'ün seciyesini anlamayarak, kafasını birtakım zincirlerle saranlardadır. Artık mazinin hatalarını kökünden temizlemek zamanındayız. Hataların tashih olunmasında bütün vatandaşların faaliyetini isterim. En nihayet bir sene, iki sene içinde bütün Türk heyet_i içtimaiyesi yeni harfleri öğreneceklerdir. Milletimiz, yazısı ile, kafası ile bütün alem-i medeniyetin yanında olduğunu gösterecektir."

9 Ağustos 1928 gününden sonra, ülkenin her tarafında aydınlarla halk, yeni harfleri öğrenmek, öğretmek için yarışa girmiş, alfabeler basılmış, gazeteler dersler yayınlamış, 8-10 satırdan başlayarak uzun yazılara, bütün sayfaya kadar yeni Türk harfleri ile yayın yapmak, başlıklarını değiştirmek gazeteler için eğlenceli bir iş olmuştu. Bir taraftan da halka, yeni harflerin tablosunu veriyorlardı. 16 Ağustos günü CHP'de yapılan bir toplantıda, yeni harflerin yayılması için gerekli önlemlerin alınması ve her semtte bir dersane açılması kararlaştırılmıştı. Bu dersaneler için aynı yıl Halk Dersanelerine Mahsus Türk Alfabesi" basıldı. Bu arada İstanbul Belediyesi, telefon rehberinin, gelecek yıl yeni harflerle basılması için emir vermişti. Ticaret Odası'nda 15 Ağustos'tan sonra imzalar yeni harflerle atılmaya başlandı. Yazışmalarda da bu harfler kullanılacaktı. İstanbul'da ve Ankara'da bazı devlet dairelerinde yeni kurslar açılmıştı. Adalet Bakanı, Kasım ayında verilecek hukuk diplomalarının yeni harflerle yazılmasını emretmişti.

Bu arada eğitim, müfettişleri için kurslar açılmış ve yeni harfleri öğrendikten sonra, öğretmenlere öğretmekle sorumlu tutulmuşlardı. 21 Ağustos'ta, Darülfünun, yeni harfler üzerine konferanslar düzenlemeye başladı. Devlet basımevi, gerekli harfleri İstanbul'da döktürüp kitap basmaya hazırlanmış, Milli Eğitim Bakanlığı'na ilk yeni harfle dilekçe, 21 Ağustos'ta verilmişti. İllerde valiler tahta başında, memurlara ders veriyordu. Devlet dairelerinde açılan kurslar arasında Diyanet İşleri Başkanlığı'nın kursu da vardı. Telgraf Genel Müdürlüğü ise, yeni harflerin rumuzunu saptamıştı. Mustafa Kemal Paşa, 23 Ağustos - 20 Eylül tarihleri arasında, çeşitli illere geziler düzenlemiş, "Başöğretmen" olarak bu illerde halka okumayazma dersleri vermiştir. Bu geziler sırasında, yeni alfabede gereksiz

gördüğü işaretleri kaldırmış, bunları bir tezkere ile Başbakanlığa bildirmiştir.

26 Ağustos'ta İstanbul'da bulunan milletvekillerine Mustafa Kemal Paşa'nın da bulunduğu toplantıda, yeni Türk harfleri konusunda İbrahim Necmi tarafından açıklamalar yapılmış, Devlet Basımevi'nde 50 bin tane basılan alfabeden dağıtılmıştır. Milli Eğitim Bakanı'nın, Türkiye Muallimler Birliği Kongresi'nde yaptığı konuşmanın konusu Yeni Türk Harfleri idi. Ağustos ayı sona ermeden İstanbul Belediyesi memurları yeni Türk harflerini kendiliklerinden öğrenmişler, açılması kararlaştırılan kursa gerek kalmamıştı. İstanbul Ticaret Odası, 17 Ağustos'ta çıkan ilânında; ticaret imzalarının yeni harflerle kaydına başlandığını, tüccar ve sanayicilerin yazışmalarını yeni harflerle yapmalarını bildiriyordu. 28 Ağustos'ta, Dolmabahçe Sarayı'nda profesörler, milletvekilleri, gazeteciler, yazarlar toplanarak yeni harfler üzerinde konuşmuşlardı. Bu konuşmada, İsmet Paşa, "Kabul edilen harfler Fransız harfleri değildir. Türk harfleri, Türk alfabesidir. Yeni alfabe bilimseldir ve Türk milletinin alfabesidir. Türklerin ihtiyaçlarına yeter" demiş ve İbrahim Necmi'ye şu kararı yazdırmıştı: "Milleti bilgisizlikten kurtarmak için, kendi diline uymayan Arap harflerini bırakıp, Latin esasından Türk harflerini kabul etmekten başka çare yoktur." Daha sonra bu karar oybirliği ile kabul edilmişti.

Ağustos ayı böylece, yeni Türk harfleri için pek çok yol alınmış olarak sona ermişti. Eylül ayında ülkenin her tarafında kurslar devam etmiş, İstanbul'da çıkan gazeteler başlıklarını, işyerleri levhalarını değiştirmişler,

milletvekilleri seçim bölgelerine dağılarak yeni harflerle ilgili konferanslar vermeye girişmişlerdi. 9 Eylül'de Halk Dersanelerinde derslere başlanmıştı. İsmet Paşa, "Bir öğretmen olarak gidiyorum" diyerek gittiği Malatya'da,

halka hitaben yaptığı uzun konuşmada, yeni harflerin kolay bir okumayazma aracı olduğuna değinerek sözlerini şöyle sürdürmüştür: " Bu kadar hayırlı ve kudretli bir tedbirin, niçin bugüne kadar geri bırakıldığını, istikbal münekkitlerine anlatmak kolay olmayacaktır. Fakat ben onlara diyeceğim ki; insanlar geleneğe o kadar bağlıdır ki, görenekten ayrılıp ve kat'i bir karara varabilmek için, Türk Devleti'nin Büyük Gazi gibi, türlü tecrübeler ve badireler içinde milletinin hayatiyet ve kudretinin özü gibi yetişmek ve devlet reisi olduğu halde, köy köy dolaşıp alfabe hocalığı edecek kadar çalışkan, azimli ve fedakâr bir reisi gelmek lâzımdı."

Milli Eğitim Bakanlığı, önce Türkçe derslerinin yeni harflerle okutulacağını bildirdiği halde, şimdi bir adım daha atmış ve 1. ve 2. sınıflarda bütün derslerin yeni harflerle yapılacağını, öteki sınıflarda ise, haftada 12 saatlik dersin Türkçe'ye ayrılacağını bildirmişti. Devlet Demiryolları ve Limanlar İdaresi'nin yeni harflerle bastırdığı tarife kitabı,

Mustafa Kemal Paşa ile İsmet Paşa'yı sevindirmiş, ikisi de kitabın üzerine yeni harflerle imzalarını atmışlardı.

Öğretmenlere kurstan geçirildikten sonra sınav yapılacağı, başarılı olanlara belge verileceği, başarı gösteremeyenlerin 15 gün sonra yeniden sınava alınacağı, o zaman da başarı gösteremezlerse, öğretmenlikten

çıkarılacakları bildirilmişti. Muhtar ve ihtiyar heyetleri üyeleri de, yeni harfleri öğrenemedikleri takdirde işlerinden çıkarılacaklardı.

1 Ekim'den başlayarak işyerlerinde yeni harflerle yazışma yapılacağı ve liseler dahil, bütün okulların ders kitaplarının yeni harflerle basılacağı bildiriliyordu. 11 Ekim'de gazeteler, yeni harflerle basılan ilk ders kitabının,

Ali Canip (Yöntem)'in "Edebiyat" kitabı olduğunu yazıyorlardı. 29 Ekim'de, Milli Eğitim Bakanı bir demeç vererek, Bakanlığın, dilimizden Arap ve Acem kültürünü kaldıracak bütün önlemleri aldığını, Cumhurbaşkanı'nın "irşadı" ile bir söz derleme kurulu kurulacağını, dilimizin halk sözleri ile zenginleştirileceğini bildirmişti. Gazetelerde sıkışıp

kalan bu haber, yeni Türk alfabesinin sağlayacağı büyük sonuçlardan birini müjdeliyordu.

9 Ağustos 1928 gecesi, Sarayburnu Parkı'nda Mustafa Kemal Paşa'nın ünlü nutkuyla başlayan, yeni Türk harflerine halkı hazırlama dönemi; gezilerle, kurslarla, gazetelerle, başlık, levha, imza, bazı yazışmalar gibi küçük uygulamalarla, alfabe çalışmaları ve okullarda başlayan derslerle başlatılmış, bir yıla, üç yıla, beş yıla kadar diye yürütülen tahminleri geride bırakan bir hızla tam bir "devrim" adımı atılmıştı. 1 Kasım 1928 günü, Cumhurbaşkanı, Meclis'te açılış konuşmasını yaparken harf inkılâbı ile ilgili olarak şunları söylemiştir:

"Aziz Arkadaşlarım,

Herşeyden evvel her inkişafın yapı taşı olan meseleye temas etmek isterim. Her vasıtadan evvel, büyük Türk milletine onun bütün emeklerini kısır yapan çorak yol haricinde kolay bir okuma-yazma anahtarı vermek lâzımdır. Türk milleti cehaletten az emekle, kısır yoldan ancak kendi güzel ve asil diline kolay uyan bir vasıta ile sıyrılabilir. Bu okuma-yazma anahtarı ancak Latin esasından alınan Türk alfabesidir. Basit bir tecrübe, Latin esasından Türk harflerinin Türk diline ne kadar uygun olduğunu, şehirde, köyde, yaşı ilerlemiş Türk evlatlarının ne kadar kolay okuyup yazdıklarını güneş gibi meydana çıkarmıştır. Büyük Millet Meclisi'nin kararıyla Türk harflerinin kat'iyet ve kanuniyet kazanması, bu memleketin yükselme mücadelesinde başlı başına bir geçit olacaktır. Milletler ailesine, münevver yetiştirmiş, büyük bir milletin dili olarak elbette girecek olan Türkçe'ye, bu yeni canlılığı kazandıracak olan Üçüncü Büyük Millet Meclisi, yalnız ebedi Türk tarihinde değil, bütün insanlık tarihinde de mümtaz bir sima kalacaktır.

Efendiler, Türk harflerinin kabulüyle hepimiz bu memleketin bütün vatanını seven yetişkin evlatlarına mühim bir vazife teveccüh ediyor. Bu vazife, milletimizin kâmilen okuyup-yazmak için gösterdiği şevk ve aşka bilfiil hizmet ve yardım etmektir. Hepimiz hususi ve umumi hayatımızda rastgeldiğimiz okuyup-yazma bilmeyen erkek-kadın her vatandaşımıza yeni harfleri öğretmek için tehalük göstermeliyiz... Aziz arkadaşlarım, yüksek ve ebedi yadigârımızla, büyük Türk milleti yeni bir nur alemine girecektir."

Diğer milletvekillerinin konuşmalarından sonra, TBMM, bir önerge ile verilmiş olan kanun tasarısını, tartışmasız oybirliği ile kabul etmiştir. Kanun'un kabul edilmesinden hemen sonra, Sivas Milletvekili Rahmi Bey'in, Mustafa Kemal Paşa'ya altın bir levha üzerinde kabartma harflerden bir "Türk Alfabesi"nin sunulması konusunda Meclis Başkanlığı'na vermiş olduğu önerge de, bu oturumda kabul edilmiştir.

HARF İNKILÂBININ UYGULANMASI

Türkiye'de, 1927 yılında okur-yazarlık oranı, kadınlarda % 4, erkeklerde % 13 ve genel nüfusa göre % 8.16 idi. Bunun % 5-6'sı eski yazıyı bilen Türklerde, geri kalanı gayrimüslimlerde ve öteki dillerde idi. Kentlerde

okur-yazarlık oranı % 30, köylerde % 6 civarında idi Harf inkılâbı yapıldıktan hemen sonra Halk Eğitim Kurumları'nın "Millet Mektepleri" adı altında örgütlenmesi çabalan başlatıldı. İsmet Paşa, 8 Kasım 1928'de bu konuda açıklama yaparken: "Türk harflerinin bütün vatandaşlara kapılarının önünde ve işlerinin başında öğretilebilmesi için daha bu yıl içinde Millet Mektepleri'nin teşkilâtını kuracağız." demiş ve düşündükleri esasları şöyle açıklamıştır:

"Bu teşkilât şehir ve köy bütün yurdu kaplayacak, vatandaşların işlerinin, maişetlerinin en uygun zamanlarında ve yanlarında ya iki aylık veya dört aylık kurslar açılacak, şehirde ve köyde mektepler, belirli toplanma yerlerinde de, gelmeye zamanları olmayan vatandaşlar için seyyar öğretmen teşkilâtı yapılacak, devletin en büyüğünden en küçüğüne kadar bütün memurları, Millet Mektepleri teşkilâtının ihtiyacına göre çalışacaklardır. Cumhurbaşkanımız Hazretleri, Millet Mektepleri teşkilâtının genel başkanlığını ve başöğretmenliğini kabul buyurmuşlardır."

T.C. Hükümeti tarafından hazırlanan Millet Mektepleri ile ilgili kararname, Kasım 1928'de, Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe konuldu. Bu Talimatname'ye göre; Millet Mektepleri, yeni Türk harflerinin kolay bir şekilde okunup yazılmasından bütün milleti yararlandırabilmek ve büyük halk kitlelerini hızla okur-yazar durumuna getirebilmek için kuruluyordu. Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati Bey, 2 Aralık 1928 günü valiliklere bir genelge göndererek, Millet Mektepleri'nde 1 Ocak 1929'dan itibaren derslere başlanacağını, bunun için o zamana kadar, her öğretmene bir millet mektebi dersanesi kurulacağını, bir kurs döneminde başarılı olmayanların, öbür kursa katılacaklarını, tek öğretmenli köylerde hem A, hem de B dersanesi açılacağını ve diğer bilgileri verdikten sonra, 10 Ocak 1929'da bu işlerle ilgili sayısal bilgileri ve karşılaşılan zorlukları, Bakanlığa bildirmelerini istemişti.

24 Kasım 1928'de yürürlüğe giren "Millet Mektepleri Talimatnamesi" 15 bin adet basılarak ülkenin her yanına gönderilmiş ve yönetmelik maddeleri; valiler, kaymakamlar, eğitim müdürleri tarafından okunup,

hemen uygulamaya geçilmiştir. Yönetmeliğin 1. maddesinde yeralan; "Türkiye halkını okuyup yazmaya muktedir bir hale getirmek, ana bilgileri kazandırmak" ifadesi ile Millet Mektepleri'nin amacı belirtilmiştir. Yine Yönetmeliğe göre; Millet Mektepleri örgütü, A ve B dersaneleri ile halk okuma odaları ve köy yatı dersanelerinden oluşmaktadır. Millet Mektepleri'nin Genel Başkanı, Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa'dır. 16-45 arasındaki tüm vatandaşlar, bu okullara devam etmeye veya dışarıdan sınava girerek belge almaya zorunlu tutulmuşlardır. Öğretmeni veya okulu olmayan köylerde, gidip onlara yeni yazıyı öğretecek "Seyyar Talim Heyetleri" kurulmuştur.

Yeni Türk harfleriyle yapılacak öğretime uygun olarak hazırlanmış "Alfabe", bu okulların ilk ders kitabı olmuş, resimli olan bu kitapta, Cumhurbaşkanı'nın Millet Mektepleri öğrencilerine hitabesi de yer almıştır. Okutulan diğer önemli kitaplar ve dersler; Kıraat Kitabı ve Yurt Bilgisi Kitabı ile, Okuma, Yazma, Sağlık Bilgisi, Yurt Bilgisi, Hesap ve Ölçüler dersleridir.

Türkler V. yüzyıldan itibaren çeşitli dönemlerde ve bölgelerde bağlı bulundukları inançlara ve girdikleri kültür çevrelerine göre Kök-Türk ve Uygur alfabelerinin yanısıra çeşitli alfabeler kullanmışlardır. Türklerin İslâm dinini kabul etmeleriyle birlikte, XI. yüzyılın başlarından itibaren Arap alfabesi, Türkler arasında yayılmış ve Türkçe'ye uygulanmıştır. Arap alfabesinin Türkçe'ye uygulanması, birçok aşamalar geçirmiş, sürekli yazım kuralları değişmiş ama Arap harfleri hiçbir dönemde Türkçe için kullanışlı bir yazı olmamıştır. Arap alfabesindeki harflerin, Türkçe ses yapısına uymaması, basın-yayın hayatında zorluklara neden olması, kolay okunup yazılamaması, bu alfabenin iyileştirilmesi veya
değiştirilmesi fikrini gündeme getirmiştir. İlk girişim, 1860'h yılların başında Münif Paşa tarafından başlatılmış ve 1928 yılına kadar bu konudaki öneriler, tartışmalar ve çalışmalar sürüp gitmiştir. Ancak bu süre içinde, bir sonuca ulaşılamamıştır. Bu öneriler ve tartışmalar Cumhuriyet'in ilk yıllarında daha da önem kazanmış, gerek basında, gerekse TBMM'de güncelliğini korumuştur. Uzun yıllar süren tartışmaların sonunda Atatürk, alfabe sorununu, inkılâpları arasına alarak sistemli bir şekilde çalışmalara başlamıştır. Dil Encümeni ve Alfabe Komisyonu'nu kurarak çeşitli alfabeleri inceletmiş, sonunda Latin kökenli harflerin Türkçe dil yapısına uygun şekle getirilmesine karar verilmiştir.9 Ağustos 1928'de Sarayburnu Parkt'nda yapılan bir toplantıda, yeni Türk alfabesini davetlilere tanıtarak Türk Harf İnkılâbı'm başlatmıştır. 1 Kasım 1928 günü Meclis yeni Türk Harfleri Kanunu'nu kabul etmiş, 3 Kasım 1928 günü, bu Kanun, Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

9 Ağustos 1928'den itibaren, basının da desteği ile ülkede yeni Alfabe'nin benimsenmesi, öğrenilmesi ve yaygınlaştırılması amacıyla ciddi çabalar başlatılmıştır. Yeni Türk harfleri okuma-yazmayı büyük ölçüde kolaylaştırdığı için, ülke çapında -devletin ve basının da desteği ile- okuma-yazma yaygınlaştırılmış ve halk eğitimi gerçekleştirilmiştir.
Atatürk, Türk milletinin, uygar milletler arasına girmesini kolaylaştırmak ve bunu sağlamak için yeni Türk alfabesinin kabulünü zorunlu görmüştür. Çağdaş uygarlığa giden yolu Türk milletine açmak, onun çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkmasını sağlamak amacının yanısıra, alfabe değişikliğinin diğer büyük amacı da millileşmek, milli kültürümüzü
oluşturmaktır.Türk Harf İnkılâbı ile, Türk kültür hayatını yepyeni ufuklara, evrenselliğe götürecek adımların ilki ve en büyüğü atılmıştır.

KAYNAKLAR

Albayrak, Mustafa, Millet Mektepleri 1928-1935, A.Ü.D.T.C.F., Mezuniyet Tezi, Ankara, 1978.

Albayrak, Mustafa, "Yeni Türk Harflerinin Kabulü Öncesinde Halk Eğitimi ve Yazı Değişimi Konusunda Türk Kamuoyunda Bazı Tartışmalar ve Millet Mekteplerinin Açılması", Atatürk Yolu, Kasım 1989, Yıl 2.

Ankara Doğu Araştırma Merkezi, "Türk Yazı İnkılâbının Fikri Hazırlıkları", BTTD, İstanbul - 1985.

Atatürk, Mustafa Kemal, Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, C. I-IV, Ankara - 1961.

Atatürk, Mustafa Kemal, "Türk Yazı İnkılâbı", BTTD, İstanbul - 1985.

Atay, Falih Rıfkı, Çankaya, İstanbul - 1984.

Ayın Tarihi, Cilt 22,1930.

Başgöz, İlhan - Howard, E. Wilson, Türkiye Cumhuriyeti'nde Eğitim, Ankara - 1968.

Canbolat, Mustafa, "Türkiye'de Yazı Devrimi Girişimleri", Yazı Devrimi, Ankara - 1979.

Cumhuriyet (Belgeler Eki), 1 Kasım 1978.

Dilaçar, A., "Türk Yazısının Geçirdiği Evreler", BTTD, İstanbul 1985.

Erdentuğ, Nermin, "Atatürk'te Kültür Dinamizmi Görüşü", Cumhuriyet'in 50. Yıldönümü Anma Kitabı, Ankara - 1974.

Eren, Hasan, "Yazıda Birlik", Harf Devriminin 50. Yılı Sempozyumu, Ankara 1981.

Ergün, Mustafa, Atatürk Devri Türk Eğitimi, Ankara - 1982.

Hakimiyet-i Milliye, 5 Mart 1923.

Hür Fikir, 17 Kasım 1926.

Hürriyet-i Fikriye, Mart-Nisan 1914.

İçtihad, Haziran, Temmuz, Ağustos 1923.

İnönü, İsmet, Hatıralar, C. II, Ankara - 1987.

Karal, Enver Ziya, "Osmanlı Tarihinde Türk Dili Sorunu", Bilim-Kültür ve Öğretim Dili Olarak Türkçe, Ankara - 1978.

Levend, Agah Sırrı, "Latin Harfleri Meselesi", BTTD, İstanbul-1985

Lewis, Bernard, Modern Türkiye'nin Doğuşu, Çev. Metin Kıratlı, Ankara - 1984. Maarif Vekâleti Mecmuası, Sayı: 17.

Mecmua-i Fünûn, 1868.

Özerdim, S. Nabi, Harf Devriminin Öyküsü, Ankara - 1962.

S. Nabi, Harf Devriminin Öyküsü, Ankara - 1962.

Şimşir, Bilal N., "Amerikan Belgelerinde Türk Yazı Devrimi", Belleten, C. XLIII, Sayı: 169.

Tanin, 20-31 Ocak 1910.

Tansel, Fevziye Abdullah, "Arap Harflerinin Islahı ve Değiştirilmesi Hakkında İlk

Teşebbüsler (1862-1884)", Belleten, C. XVII.

Tezcan, Semih, "Türkler'de Yazı Kültürünün Başlangıcı ve Gelişimi", Harf

Devriminin 50. Yılı Sempozyumu, Ankara - 1981.

Türk Yurdu, No: 6, 1926.

Ülkütaşır, M. Şakir, Atatürk ve Harf Devrimi, Ankara - 1981.

Yalçın, Hüseyin Cahit, "Latin Harfleri", Resimli Gazete, 22 Eylül 1923.

_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Anılarla Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk
İletiTarih: 26 May 2013, 15:29 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
Osmanlı Hanedan Üyelerinin Atatürk Hakkindaki Olumlu Düşünceleri

http://vimeo.com/43678014

_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Anılarla Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk
İletiTarih: 08 Eyl 2013, 17:19 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
AYASOFYA BEDDUASI YALANI



İnternette aylardan buyana Fatih Sultan Mehmed‘in “Ayasofya bedduası” diye bir geyik almış başını yürümüştü, hâlâ da devam ediyor... Fatih, güyâ, Ayasofya için hazırlattığı vakfiyesinde “Benim cami haline getirdiğim bu mekânı kim camilikten çıkartırsa, o kişinin üzerine Allah her türlü lâneti yağdırsın” demişti... Haftalar boyunca bu bedduanın tam olarak hangi sözlerle ifade edildiğini soran mesajlar alınca, bizim Tarihin Arka Odası’nda bir açıklama yapalım ve Fatih Sultan Mehmed‘in böyle bir ifadesinin bulunmadığını belgeleriyle gösterip işin aslını anlatalım diye düşündük... Fatih‘in meşhur Ayasofya Vakfiyesi, 1940’lı senelerde hem tıpkıbasım, hem de yeni harflere çevrilmiş şekliyle kitap halinde yayınlanmıştı. O yayını programa götürdük, “İşte, sözü edilen o meşhur vakfiye... Bu sayfalar aslının fotoğrafları, bu da yeni harflere nakledilmiş şekli... Vakfiyenin hiçbir yerinde Fatih’e ait böyle bir ifade geçmez, üstelik vakfiye zaten bu maksatla hazırlanmamıştır” dedik. Ama inanan kim? Sadece o anda gelen yüzlerce mesajda “cahil olduğumuz”, “bilmediğimiz” ve hattâ “kasıtlı davrandığımız” ifade buyuruldu! Zira öyle işitmişlerdi, birilerinin ortaya attığı o palavra hâşâ Allah kelâmı, işin doğrusuna inanmamak da farz idi! Türk istikbâlinin evlâdının günümüzdeki bilgi seviyesi ve anlayışı maalesef işte böyle...

Murat BARDAKÇI (mbardakci@htgazete.com.tr)

http://www.haberturk.com/yazarlar/murat ... et-bakalim


Ayasofya niçin müze yapıldı - Ümit Özdağ





Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Anılarla Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk
İletiTarih: 08 Eyl 2013, 17:35 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
Bu herifler Müslümansa...

SERSERİNİN biri yahut birkaçı internette "İslâmî" olduğunu iddia ettiği bir site açmış, bundan tam 25 sene önce ortaya atılan pespaye bir iddiayı bu siteye taşımış ve altına da benim ismimi koymuş!

Yazıya "serseri" diye irkitici bir kelime ile başlamamın kusuruna bakmayın ama hadisenin ayrıntılarını okuduktan sonra beni eminim haklı bulacağınıza, hattâ "serseri" sözünün bu işi yapanlar için kompliman teşkil edeceğini düşüneceğinize eminim.

Mesele, şu:
1988'de ortalıkta bir derginin ilâvesi olarak görünen "M.Kemal'in Babası Kim?" isimli ince bir kitap dolaşmaya başlamıştı... Kitapta, Selanik Asliye Hukuk Mahkemesi'nin kararı olduğu iddia edilen ama imlâsı baştan aşağı bozuk, Osmanlıca yazım kurallarına hiçbir şekilde uymayan ve sadece dil değil, resmî yazı üslûbu bakımından da yeni imal edildiği daha ilk bakışta anlaşılan eski harflerle sözümona bir belge vardı. Belgede, Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım'ın Selanik'te bir "genelevde çalıştığı", bir sene sonra genelevden çıkıp Abduş isimli bir adamın evine taşındığı, iki yaşındaki oğlu Mustafa'yı da yanında götürdüğü söyleniyor ve Abduş'un ölümünden sonra miras davası açtığı ama genelevden gelen şahitlerin "Abduş, Zübeyde'ye nikâh kıymamıştı. Mustafa'nın babasının kim olduğunu bilmiyoruz ama Abduş değildi" diye ifade vermeleri üzerine davayı kaybettiği iddia ediliyordu. Ne maksatla yapılmış olduğu belli olan edepsizliğin seviyesini görüyorsunuz...

KİM YAPTI, BULAMADILAR
O senelerde yurtdışında yaşadığım için, sözkonusu kitaptan epey sonra haberdar olabildim. Hadiseyi öğrendiğim zaman bu edepsiz yayın macerasının ateşi sönmüştü ve kitap ile belge hakkında bu yüzden birşey yazamadım. Derken aradan altı sene geçti ve mahkeme kararı olduğu iddia edilen belgenin fotokopisi, yeni harflere çevrilmiş şekli ile beraber 1994'te bir gece Meclis'te milletvekillerinin odalarının kapısının altından atıldı. Ertesi gün tabii kıyamet koptu ama bu işi kimin yaptığı bir türlü ortaya çıkartılamadı. O günlerde artık Türkiye'de idim ve Hürriyet'te belgenin nasıl düzmece, üstelik son derece beceriksiz bir amatör işi olduğunu anlatan uzun bir yazı yazdım. Sahte evrak imâline heveslenen cahillerin yaptıkları yazım hatalarının tamamını ve belgenin altına konan tarihin bile yanlışları olduğunu tek tek, maddeler halinde ve ayrıntıları ile anlattım. Tam bir haysiyetsizlik örneği olan bu işin nasıl acemi bir sahtekârın eseri olduğunu herkes gördü ve öğrendi.

ŞAİRİ ÇİLEDEN ÇIKARTANLAR!
Aradan yine seneler geçtikten sonra, mâlûm belge şimdi yeniden ortalıkta... Serseriler bu defa interneti kullanmış, düzmece mahkeme ilâmını kurdukları bir siteye koymuş ve altına da "Murat Bardakçı-Habertürk" diye yazmışlar. Yani yaptıkları terbiyesizliği ismi bilinen ve yazdıkları okunan birine yamamak istemişler ama çeyrek asırdan buyana ellerinde patlayan palavralarını yıllar önce lime lime eden kişinin ben olduğumu bilmeyecek derecede cehalete batmış oldukları için ismimi kullanmakta beis görmemişler. Azerî şair Mirza Ali Ekber Sâbir'e "Hophopnâme"sinde "Harda Müselman görirem, korharam" yani "Nerede Müslüman görürsem korkarım" dedirtenler, İslam'a hizmet ettiklerini ortaya atan, sitelerine "İslamın dili" ismini veren ama sadece ölmüş insanlara değil, onların çok daha göçüp gitmiş annelerine ve babalarına da hakaretlerle iftiralar yağdıran ve küfürlerine benim gibi üçüncü kişileri de âlet etmeye çalışan böyle haysiyetsizlerdir. Birilerinin hakareti ve küfrü menfaat ve hakaret vasıtası haline getirdikleri internete, twittera, facebooka, meysbuka, vesaireye yani sanal ortamın her çeşidine artık bir kontrol getirilmesine ve bu tür serserilerin cezasız kalmaması için her türlü tedbirin alınmasına işte bu yüzden taraftarım!

MURAT BARDAKÇI

http://www.haberturk.com/yazarlar/murat ... muslumansa

http://www.youtube.com/watch?v=Bq5Bu5iYJ9A


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Anılarla Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk
İletiTarih: 05 Ekm 2013, 21:54 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
Mustafa Kemal Paşa ve Enver Paşa

Resim

_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Anılarla Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk
İletiTarih: 01 Kas 2013, 00:23 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
Bursa'da Dünyanın En Büyük Atatürk Portresi

Resim

Bursa'da 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı dolayısıyla Nilüfer ilçesinde İhsaniye Meydanı'nda dünyanın en büyük Atatürk portresi yapıldı. Dev portre öncesinde yaklaşık 2 kilometrelik insan kuyruğu oluştu.

Nilüfer Belediyesi tarafından organize edilen dünyanın en büyük Atatürk siluetine vatandaşlar yoğun ilgi gösterdi. Bursa, İstanbul, Balıkesir, İzmir, Antalya, Çanakkale ve birçok ilden portre oluşturmak için alana gelen insanlar meydana doldu.

Dünya rekoru öncesinde açıklamalarda bulunan Nilüfer Belediye Başkanı Mustafa Bozbey, "Ülkemizin en büyük bayramını insanlar coşkuyla kutluyor. 'Duruyoruz' etkinliği ile başlayan program akşam FSM Bulvarı'ndaki yürüyüş ile devam edecek. Şu anda gerçekten belediye olarak dünyaya bir mesaj veriyoruz. Duruyoruz etkinliği, biraz sonra başlayacak. Atatürk'ün portresi için 5 bin 990 kişi canlı olarak toplanacak. Dünyaya buradan Atatürk'ün ilkelerine sahip çıkıldığının mesajı verilecek. Bu poster gerçekten dünyanın ilk ve tek bu yoğunlukta katıldığı proje olacak. Katılan herkese teşekkür ediyorum" dedi.

DHA

http://www.ntvmsnbc.com/id/25475510/#storyContinued




_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Anılarla Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk
İletiTarih: 10 Kas 2013, 17:54 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
AĞIT

Yok gayri bizlere uyku dünek vay
Kime bel bağlayak kime dönek vay
Vay amansız ecel alçak felek vay
Türklük yüreğini dağlasın gayrı
Cihan da bizimle ağyasın gayrı

Ağla gözüm ağla yaşlar dil olsun
Kurumuş dereler baştan sel olsun
Çiçek kara açsın çayır kül olsun
Türklük yüreğini dağlasın gayrı
Cihan da bizimle ağlasın gayrı

En büyük en güzel en yiğit kayıp
Dereler denizler çağlar ağlayıp
Rabbim de gözyaşı dökmezse ayıp
Türklük yüreğini dağlasın gayrı
Cihan da bizimle ağlasın gayrı

Her gittiği yerde o şan verirdi
Aslan bakışını görse erirdi
Kaşları yeleden nişan verirdi
Türklük yüreğini dağlasın gayrı
Cihan da bizimle ağlasın gayrı

Bakışları şimşek gibi çakardı
Yarını görürdü düne bakardı
Kürsüye çıktı mı, arşa çıkardı
Türklük yüreğini dağlasın gayrı
Cihan da bizimle ağlasın gayrı

Her belâyı önler arda atardı
Dermandı her dalda hemen yeterdi
Babamızdı elimizden tutardı
Türklük yüreğini dağlasın gayrı
Cihan da bizimle ağlasın gayrı

Kaybını yıldızlar bile bileler
Kırıla kanatlar sola yeleler
Kurt kuş duyup cenazene geleler
Türklük yüreğini dağlasın gayrı
Cihan da bizimle ağlasın gayrı

Millet Atan gitti başın sağ olsun
Ölümü devr açsın yeni çağ olsun
Dağlar birer birer yanar dağ olsun
Türklük yüreğini dağlasın gayrı
Cihan da bizimle ağlasın gayrı

Gitti her ocağın söndü alevi
Yeryüzü dediğin bir ölü evi
Cihan türbe olsa almaz o devi
Türklük yüreğini dağlasın gayrı
Cihan da bizimle ağlasın gayrı

Dönmüş denizler gözyaşı taşına
Dünya ortak çıkmış Türk'ün yasına
Her evden bir ölü çıkmışcasına
Türklük yüreğini dağlasın gayrı
Cihan da bizimle ağlasın gayrı

Gökler ağıtlardan titriyor kat kat
Düştü üstümüze gerilen kanat
Onsuz dünya yarım, insanlık sakat
Türklük yüreğini dağlasın gayrı
Cihan da bizimle ağlasın gayrı

O hep dolu tuttu boş atmadıydı
Söz verince yaptı aldatmadıydı
On beş yıl tek burun kanatmadıydı
Türklük yüreğini dağlasın gayrı
Cihan da bizimle ağlasın gayrı

Bizdendi sevinci bizdendi derdi
Biz uyurduk o bizleri beklerdi
Uyudu nöbeti bizlere verdi
Türklük yüreğini dağlasın gayrı
Cihan da bizimle ağlasın gayrı

Kuru yapraklara benzedik bu güz
Her göz kan içinde sapsarı her yüz
Milyonlarız bir babadan öksüzüz
Türklük yüreğini dağlasın gayrı
Cihan da bizimle ağlasın gayrı

Gök düşsün toprağa toza belensin
Mezarına gece yıldız elensin
Şehitler doğrulsun nöbet dolansın
Türklük yüreğini dağlasın gayrı
Cihan da bizimle ağlasın gayrı

Dünya hem kahr olur hem onu gömer
Yıldızlar kandildir semalar kemer
Sus boğulayazdın sus Aşık Ömer
Türklük yüreğini dağlasın gayrı
Cihan da bizimle ağlasın gayrı

Behçet Kemal ÇAĞLAR

http://www.kultur.gov.tr/TR,25344/agit- ... aglar.html

_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Anılarla Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk
İletiTarih: 11 Kas 2013, 16:31 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
Türk çocuklarının Atatürk sevgisi...

Resim

_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Anılarla Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk
İletiTarih: 11 Kas 2013, 16:35 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
Anıtkabir’de 60 Yılın Ziyaretçi Rekoru!

Anıtkabir Komutanlığı tarafından resmi ziyaretçi rakamı açıklandı. Bu rakamlara göre 10 Kasım’da Anıtkabir’i, 1 milyon 89 bin 615 kişi ziyaret etti, 60 yılın ziyaretçi rekoru kırıldı.

http://www.ilk-kursun.com/haber/161070

_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Anılarla Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk
İletiTarih: 13 Kas 2013, 00:35 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
Beçet Kemal Çağlar - Ağıt


_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Anılarla Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk
İletiTarih: 13 Kas 2013, 00:36 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
Atatürk'ün naaşıın Etnografya Müzesi'nden Anıtkabir'e nakli - 10 Kasım 1953

http://www.youtube.com/watch?v=7D8GrQ7aRHI

_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Anılarla Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk
İletiTarih: 13 Kas 2013, 00:42 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
Atatürk'e Ağıt

Ağlayalım Atatürk'e
Bütün dünya kan ağladı
Başbuğ olmuştu mülke
Geldi ecel can ağladı

Şüphesiz bu dünya fani
Tanrı'nın aslanı hani
İnsi cinsi cem'i mahluk
Hepsi birden ağladı

Doğu batı cenup şimal
Aman tanrım bu nasıl hal
Atatürk'e erdi zeval
Amir memur altın kürsü
Yas çekip mebsan* ağladı

İskender-i Zülkarneyin
Çalışmadı bunca leğin
Her millet Atatürk deyin
Cemiyet-i akvam ağladı

Atatürk'ün eserleri
Söylenecek bundan geri
Bütün dünyanın her yeri
Ah çekti vatan ağladı

Fabrikalar icat etti
Atalığın ispat etti
Varlığın Türk'e terk etti
Döndü çark devran ağladı

Bu ne kuvvet bu ne kudret
Vardı bunda bir hikmet
Bütün Türkler İnönü İsmet
Gözlerinden kan ağladı

Tren hattı tayyareler
Türkler giydi hep karalar
Semerkand'ı Buhara'lar
İşitti her yan ağladı

Siz sağ olun Türk gençleri
Çalışanlar kalmaz geri
Mareşal Fevzi'nin askerleri
Ordular teğmen ağladı

Zannetme ağlayan gülmez
Aslan yatağı boş kalmaz
Yalınız gidenler gelmez
Felek-el mevt'in elinden
Her gelen insan ağladı

Uzatma Veysel bu sözü
Dayanmaz herkesin özü
Koruyalım yurdumuzu
Dost değil düşman ağladı

Aşık Veysel ŞATIROĞLU

http://www.kultur.gov.tr/TR,25357/atatu ... eysel.html

http://www.youtube.com/watch?v=IYjgtVD8mK0

_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Anılarla Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk
İletiTarih: 22 Kas 2013, 00:41 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
ATATÜRK KÜRTLERE ÖZERKLİK SÖZÜ VERDİ YALANI

En katmerli Cumhuriyet tarihi yalanlarından biri, “Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı yıllarında Kürtlere özerklik ve bağımsızlık sözü verdiği, ancak daha sonra bu sözünde durmadığı” biçimindedir. Kurtuluş Savaşı yıllarında, “Atatürk ve TBMM tarafından Kürtlere özerklik verildiği” yalanının temel kaynağı, Robert Olson’un “The Emergence of Kurdish Nationalism and The Sheikh Said Rebellion, 1880-1925” adlı kitabıdır.[1] Olsen’in yalanının Türkiye’de taraftar bulması fazla gecikmemiştir.

15 Temmuz 2009 tarihinde Abdullah Öcalan, avukat görüşmesinin bir yerinde, “10 Şubat 1922 tarihinde Meclis’in gizli oturumlu 18 maddelik bir kararı var. Bu karar 64 red oyuna karşılık 373 kabul oyuyla kabul edilmiş bir yasadır. Dikkat edilirse 64’e 373! Bu, Meclis arşivlerinde mevcuttur, devlet yetkilileri bunu biliyorlar. Bu kararla Kürdistan’a başta özerklik olmak üzere birçok hak tanınmış.” diyerek, Olsen’in yalanını dillendirmiştir.

Öcalan’ın bu açıklamalarından sonra Türkiye’yi bölüp parçalamak isteyen “Kürtçülerin” ağzında sakız olan bu yalanı gündeme getirenler arasında Prof. Dr. Cemil Koçak ve -sonradan vazgeçmiş olsa da- Doğu Perinçek de vardır.

Şimdi gelin, son zamanlarda “demokratik özeklik” nutukları atan “malum siyasi partinin” milletvekillerinin ve sempatizanlarının “Kurtuluş Savaşı yıllarında Atatürk ve TBMM, Kürtlere özerklik vaad etmişti” yalanını deşifre edelim…

Yalanın Ayakları

“Kurtuluş Savaşı yıllarında Atatürk ve TBMM, Kürtlere özerklik vaad etmişti!” yalanı şu “ayaklar” üzerinde durmaktadır.

1. 22 Ekim 1919’da, İstanbul Hükümeti’yle Heyet-i Temsiliye arasında yapılan Amasya Görüşmeleri sonrası hazırlanan protokollerden birinde (2. Protokol), Atatürk Kürtlere özerklik vaad etmiştir!

2. Koçgiri İsyanı’ndan sonra Haziran 1921’de TBMM’de yapılan bir gizli oturumda Kürtlere özerklik verilmesi kararlaştırılmıştır!

3. 10 Şubat 1922’de TBMM’de yapılan bir gizli oturumda Kürtlere özerklik verilmesi kararlaştırılmıştır!

4. Atatürk 16/17 Ocak 1923 tarihinde çıktığı İzmit seyahatinde “Kürtlere özerklik verileceğini” söylemiştir!

5. Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı yıllarındaki konuşmalarında “Kürdistan” tabirini kullanması “bağımsız Kürdistan”ı tanıdığının işaretidir!

Şimdi de sırasıyla bu “ayakları” devirelim!

1. Ayak

22 Ekim 1919’da, İstanbul Hükümeti’yle Temsil Heyeti arasında yapılan Amasya Görüşmeleri sonrası hazırlanan protokollerden birinde, Atatürk Kürtlere özerklik vaad etmiştir!

Bilindiği gibi, 4-11 Eylül 1919 tarihleri arasındaki Sivas Kongresi, İstanbul’daki Damat Ferit Paşa Hükümeti’nin tertiplediği Ali Galip Olayı’yla dağıtılmak istenmişti. Elazığ Valisi Ali Galip, İngiliz casusu Noel’le birlikte Sivas-Malatya hattında ayrılıkçı Kürt aşiretlerinden toplayacağı silahlı adamlarla Sivas’ı basarak kongreyi dağıtacak ve Atatürk’ü de öldürecekti. Ancak Atatürk, daha önce anlattığımız gibi, aldığı önlemlerle Ali Galip olayı’nı sonuçsuz bırakmıştı. Ali Galip Olayı’nın İstanbul’daki Damat Ferit Hükümeti’nce tertiplenmiş olmasına çok öfkelenen Atatürk, bu olay sonrasında İstanbul’la bütün haberleşmeyi ve bağlantıyı kesmiştir. Bunun üzerine Damat Ferit Paşa Hükümeti görevden alınarak yerine Ali Rıza Paşa Hükümeti’ni kurulmuştur. Ali Rıza Paşa Hükümeti de Bahriye Nazırı Salih Paşa’yı, Temsil Heyeti adına Atatürk’le görüşmesi için Amasya’ya göndermiştir.[2]

Salih Paşa ile Atatürk, 20-22 Ekim 1919 tarihleri arasında Amasya’da görüşmüşlerdir. Atatürk, Amasya Görüşmeleri’nden önce üç konuda (İstanbul Hükümetinin dış politikası, iç politikası ve ordunun yönetimi) kolordu komutanlarının görüşlerini almıştır

Salih Paşa ile Atatürk arasında üç gün devam eden Amasya Görüşmeleri sonunda ikişer sayı olmak üzere beş protokol düzenlenmiştir. Bu beş protokolden üçü, karşılıklı olarak imzalanmış, ikisi ise gizli sayılarak imzalanmamıştır.[3]

Amaysa Görüşmeleri sonrası alınan kararlar kolordulara da bildirilmiştir.[4]

Atatürk, Nutuk’ta bu protokollerin içeriklerinden de söz etmiştir. “Amasya Görüşmeleri’nde Atatürk Kürtlere özerklik vaad etti!” diyenler, işte Atatürk’ün Nutuk’ta söz ettiği bu protokollerden birine, 2. Protokole dayanmaktadırlar.[5]

Atatürk, söz konusu protokol hakkında, “22 Ekim 1919 günlü ikinci protokol, uzun süren bir görüşme ve tartışmanın tutanak özetidir” demiştir.[6]

Atatürk’ün Nutuk’taki ifadeleriyle, 22 Ekim 1919 tarihli 2.Protokol şudur:

“1. Bildirinin birinci maddesinde düşünülen ve kabul edilen sınırın, en az bir istek olmak üzere elde edilmesi gerektiği birlikte kabul edildi.

Kürtlerin bağımsızlığını gerçekleştirme amacını güder gibi görünerek yapılmakta olan karıştırıcılığın önüne geçmek uygun görüldü. Şimdi yabancıların işgalinde bulunan bölgelerden Kilikya’yı, Arabistan ile Türkiye arasında bir tampon devlet meydana getirmek için anayurttan ayırmak istendiği söz konusu edildi. Anadolu’nun en koyu Türk ortamı ve en verimli zengin bir bölgesi olan bu toprakların hiçbir yolla ayrılmasının kabul edilemeyeceği; Aydın ilinin de aynı kesinlikle ve yeğlikle yurdun bölünmez parçalarından olduğu ilkesi genel olarak kabul edildi”.[7]

Bu protokol dikkatle okunduğunda, bırakın herhangi bir etnik unsurun veya bölgenin “özerkliğini” veya “bağımsızlığını”, tam tersine “… bu toprakların hiçbir yolla ayrılmasının kabul edilemeyeceği…” belirtilerek, Türkiye’nin “birliği” ve “bütünlüğü” vurgulanmıştır.

Ancak, 22 Ekim 1919 tarihli 2. Protokoldeki bazı ifadeler, 1960’lı yıllara kadar kamuoyundan saklanmıştır.

2. Protokolün bu “saklanan” bölümlerini, (Başbakanlık Arşivi’ndeki belgenin aslını) Tarihçi Faik Reşit Unat, 1961 yılında “Tarih Vesikaları Dergisi”nde yayımlamıştır. Yani, Cumhuriyet tarihi yalancıların iddia ettiği gibi bugün bu protokol saklı değildir; bu protokol 1961 yılından beri, 50 yıldır araştırmacıların hizmetindedir. Ancak 50 yıldır öylece duran bu protokol, bugün birileri tarafından istismar edilerek, “ayrılıkçı Kürt hareketine” tarihsel dayanak yapılmaya çalışılmaktadır.

Nutuk’ta yer almayan ve 1961 yılına kadar saklanan bölümde şu ifadeler vardır:

“Türk ve Kürtlerin oturduğu araziyi kapsadığı ve Kürtlerin Osmanlı toplumundan ayrılmasının imkânsızlığı izah edildikten sonra bu... Bununla birlikte Kürtlerin gelişme serbestliğini sağlayacak şekilde ırk hukuku ve sosyal haklar bakımından daha iyi duruma getirilmelerine izin verilmesine ve…”[8]

İşte, 1961 yılına kadar saklanan o bölümüyle birlikte 2. Protokolün tamamı:

“Bildirinin [Sivas Kongresi Sonuç Bildirisi] birinci maddesinde, Osmanlı Devleti’nin düşünülen ve kabul edilen sınırının Türk ve Kürtlerin oturduğu araziyi kapsadığı ve Kürtlerin Osmanlı toplumundan ayrılmasının imkânsızlığı izah edildikten sonra bu sınırın en az bir istek olmak üzere elde edilmesi gerektiği birlikte kabul edildi. Bununla birlikte Kürtlerin gelişme serbestliğini sağlayacak şekilde ırk hukuku ve sosyal haklar bakımından daha iyi duruma getirilmelerine izin verilmesine ve yabancılar tarafından Kürtlerin bağımsızlığını gerçekleştirme amacını güder gibi görünerek yapılmakta olunan karıştırıcılığın önüne geçmek için bu hususun şimdiden Kürtlerce bilinmesi hususu uygun görüldü...”

2. Protokolün tamamını incelediğimizde ortaya şöyle bir tablo çıkmaktadır:

1. Osmanlı’nın (Türkiye’nin) sınırı, Türklerin ve Kürtlerin oturduğu araziyi kapsamaktadır.

2. Kürtlerin Osmanlı’dan (Türkiye’den) ayrılması imkansızdır.

3. Kürtlerin, gelişme özgürlüğü sağlayacak biçimde “ırk hukuku” ve “sosyal haklar” bakımından daha iyi duruma getirilmelerine izin verilecektir.

4. Yabancılar tarafından Kürtlerin kışkırtılmasının önüne geçilecektir.

İşte, gizlisiyle açığıyla, 2 numaralı Amasya Protokolü!

Allah aşkına! Bu protokolün neresinde, “özerk” veya “bağımsız” Kürdistan ifadesi veya iması vardır?

“Türkiye’nin sınırlarının Türklerin ve Kürtlerin oturduğu araziler” olduğunu söylemek, Kürtlere, özerklik veya bağımsızlık vermek değil, tam tersine Türklerin ve Kürtlerin ortak bir vatanda “tek millet” olarak yaşayacaklarını ifade etmektir. Ayrıca bu ifadeyle, Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı Kuzey Irak’ın (Musul’un) da Türkiye sınırları içinde olduğu vurgulanmak istenmiştir.

“Kürtlerin Türkiye’den ayrılmasının imkansız olduğunu” söylemek, Kürtlere özerklik veya bağımsızlık verilmesinin söz konusu olmadığının en açık kanıtıdır.

Kürtlere gelişme özgürlüğü sağlayacak şekilde, “ırk hukuku” ve “sosyal haklar” verilmesi ise, “insan hakları” ve “demokrasinin” bir gereğidir. Buradan Kürtlere özerklik veya bağımsızlık verildiğini çıkarmak olanaksızdır.

Çok daha önemlisi, Kürtlere verilecek olan “ırk hukuku” ve “sosyal hakların” Kürtlerin yabancılarca kışkırtılmasının önüne geçmek, Kürtleri Türklere ve Milli harekete yakınlaştırmak amacı taşıdığı 2. Protokolün sonunda, çok açık bir biçimde ifade edilmiştir:

2. Protokolün sonundaki: “…Yabancılar tarafından Kürtlerin bağımsızlığını gerçekleştirme amacını güder gibi görünerek yapılmakta olunan karıştırıcılığın önüne geçmek için bu hususun şimdiden Kürtlerce bilinmesi hususu uygun görüldü...” cümlesi, Atatürk’ün bütün amacının, Kürtlerin yabancılarca Milli harekete karşı kışkırtılmasını önlemek olduğunu kanıtlamaktadır.

Amasya Görüşmeleri’nin yapıldığı Ekim 1919’den üç ay kadar önce Mayıs-Haziran 1919’da Kürt kökenli Ali Batı İsyanı’nın çıkmış olması, bir ay kadar önce de Eylül 1919’da Kürtleri kışkırtmayı amaçlayan Ali Galip Olayı’nın yaşanmış olması, Atatürk’ü “Kürtler konusunda” bazı önlemler almaya yöneltmiştir.

Atatürk, Ali Galip Olayı sırasında, 9 Eylül 1919’da Kemah’ta bulunan Halet Bey’e gönderdiği bir telgrafta, Kürdistan kurmak için propaganda yapan İngiliz casusu Noel’e yardım eden Kürt aşiret reislerini “Din ve ulusu satmış Kürt beyleri” olarak tanımlamaktadır: “İngiliz koruyuculuğunda bağımsız bir Kürdistan kurulması amacı ile propaganda yapmakta olan İngiliz binbaşılarından Mr. Nowil’in, din ve ulusunu satmış Kürt beylerinden, Ekrem, Karman, Ali, Celadet’le birlikte…”

Atatürk, 10 Eylül 1919’da Malatya’daki İlyas Bey’e gönderdiği başka bir telgrafta da “Kürtlük akımına kesinlikle elverişli alan bırakılmamasını” istemiştir.[9]

Şimdi düşünebiliyor musunuz? 9 Eylül 1919’da bağımsız Kürdistan kurmak isteyen İngiliz casusuna yardım eden Kürt beylerini “din ve ulusu satmış Kürt beyleri” olarak adlandıran, 10 Eylül 1919’da da bir komutana verdiği emirde, “Kürtlük akımına kesinlikle elverişli alan bırakılmamasını” isteyen Atatürk, nasıl olur da, aradan daha iki ay bile geçmeden, 22 Ekim 1919’da “Kürtlere özerklik veya bağımsızlık” verebilir!

Tarihçi Şerafettin Turan’ın bu konudaki değerlendirmesi önemlidir: “Mütareke sınırları içindeki toprakların birbirinden ayrılmaz bir bütün olduğu ilkesini savunan M. Kemal de bağısız Kürdistan girişimlerine daima karşı çıkmış ve bunu önleyebilmek için, Türklerle Kürtlerin ‘öz kardeş” oldukları görüşünü savunmuştur.Hatta Ulusal Ant (Misak-ı Milli) taslağında da bu kardeşliğin belirtilmesini istemiş, ancak Mebuslar Meclisi’nde bunu içeren tümceye yer verilmemiştir”[10].

Özetle, Amasya Görüşmeleri sonundaki 2. Protokol, Cumhuriyet tarihi yalancılarının iddia ettiği gibi, Kürtlere özerklik veya bağımsızlık vermek için değil, tam tersine Kürtlerin yabancılar tarafından kışkırtılmasını önlemek ve Kürtleri Milli harekete kazanmak için hazırlanmıştır.

Çok daha önemlisi, Amasya Görüşmeleri sonunda hazırlanan 2. Protokolde gerçekten de Kürtlere özerklik veya bağısızlık vaad edilmiş olsa bile, bilindiği gibi bu protokol Son Osmanlı Mebusan Meclisi’nde ilan edilen ve daha sonra TBMM’nin de onayından geçerek Milli hareketin “bağımsızlık bildirgesi” olarak kabul edilen Misak-ı Milli’de hiçbir şekilde yer almamıştır, dolayısıyla hiçbir bağlayıcılığı da yoktur.

Sanırım yalanın altındaki “I. Ayak” devrildi!...

2.Ayak

Koçgiri İsyanı’ndan sonra Haziran 1921’de TBMM’de yapılan bir gizli oturumda Kürtlere özerklik verilmesi kararlaştırılmıştır!

Kurtuluş Savaşı’nın en kritik aşamasında İngilizler, Kürt Teali Cemiyeti’ni kullanarak, “bağımsız Kürdistan” kurmak amacıyla ayrılıkçı Kürtleri isyan ettirmişlerdir. Ekim 1920’de başlayıp Haziran 1921’e kadar devam eden Koçgiri İsyanı hayli geniş bir alana yayılmış, bazı doğu illeri isyancıların eline geçmiş, isyancılar bu illerdeki devlet dairelerine kendi bayraklarını asarak bir anlamda bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. İsyan, TBMM’nin görevlendirdiği Nurettin Paşa komutansındaki Merkez Ordusu’nca bastırılmıştır.

Koçgiri İsyanı’nın, Yunan taarruzu ve Çerkez Ethem İsyanı’yla hemen hemen aynı döneme denk gelmesi, Milli hareketi çok zor bir duruma düşürmüştür. Kurtuluş Savaşı’nın önderi Atatürk, bir taraftan emperyalizme karşı mücadele dereken diğer taraftan emperyalizmin yerli işbirlikçileriyle mücadele etmek zorunda kalmıştır.

Koçgiri İsyanı öncesinde, isyancı Kürt aşiretleri, Ankara hükümetine isteklerini iletmişlerdir. Ankara’ya gönderilen 15 Kasım 1920 tarihli bildirideki ayrılıkçı Kürt istekleri şunlardır:

Kürdistan muhtariyet (özerk) idaresine muvafakat eden (kabul eden)İstanbul Saltanat Hükümeti’nin bu baptaki kararını Mustafa Kemal Hükümeti’nin de kabul edip etmediğinin açıklanması. Kürdistan muhtariyet idaresi hakkında Mustafa Kemal Hükümeti’nin görüş noktasının ne olduğu hususunda aşair rüesasına (aşiret başkanlarına) acele cevap verilmesi. Elazığ, Sivas, Malatya ve Erzincan mıntıkaları hapishanelerinde tutuklu bulunan bütün Kürtlerin derhal serbest bırakılması

Kürt çoğunluğu bulunan mıntıkalardan Türk memurların çekilmesi. Koçgiri mıntıkasına gönderildiği haber alınan müfrezelerin derhal geri çekilmesi.[11]

Baytar Nuri’nin babası İbrahim Ağa’nın hazırladığı bu bildiriden sonra Batı Dersim aşiret liderleri adına 25 Kasım’da TBMM’ye bir bildiri daha gönderilmiştir. Bu bildiride TBMM açıkça tehdit edilerek “bağımsız Kürdistan” talep edilmiştir.:

“Sevr Antlaşması gereğince Diyarbakır, Elazığ, Van ve Bitlis illerinde bağımsız bir Kürdistan kurulması gerekiyor. Bu nedenle bu oluşturulmalıdır. Yoksa bu hakkı silah zoruyla almaya mecbur kalacağımızı beyan ederiz.”[12]

Atatürk ve TBMM, ayrılıkçı Kürtlerin “özerk” veya “bağımsız” Kürdistan taleplerini kabul etmeyerek, bu talepleri elde etmek için çıkarılan Koçgiri İsyanı’nı bastırmıştır. İsyan başlamadan önce kabul edilmeyen bu taleplerin, isyan bastırıldıktan sonra kabul edilmesi çok anlamsızdır. Atatürk ve TBMM eğer gerçekten Kürtlere özerklik veya bağımsızlık vermeyi düşünseydi, isyan daha başlamadan isyancıların “özerk” veya “bağımsız” Kürdistan taleplerini yerine getirir, böylece Kurtuluş Savaşı’nın en kritik aşamasında böyle büyük bir isyanla uğraşmak zorunda kalmazlardı.

Koçgiri İsyanı bastırılmıştır; ancak isyanı bastıran Nurettin Paşa’nın “aşırı güç kullandığı, masum insanlara da zarar verdiği” iddiaları, TBMM’de uzun tartışmalara yol açmıştır.

Meclis’teki Kürt kökenli milletvekilleri “Kürtlere zulmeden” Nurettin Paşa’nın çok ağır bir şekilde cezalandırılmasını istemişlerdir.[13]

TBMM’de kabul edilen bir önergeyle bir soruşturma kurulu kurulup olayın araştırılmasına karar verilmiştir. Soruşturma kurulu, Nurettin Paşa’nın görevden alınıp yargılanmasına karar vermiştir.

Atatürk, Meclis’te yaptığı konuşmada Nurettin Paşa’ya verilen cezanın “biraz ağır olduğunu” belirtmiştir:

“Nurettin Paşa’nın yasadışı elem ve davranışlarına gelince… Ben bunları incelettim. Bu incelemelerden bazı sonuçlar da çıkarttım. Nurettin Paşa’nın değiştirilmesi kanısı doğmamıştır. .”[14]

Atatürk, Nutuk’ta Nurettin Paşa konusundan şöyle söz etmiştir:

“….Nurettin Paşa, merkez bölgesinde bir yıla yakın bu görevi yaptı; ama ‘yetkisi dışında kimi yurttaşların haklarına el uzatıyor’ diye milletvekillerinin yakınmaları ve İçişleri bakanlığı’na soru yöneltmeleri, Bakanlığın da yakınmaları yerinde görmesi üzerine, Meclis’in isteğiyle Kasım 1921 başlarında görevden alındı. Meclis, Nurettin Paşa’nın yargılanmasına da karar verdi. Bu iş benimle Bakanlar Kurulu arasında bir sorun çıkmasına da yol açtı. Ben, Nurettin Paşa’ya uygulanmak istenen işlemi kabul etmedim. Fevzi Paşa Hazretleri de benim görüşüme katıldı. İkimizle, Bakanlar Kurulu arasında çıkan anlaşmazlık Meclisçe bir çözüme bağlandı. Meclis’te Nurettin Paşa’yı savundum, kendisini ağır bir işleme uğramaktan kurtardım.”[15]

Atatürk’ün Koçgiri İsyanı’nı bastıran Nurettin Paşa hakkındaki bu değerlendirmeleri, onun, her ne pahasına olursa olsun, Kurtuluş Savaşı’nın çok kritik bir aşamasında böyle bir isyanın bastırılmasından memnun olduğunu göstermektedir. Meclis’teki doğulu milletvekillerinin “Kürtlere aşırı güç uyguladı” diye Nurettin Paşa’yı alabildiğince eleştirdikleri bir ortamda, Atatürk’ün Nurettin Paşa’ya kısmen sahip çıkması, onun Kürtlere özerklik veya bağımsızlık vermeyi değil, Kürt isyanlarının bastırılarak Türklerle Kürtlerin birlikte yaşamasına önem verdiğini kanıtlamaktadır.

Nurettin Paşa’nın isyanı bastırırken “aşırı güç kullandığı” iddialarının gittikçe yayılması üzerine, Kurtuluş Savaşı’nın en kritik aşamasında hem bölgedeki Kürtleri kışkırtmamak, hem de Meclis’teki Kürt milletvekillerini biraz olsun yatıştırmak ve nihayetinde Kürtleri Kurtuluş Savaşı’na kazanabilmek için Atatürk ve TBMM, idam cezalarının uygulanmamasına karar vermiştir. Bu karar göre, 85’i gıyaben, 15’i de vicahen olmak üzere, toplam 110 kişi hakkındaki idam kararı, Atatürk’ün isyancılarla ilgili af çıkarılmasını kabul etmesi ve Sivas’taki Sıkıyönetim Mahkemesi’ni kaldırmasıyla birlikte uygulanmamıştır.[16] Sadece tutuklular için geçerli olan bu af, Dersim’dekileri kapsamamıştır. Atatürk’ün yakın dostlarından olan Dersim milletvekili Diyap Ağa, arabulucu olarak Dersim’e gönderilmiştir. Dahası, Meclis’te ikinci bir af kanunu kabul edilerek Baytar Nuri ve Alişir dışındaki tüm isyancılar af kapsamına alınmıştır. Alişan ise Erzincan Valisini dinleyerek Dersim’i terk etmiştir.[17]

Yani, Cumhuriyet tarihi yalancılarının iddia ettiği gibi Koçgiri İsyanı’ndan sonra Kürtlere özerklik veya bağımsızlık verilmemiş, sadece İngilizlerin Kürtleri Milli harekete karşı isyan ettirmelerinin önüne geçmek için TBMM tarafından “af çıkarılarak” isyancı Kürtlerin bazıları serbest bırakılmış ve Dersim milletvekili Diyap Ağa “arabulucu” olarak Dersim’e gönderilmiştir.

Peki ama “Haziran 1921’de TBMM’de yapılan bir gizli oturumda Kürtlere özerklik verildiği” yalanı nereden çıkmıştır?

Bu yalanın kaynağı Robert Olson’un, “The Emergence of Kurdish Nationalism and The Sheikh Said Rebellion” adlı kitabıdır.

Olson’un kaynaklık ettiği bu iddiayı dillendirenler, TBMM’nin Haziran 1921’de, bazı Kürt ileri gelenleriyle bir “Özerk Kürdistan Protokolü” imzaladığını ve hatta o dönem bölgede etkin olan Fransızların buna aracı olduğunu iddia etmişlerdir. İddiaya göre, Haziran 1921’de TBMM’de yapılan gizli oturumlardan birinde bu protokol tartışılmıştır.

Oysa, Haziran 1921’deki tek gizli oturum, Hariciye Vekili Yusuf Kemal Bey’in yurtdışındaki ve yurtdışından geldikten sonraki görüşmelerinin ve bu arada Fransızlarla imzalanacak olan barış antlaşması ile İngilizlerle imzalanacak olan esir değişimi antlaşmasının tartışıldığı 27 Haziran 1921 tarihli gizli oturumdur.

Bu görüşmelerde, özellikle “Trabzon mebusanı Hüsrev Bey ve Ali Şükrü Bey, Fransızlarla olan sınır anlaşmazlıkları hakkındaki mükâlemata dair, bizzat TBMM Reisi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ni hedef alan suçlamalarda bulunmaktan çekinmiyorlardı; suçlamaları, ‘Misak-ı Millî haricinde’ antlaşma imzalamak ağırlığındadır.” Ancak bunlar da önemsizdir. Nitekim, Haziran 1921’deki bu görüşmelerde “Misak-ı Millî haricinde süregiden mükâlemat”, Kurtuluş Savaşı’nın Sakarya Zaferi’yle yeni bir aşamaya girmesiyle birlikte Türkiye açısından daha olumlu bir seyir izlemiş ve Ekim 1921’de imzalanacak olan ve Misak-ı Millî’ye gayet uygun Ankara Antlaşması’yla sonuçlanmıştır.[18]

Özetle, Haziran 1921’de TBMM’deki tek gizli oturumun konusu “Hariciye Vekili Yusuf Kemal Bey’in yurtdışındaki ve yurtdışından geldikten sonraki görüşmeleri ve Fransızlarla imzalanacak olan barış antlaşması ile İngilizlerle imzalanacak olan esir değişimi antlaşmasının” tartışılmasıdır. O gizli oturumda “Özerk Kürdistan” konusunda hiçbir görüşme, tartışma veya protokol gündeme gelmemiştir.

Sanırım yalanın altındaki “2. Ayak” da derildi!...

3. Ayak

10 Şubat 1922’de TBMM’de yapılan bir gizli oturumda Kürtlere özerklik verilmesi kararlaştırılmıştır!

Robert Olson, “The Emergence of Kurdish Nationalism and The Sheikh Said Rebellion, 1880-1925” adlı kitabında. Ekim 1920’de başlayıp Haziran 1921’e kadar devam eden Koçgiri İsyanı’nın nedenlerini araştırmak için bölgeye gönderilen heyetin incelemelerinin ardından “Millî Savunma Komisyonu, Kürdistan’ın idaresini ilgilendiren bir yasa taslağı oluşturmuştur.” demiştir.[19] Olson, ayrıca aynı zaman diliminde bir diğer komisyonun aynı konuya dair bir diğer yasa tasarısı oluşturduğunu belirtmiştir. Olsen, bu yasa tasarısının TBMM’de 10 Şubat 1922’de görüşüldüğünü belirttikten sonra bir yerde 65 mebusun[20], bir başka yerde ise 64 mebusun[21] ret oyu verdiğini yazmış ve tasarının 373 kabul oyuyla yasalaştığını ileri sürmüştür.[22]

Olson’un bu iddialarındaki kaynakları, İngiliz Dış İlişkiler Dairesi’nin arşivinde bulunan, dönemin Türkiye Büyükelçisi Horace Rumbold’un, dönemin Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a gönderdiği, “FO 371/7781 e 3553/96/65” arşiv numaralı bir telgraftır[23] Söz konusu yasa taslağının bir özetini de içeren telgraf, Olson’un kitabının sonunda “ikinci ek” olarak sunulmuştur.[24]

Olson, bu yasaya TBMM’deki Kürt mebuslarının çoğunluğunun ret oyu verdiklerinin anlaşıldığını da yazmaktadır, çünkü yasayla Kürtler için ayrı bir meclisi olan özerk bir yönetim kurulabilmesine olanak tanınsa da, özerk bölgenin yöneticisinin Türk mü, yoksa Kürt mü olacağı gibi hususlar ve son onay hep TBMM’ye bırakılmıştır.[25]

Olson, Türklerin o dönem Kürtlere yönelik “sertlik” ve “vahşet” yanlısı bir politikadan yana olmadıklarını, fakat yine de “tam bağımsızlığa” ve hatta “tam bir özerkliğe” sıcak bakmadıklarını, TBMM’nin Kürt sorunu gibi bir konuyu bu açıklıkta tartışabilmesinin bu kurumun “göreli özgürlüğüne” işaret ettiğini yazmış ve Lozan Antlaşması’nın imzalanmasından sonra konunun bir daha asla bu “açıklık” ve “özgürlükle” tartışılamayacağını eklemiştir.[26]

Olson’a göre, bu yasa taslağı, aynı zamanda, genç Türk devletinin en çalkantılı döneminde, Kürtlerin desteğini muhafaza etmenin bir aracıdır.[27]

Olson, “Kürdistan’a özerklik” tanıyan yasanın TBMM’de 10 Şubat 1922 kabul edildiğini ileri sürmüştür. Ancak, 9 Şubat 1922 ve 11 Şubat 1922 tarihli gizli oturumların zabıtlarına ulaşılırken, 10 Şubat 1922’deki gizli oturumun zabıtlarına ulaşılamamaktadır.

O zabıtlara ulaşılamamaktadır; çünkü 10 Şubat 1922’de TBMM’de böyle bir “gizli oturum” gerçekleştirilmemiştir.

TBMM Gizli Celse Zabıtları’na baktığımızda 9 Şubat 1922 tarihli oturum “157. ini’kat” ve 11 Şubat 1922 tarihli oturum ise “158. ini’kat” olarak geçmektedir.[28] Başka deyişle, arada herhangi bir “kayıp oturum” yoktur. Üstelik, 10 Şubat 1922 tarihi Cuma gününe rastlamaktadır. Bu günün tipik özelliği, o dönemde “resmî tatil” olması nedeniyle o gün herhangi bir oturumun yapılmamasıdır. Cuma günü yapıldığını görebildiğimiz çok az sayıdaki oturum, o dönem sürdürülen Kurtuluş Savaşı’ndan kaynaklanan “olağanüstü” nedenlerden dolayıdır. Bir örnek vermek gerekirse; 5 Ağustos 1921 tarihli “gizli oturum”, “Başkumandanlık ihdası ile bu vazifenin Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine tevcihi hakkında kanun teklifi” gündemiyle gerçekleştirilmiştir.

Özetle; 10 Şubat 1922’de TBMM’de yapılan gizli oturumda Kürtlere özerklik verildiği kocaman bir yalandır; çünkü 10 Şubat 1922 Cuma gününe denk gelmektedir ve o dönemde Cuma günleri “resmi tatil”dir. Ayrıca, Meclis Zabıt Cerideleri’de bu gerçeği doğrulamaktadır. 157. oturum 9 Şubat 1922’de, 158. oturum ise 11 Şubat 1922’de yapılmıştır. Yani, 10 Şubat’ta Meclis’te oturum yapılmamıştır.

Anlaşılan, önce İngiltere’nin Türkiye Büyükelçisi Horace Rumbold, sonra da Tarihçi Robert Olson, İngiltere’nin “Kürtlere özerklik” planına “tarihsel meşruiyet” kazandırmak için “Kurtuluş Savaşı yıllarında Atatürk’ün ve TBMM’nin Kürtlere özerklik verdiği” yalanını söylemişler; ancak, Cumhuriyet öncesinde Türkiye’de hafta tatilinin, Avrupa’daki gibi Cumartesi ve Pazar günleri değil Cuma günleri olduğunu gözden kaçırmışlar ve böylece kelimenin tam anlamıyla “çuvallamışlardır”.

Sanırım, yalanın altındaki “3. Ayak” da devrildi!...

4. Ayak

Atatürk 16/17 Ocak 1922 tarihinde çıktığı İzmit seyahatinde “Kürtlere özerklik verileceğini” söylemiştir!

Atatürk, 30 Ağustos 1922’deki Büyük Taarruz’dan sonra, 14 Ocak 1922’de bir yurt gezisine çıkmıştır. Bu yurt gezisizinde Eskişehir’den sonraki durağı İzmit’tir.

Atatürk, 16/17 Ocak 1922’de Körfeze bakan tepe üzerindeki İzmit Kasrı’nda İstanbul’dan gelen gazetecilerle konuşmuştur.

Orada, Akşam gazetesi yazarı Falih Rıfkı Atay’ın bir sorusu üzerine Atatürk, Musul ve Kürtler konusuna değinmiştir:

Atatürk, “Musul, ulusal sınırlarımız içindedir. Bu ulusal sınır deyişini de ben bulmuştum”[29] dedikten sonra şunları söylemiştir:

“…Musul’u da kendi topraklarımız içine alan sınıra ulusal sınır demiştim. Gerçekten o zaman Musul’un güneyinde bir ordumuz vardı. Fakat biraz sonra bir İngiliz kumandanı gelmiş ve İhsan Paşa’yı aldatarak orada oturmuş. Musul, bizim için çok önemlidir. Birincisi Musul’da sınırsız servet oluşturan petrol kaynakları vardır. İkincisi onun kadar önemli olan Kürtlük sorunudur. İngilizler, orada bir Kürt hükümeti kurmak istiyorlar. Bunu yaparlarsa, bu düşünce bizim sınırlarımız içindeki Kürtlere de yayılır. Buna engel olmak için sınırı güneyden geçirmek gerekir…”[30]

Şimdi, Atatürk’ün aslında ne demek istediğini anlamaya çalışalım:

“Musul bizim için önemlidir, çünkü orada hem petrol hem de Kürtler vardır.”

“İngilizler, Musul’u ele geçirirlerse sadece petrolü ele geçirmiş olmakla kalmazlar oradaki Kürtlere de bir devlet kurdururlar”

“Bunu yaparlarsa, bu düşünce, yani ‘bağımsız Kürdistan kurma düşüncesi’, bizim sınırlarımız içindeki Kürtlere de yayılır”

“Buna, yani, ‘sınırlarımız içinde bağımsız Kürdistan kurulması düşüncesine’ engel olmak için sınırı güneyden geçirmek gerekir”.

Özetle Atatürk, 16/17 Ocak 1922 gecesi, İzmit’te, Falih Rıfkı (Atay)’ın sorusuna verdiği yanıtta; sınırlarımız içinde ve hatta dışında (Kuzey Irak’ta) bağımsız bir Kürdistan kurulması düşüncesine karşı olduğunu çok açık bir biçimde ifade etmiştir.

“Atatürk 16/17 Ocak 1922 tarihinde çıktığı İzmit seyahatinde Kürtlere özerklik verileceğini söylemiştir!” diyenler, Atatürk’ün tam da o gün, Falih Rıfkı (Atay)’ın sorusuna verdiği yukarıdaki yanıtı nedense hiç görmezler!

Her neyse!...

Yine o gece, İzmit’te, Vakit gazetesi başyazarı Ahmet Hamdi (Yalman) Bey, Atatürk’e, “Kürt sorununa değinmiştiniz” diye konuya girerek, şu soruyu sormuştur:

“Kürtlük sorunu nedir? Bir iç sorun olarak değinseniz iyi olur?”

Atatürk, bu soruya şu yanıtı vermiştir:

“Kürt sorunu, bizim yani Türkiye’nin çıkarları için kesinlikle söz konusu olmaz. Çünkü, bizim ulusal sınırlarımız içinde Kürt öğeleri öylesine yerleşmişlerdir ki, pek sınırlı yerlerde yoğun olarak yaşarlar. Bu yoğunluklarını da kaybede ede ve Türklerin içine gire gire öyle bir sınır oluşmuştur ki, Kürtlük adına bir sınır çizmek istesek, Türkiye’yi mahvetmek gerekir. Örneğin, Erzurum’a giden, Erzincan’a, Sivas’a giden, Harput’a kadar bir sınır çizmek gerekir.Ve hatta Konya çöllerindeki Kürtleri de göz önünde tutmak gerekir.”

Atatürk, Kürt sorunuyla ilgili durum tespiti yapıp, görüşlerini belirttikten sonra, soruna şöyle bir çözüm önermiştir:

“Bu nedenle, başlı başına bir Kürtlük düşünmekten çok Anayasamız gereğince zaten bir çeşit özerklik oluşacaktır. O halde hangi bölgenin halkı Kürt ise onlar kendi kendilerini özerk olarak yöneteceklerdir. Bundan başka Türkiye’nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade etmek gerekir. İfade olunmadıkları zaman bundan kendileri için sorun çıkarırlar. Şimdi TBMM, hem Türklerin hem de Kürtlerin yetkili temsilcilerinden oluşmuştur. Ve bu iki öğe, bütün çıkarını ve bütün yazgılarını birleştirmiştir. Yani, onlar bilirler ki bu ortak bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmek doğru olmaz.”[31]

İşte, bugün bilumum “ayrılıkçı Kürtçünün” dört elle sarıldığı belge budur! Bugün, Türkiye’yi bölerek “bağımsız Kürdistan” kurma sevdasındakilere göre Atatürk, bu sözleriyle “Kürt özerkliğini” tanımış, hatta “bağımsız Kürt devletine” onay vermiştir!

Peki ama, bu sözlerden böyle bir anlam çıkar mı?

Şimdi gelin hep birlikte Atatürk’ün bu sözlerinde aslında ne demek istediğini anlamaya çalışalım:

Atatürk, “Kürt sorunu, bizim yani Türkiye’nin çıkarları için kesinlikle söz konusu olmaz.” diyerek, gerçekte Türkiye’nin böyle bir sorunu olmadığını belirtmiştir.

Atatürk: “Bizim ulusal sınırlarımız içinde Kürt öğeleri öylesine yerleşmişlerdir ki, pek sınırlı yerlerde yoğun olarak yaşarlar. Bu yoğunluklarını da kaybede ede ve Türklerin içine gire gire öyle bir sınır oluşmuştur ki, Kürtlük adına bir sınır çizmek istersek, Türkiye’yi mahvetmek gerekir” diyerek; 1.Kürtlerin Türkiye’nin her yanında yaşadıklarını, 2. Bu nedenle Kürtlük adına bir sınır çizilecek olursa Türkiye’nin mahvolacağını ifade etmiştir.

Özetle; “Kürtlük adına ayrı bir sınır çizmek istersek Türkiye’yi mahvetmek gerekir” diyen Atatürk, “bağımsız Kürdistan”a kökten karşıdır.

Atatürk: “Bu nedenle, başlı başına bir Kürtlük düşünmekten çok Anayasamız gereğince zaten bir çeşit özerklik oluşacaktır. O halde hangi bölgenin halkı Kürt ise onlar kendi kendilerini yöneteceklerdir.” diyerek, o zaman yürürlükte olan “1921 Anayasası’na” gönderme yapmıştır. Burada dikkat çeken iki nokta vardır: 1. Atatürk, doğrudan “özerklik” demeyerek “bir çeşit özerklik” demiştir, 2. Atatürk’ün gönderme yaptığı 1921 Anayasası, Kurtuluş Savaşı’nın olağanüstü koşullarında hazırlanmış, “geçici” bir savaş anayasasıdır. Dolayısıyla Atatürk’ün hem “bir çeşit özerklik” demesi, hem de bu “bir çeşit özerkliği” o zaman yürürlükteki “geçici savaş anayasasına” dayandırması, Atatürk’ün bu “bir çeşit özerklik” düşüncesinin de tamamen o dönemin koşullarına özgü, daha çok Kürt isyanlarını önlemeye yönelik, stratejik bir açıklama olduğunu kanıtlamaktadır. Atatürk, eğer gerçekten de Kürtlere “özerklik” vaad etseydi, 1. “Bir çeşit özerklik” yerine, doğrudan “özerklik” ifadesini kullanırdı, 2. Bu “özerkliği”, o zaman yürürlükteki geçici 1921 Anayasası’na değil, daha sonra hazırlanacak olan Cumhuriyet’in ilk gerçek anayasası olan 1924 Anayasası’na dayandırırdı.

Atatürk’ün gönderme yaptığı 1921 Anayasası’nın 21. maddesiyle “illerin manevi kişiliğe ve özerkliğe sahip” oldukları belirtilmiştir.

İşte o madde:

“İl yönetimi, yerel işlerde manevi kişilik sahibidir. Dış ve iç siyaset, dinsel, adli ve askeri işler, uluslar arası ekonomik ilişkiler ve birçok ili ilgilendiren işler dışında, Hükümetin önerisi üzerine Büyük Millet Meclisi’nce çıkarılacak yasalar gereğince, Evkaf, Medreseler, Eğitim, sağlık, ekonomi, tarım, bayındırlık, sosyal yardım işlerini düzenlemek İl Kurullarının yetkisindedir.”

İşte, Atatürk, “Anayasamız gereğince zaten bir çeşit özerklik oluşacaktır” derken 1921 Anayasası’nın bu maddesine gönderme yapmıştır.

1. Bu anayasa maddesi sadece Kürtlerin yaşadığı bölgeler için değil, bütün Türkiye için geçerlidir.

2. Bu anaysa maddesindeki “özerklik” ifadesiyle kastedilen İl Kurullarının “yerel işleri” idare etmesidir. Bu işler de “Evkaf, Medreseler, Eğitim, sağlık, ekonomi, tarım, bayındırlık, sosyal yardım” işleridir. Üstelik il Kurulları bu işleri de kendi başlarına değil, “Hükümetin önerisi üzerine Büyük Millet Meclisi’nce çıkarılacak yasalar gereğince” yerine getirebileceklerdir. Ayrıca, İl Kurullarının, “Dış ve iç siyaset, dinsel, adli ve askeri işler, uluslar arası ekonomik ilişkiler ve birçok ili ilgilendiren işlerle” ilgilenmesi de yasaktır. Atatürk’ün, sözünü ettiği “bir çeşit özerklik” tabiri, o günün terminolojisi içinde değerlendirilmelidir. Görüldüğü gibi, Atatürk, “bir çeşit özerklik” ifadesiyle 1921 Anayasası’ndaki “güçlü yerel yönetimleri” kastetmiştir[32]. Nitekim, 1921 Anayasası’nın 21. maddesinde söz edilen “özerklik”, gerçek anlamda bir özerklik değil, sadece “illerin belediye işlerini kendilerinin yerine getirmeleri” anlamında bir özerkliktir ki, buna da ancak Atatürk’ün dediği gibi “bir çeşit özerklik” denir.

3. Çok daha önemlisi, 1921 Anayasası’nın “illerin manevi kişiliğe ve özerkliğe sahip olduklarını” belirten bu 21. maddesi, 1924 Anayasası’nda yer almamıştır. Yani, Atatürk’le İzmit’te yapılan bu mülakattan yaklaşık bir yıl sonra, 24 Nisan 1924’te yürürlüğe giren 24 Anayasası’nın 91. Maddesiyle “iller tanınmış olan özerklikler” kaldırılmıştır.[33] Burada tabi şu soruyu sormak gerekir? Atatürk eğer gerçekten de Kürtlere “özerklik” vermek isteseydi, 1921 Anayasası’nda “illere tanınmış olan özerklikleri” 1924 anayasasında kaldırır mıydı?

Atatürk, “Bundan başka Türkiye’nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade etmek gerekir. İfade olunmadıkları zaman bundan kendileri için sorun çıkarırlar.” diyerek, hem “Türkiye halkı” ifadesini kullanmış, hem de “Türkiye halkı” derken, Kürtlerden de söz edilmesi gerektiğini, aksi halde sorun çıkaracaklarını belirtmiştir.

Atatürk, “Şimdi TBMM, hem Türklerin hem de Kürtlerin yetkili temsilcilerinden oluşmuştur. Ve bu iki öğe, bütün çıkarını ve bütün yazgılarını birleştirmiştir. Yani, onlar bilirler ki bu ortak bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmek doğru olmaz” diyerek. TBMM’yi oluşturan Türklerle Kürtlerin “bütün çıkarlarını ve bütün kaderlerini birleştirdiklerini” bu nedenle Kürtlere “ayrı bir sınır çizmenin doğru olmadığını”, dolayısıyla “bağımsız Kürdistan” düşüncesine sonuna kadar karşı olduğunu ifade etmiştir. Tabi ki anlayana!...

Sanırım, yalanın altındaki “4. Ayak” da devrildi!.

5.Ayak

Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı yıllarındaki konuşmalarında “Kürdistan” tabirini kullanması “bağımsız Kürdistan”ı tanıdığının işaretidir!

Atatürk, Kurtuluş Savaşı yıllarındaki “Kürt politikası” çerçevesinde “o günün terminolojisi” içinde zaman zaman “bölgesel” ve “coğrafi” anlamda “Kürdistan” tabirini kullanmıştır. [34]

Ancak Atatürk bu deyimi genellikle “Kürdistan” biçiminde değil de “Kürdistan-ı Türki” yani “Türk Kürdistan’ı” biçiminde kullanmıştır.[35]

Bin bir güçlük içinde Kurtuluş Savaşı’nı örgütlemeye çalışan Atatürk’ün, o yıllarda asker, sivil yetkililere gönderdiği telgraflarda, halka yönelik beyannamelerde ve konuşmalarda her şeyden önce “ne demek istediğini” en kestirme ve en anlaşılır yoldan iletmesi gerekiyordu. Bu nedenle Atatürk, Kurtuluş Savaşı yıllarında kavramları kullanırken daha çok bilinen kavramları, insanların alışık oldukları biçimde kullanmaya özen göstermiştir. Anadolu’nun belli bir bölümünün Osmanlı Devleti döneminde coğrafi olarak “Kürdistan” diye adlandırılması nedeniyle Atatürk de Kurtuluş Savaşı boyunca “Kürdistan” tabirini kullanmıştır; ancak bu kullanımın “ayrılıkçı Kürtlerce” ve “emperyalistlerce” istismar edilmesini engellemek için daha çok “Kürdistan-ı Türki” biçiminde kullanmıştır.

Sanırım, yalanın altındaki “5. Ayak” da devrildi!...

Ne demişler, “Yalancının mumu yatsıya kadar yanar.”

Kurtuluş Savaşı Yıllarında Birileri Kürtlere Bağımsızlık Vaad Etmişti

Evet, aslında Cumhuriyet tarihi yalancıların haklı oldukları bir nokta var! Evet, Kurtuluş savaşı yıllarında gerçekten de birileri Kürtlere “özerklik” ve “bağımsızlık” vaad etmiş, hatta sadece “vaad etmekle” de kalmamış, bu konuda Kürtlere yasal güvenceler de vermiştir.

Kurtuluş Savaşı’nda Atatürk ve TBMM değil ama İstanbul’daki Damat Ferit Hükümeti ve Padişah Vahdettin, Kürtlere “özerklik” ve “bağımsızlık” vaad etmiştir.

Damat Ferit’in, 12 Eylül 1919 tarihinde İngilizlerle imzaladığı “gizli anlaşma”nın 3. maddesinde, “Türkiye, bağımsız bir Kürdistan kurulmasına engel olmayacaktır” denilerek Kürtlere “bağımsız Kürdistan” vaad edilmiştir.[36]

Padişah Vahdettin’in, Saltanat Şurası’ndaki onayından sonra imzalanan 10 Ağustos 1920 tarihli Sevr Antlaşması’nın 62 ve 64. maddeleriyle de Kürtlere özerklik ve bağımsızlık vaad edilmiştir:

Madde 62: “Fırat’ın doğusunda ilerde saptanacak Ermenistan’ın güney sınırının güneyinde Suriye ve Irak’ta, Türkiye sınırının kuzeyinde, Kürtlerin sayıca üstün bulunduğu bölgelerin yerel özerkliğini, işbu anlaşmanın yürürlüğe konulmasından başlayarak altı ay içinde İstanbul’da toplanan İngiliz, Fransız ve İtalyan hükümetlerinden her birinin atadığı üç üyeden oluşan bir komisyon hazırlayacaktır.”

Madde 64: “Kürt bu bölgedeki nüfusun çoğunluğunun Türkiye’den bağımsız olmak istediklerini kanıtlayarak Milletler Cemiyeti’ne ve Konseyi’ne başvurulursa ve konseyden de bu nüfusun bu bağımsızlığa yetenekli olduğu görüşüne varırsa ve bu bağımsızlığı onlara tanımayı Türkiye’ye salık verirse Türkiye bu tavsiyeye uymayı ve bu bölgeler üzerinde bulunan bütün haklarından sıfatlarından vazgeçmeyi şimdiden yükümlenir..”

Vahdettin, Kürdistan’ı Tanıyacaktı

Türk Tarih Kurumu şeref üyesi Prof. Dr. Salahi R. Sonyel, Son Padişahı Vahdettin’in “Kürt militanlarla” birlikte Atatürk’ü devirip “bağımsız Kürdistan”ı tanıyacağını öne sürmüştür.

Sonyel, “Kıskaç Altında” adlı kitabında, Irak’taki bir İngiliz polis müfettişinin, İngiliz Yüksek Komiseri ve istihbarat örgütlerine gönderdiği raporuna göre, 1926’da 40 bin Kürt militanı Musul’da Türkiye’ye karşı emekli subaylarca eğitilmiştir. Bu militanların önderleri, devrik Vahdettin’le ve o sırada Türkiye’nin muhalefet partisiyle Atatürk’ü yönetimden düşürmek için anlaşmışlardır. Belgeye göre Vahdettin iktidarı ele geçirince, “Kürt bağımsızlığını” tanıyacaktır.

Irak’taki Polis Cürüm Araştırma Bölümü’ne mensup genel müfettiş yardımcısı J.F Wilkins, 21 Ağustos 1926’da Irak İçişleri Bakanı, İngiliz Yüksek Komiseri ve öteki istihbarat örgütlerine gizli bir yazı göndermiştir. Bu yazıya bir de rapor iliştirilmiştir. Raporda, şu bilgiler vardır:

“Doktor Ahmet Sabri ve Kracya Muratyan, Musul’a gitmek üzere 16 Ağustos’ta Bağdat’a uğramış; 18 Ağustos’ta Hacı Raşit el Hava’yı ziyaret ederek, ona, amacı Kürdistan’da Türklere karşı harekete geçmek olan kendi partilerine katılmasını önermişlerdi. 19 Ağustos akşamı her ikisi de doktor Şükrü Muhammed’in evine gitmiş ve orada Doktor Ahmet Sabri onlara Türkiye’de geniş kapsamlı bir isyandan söz etmişti. Bununla ilgili planın amacına da değinen Sabri, Büyük Britanya’dan kapsamlı bir yardım gelmesinin beklendiğini de söylemişti. Kürt asiler epey hazırlık yapmışlardı. 40 bin kadar Kürt militan emekli subaylarca eğitiliyordu. Bu militanların önderleri devrik Padişah Vahdettin ve o sırada Türkiye’nin muhalefet partisiyle şu koşullara göre anlaşmaya varmışlardı: Mustafa Kemal’i yönetimden düşürmek için bu kişiler yardımda bulunacak, iktidarı ele geçirince ’Kürt bağımsızlığını’ tanıyacaklardı. Onların iddialarına göre, aralarında Rusya, Fransa ve İtalya olmak üzere, çeşitli yabancı yönetimlerle görüşmelerde bulunmuşlardı.”[37]

Türkiye’den kaçtıktan sonra San Remo’da ikamet eden Vahdettin, burada Türkiye Cumhuriyeti ve Atatürk düşmanı kimi “Kürtçülerle” çok sıkı fıkı olmuştur. Örneğin, bir Yunan Albayı ile birlikte Vahdettin’i burada ziyaret eden Atatürk düşmanı 150’liklerden Kürtçü Mevlanzade Rıfat, Yunanistan’la birlikte Ankara’ya karşı bir anlaşma yapmak istediğini bildirerek Vahdettin’den para almıştır.[38] Mevlanzade Rıfat’ın daha sonra Şeyh Sait İsyanı’yla ilişkisi ortaya çıkmıştır.

Vahdettin’i tekrar Halife-sultan yapmak amacıyla faaliyet gösteren merkezi Romanya’daki Hilafet-i Kübra Cemiyeti, yaptığı bir toplantıdan sonra, başkan Mehmet Ali Bey aracılığıyla Vahdettin’e yeni bir kabine önermiştir. Vahdetin bu kabineyi onaylamıştır. Şeyh Sait İsyanı’ndan önce bu cemiyet, isyanın beyni durumunda Seyit Abdülkadir’le ilişki içindedir. İddiaya göre, Şeyh Said’in iki oğlundan biri, yurt dışında devrik padişah Vahdettin’le, öbürü de yurt içinde Seyit Abdülkadir’le temas kurmuştur.

Kürt isyancıların, Şeyh Sait İsyanı öncesinde halka dağıttıkları bildirilerden birinde aynen şunlar yazılıdır:

“Halife sizi bekliyor! Halifesiz Müslümanlık olmaz! Hiçbir halife memleketten çıkartılamaz. Şeriatımız dindir, şeriat isteyiniz. Şimdiki hükümet durmadan dinsizlik yapmaktadır! Kadınlar çıplaktır! Mekteplerde dinsizlik ilerliyor!..” [39]

Bugünkü “bölücü Kürtçülerin”, neden Atatürk’e ve Lozan Antlaşmasına düşman, neden Padişah Vahdettin’e ve Sevr Antlaşması’na hayran oldukları sanırım şimdi çok daha iyi anlaşılmıştır.

Sinan Meydan
Odatv.com

Dipnotlar

[1] Robert Olson, The Emergence of Kurdish Nationalism and The Sheikh Said Rebellion, 1880-1925, Austin: University of Texas Press, 1989.

[2] Amasya Görüşmeleri, İstanbul Hükümeti adına Bahriye Nazırı Salih Paşa ve Padişah’ın başyaverleri Naci (Eldeniz) Paşa ile Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adına Atatürk, Rauf (Orbay) ve Bekir Sami (Kunduh) paşalar arasında yapılmıştır.

[3] Gazi Mustafa Kemal, Nutuk, Ankara, 2006, CI, s. 325

[4] age, s.325

[5] age, s.327.

[6] age, s.327.

[7] age, s.327.

[8]Bu bölümü, Nutuk’la karşılaştırınız. Gazi Mustafa Kemal, age,C.I, s.326,327.

[9] Gazi Mustafa Kemal, age, C.I, s.169

[10] Şerafettin Turan, Türk Devrim Tarihi, 3. Kitap, Ankara, 1995,s. 182.

[11] Nuri Dersimi, Kürdistan Tarihinde Dersim, İstanbul, 1994, s.129; Mumcu, age, s.37.

[12] Mumcu, age, s.37,38.

[13] Bkz. Mumcu, age, s.41-46.

[14] Mumcu, age, s.44.

[15] Gazi Mustafa Kemal, age, C.II, s. 841,843

[16] Komisyon, Koçgiri, Ankara, 1975, s.89

[17] Cemil Hakan Korkmaz, Kurtuluş Savaşı’nın İkinci Cephesi, İç İsyanlar, İstanbul, 2008, s.205.

[18] Emre Özsuda, “TBMM, Kürtlere özerklik Vermiş Miydi?”, www.odatv.com, 19.07.2009

[19] Olson, age, s. 39

[20] age, s.39

[21] age, s.40

[22] age, s.40

[23] age, s.192

[24] Olson, age, s.166-168. Söz konusu yasa taslağında yer alan maddelerden bazıları şunlardır: 1-Uygarlığın gereklerine uygun olarak Türk milletinin ilerlemesini sağlamayı hedefleyen TBMM, ulusal gelenekleriyle uyum içinde, Kürt milletinin özerk yönetimini kurmayı üzerine alır. 2-Çoğunluğunu Kürtlerin oluşturduğu bu topraklar için Kürt ileri gelenleri tarafından bir genel vali, vali yardımcısı ve bir müfettiş seçilebilir. 3-Kürt ulusal meclisi doğu vilayetlerinde kurulacak ve 3 yıl için oluşturulacaktır. 4-Özerk yönetimi Van, Bitlis, Diyarbakır vilayetleri, Dersim sancağı, bazı nahiye ve kazaları içine alacaktır. Kabul edildiği iddia edilen yasa tasarısında toplam 9 madde vardır!

[25]Olson, age, s.40

[26] age, s.41.

[27] age, s.41.

[28] Bkz, TBMM Gizli Celse Zabıtları, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1985.

[29] Arı İnan, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 1923 Eskişehir-İzmit Konuşmaları, Ankara, 1982, s. 45 (Sadeleştirilmiştir).

[30] age, s.45.

[31] Mustafa Kemal, Eskişehir-İzmit Konuşmaları,1923, İstanbul, 1999, s.103. Atatürk’ün, İzmit’te, Vatan gazetesi başyazarı Ahmet Emin Yalman’ın “Kürt sorunu” konusundaki bir sorusuna verdiği bu yanıt, 12 Eylül dönemindeki Türk Tarih Kurumu yetkililerince sansürlenmiş, yayınlanmasına izin verilmemiştir. Atatürk’ün bu konuşması ilk olarak, 1987 yılında “2000’e Doğru” dergisinde yayınlanmıştır. “Tarih Kurumu- Atatürk ve Devrim Araştırma Merkezi” mührünü taşıyan 1089 giriş numaralı tutanağın 15 sayfası yayınlanmamıştır. “Gizlenen Tutanak, Atatürk, Kürtlere Özerklik”, 2000’e Doğru, 30 Ağustos-6 Eylül 1987, s.1-6; Mumcu, age, s.48.

[32] Sabahattin Özel, Büyük Milletin Evladı ve Hizmetkarı Atatürk ve Atatürkçülük, İstanbul, 2006, s. 172

[33] Şerafettin Turan, Türk Devrim Tarihi, 3. Kitap, Ankara, 1995, s. 110,11.

[34] Özel, age, s.168

[35] age, s. 168.

[36] Yusuf Hikmet Bayur, Atatürk, Hayatı ve Eseri, C.I, Ankara, 1997, s.204-206

[37] “Kürdistan’ı Tanıyacaktı”, Yeniçağ, 11 Ekim 2010.

[38] Özakman, age, s. 75..

[39] Hasan İzzettin Dinamo, Kutsal Barış, C.V, May Yayınları, 1974, s. 149’dan Atilla İlhan, “İşin İçindeki İşler”, Cumhuriyet; Sinan Meydan, Cumhuriyet Tarihi Yalanları, İstanbul, 2010, s.270

http://www.odatv.com/n.php?n=o-yalani-a ... 0704111200

_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
Önceki iletileri göster:  Sıralama  
Yeni bir konu gönderCevap gönder 22 sayfadan 21. sayfa   [ 320 ileti ]
Sayfaya git Önceki  1 ... 18, 19, 20, 21, 22  Sonraki


Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyenler: Kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumda konulara cevap yazamazsınız
Bu forumda kendi iletilerinizi değiştiremezsiniz
Bu forumda kendi iletilerinizi silemezsiniz
Bu forumda dosya ekleyemezsiniz

Arama:
Git:  


İçerik sağlayıcı paylaşım sitelerinden biri olan SiyasiForum.net Siyasi Forum Adresimizde T.C.K 20.ci Madde ve 5651 Sayılı Kanun'un 4.cü maddesinin (2).ci fıkrasına göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur. SiyasiForum.Net hakkında yapılacak tüm hukuksal Şikayetler buradan iletişime geçilmesi halinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 1 (Bir) Hafta içerisinde dönüş yapacaktır. Forumumuz kesinlikle hiçbir şekilde parti, örgüt, kurum, kuruluş ve oluşumu desteklememektedir. Tüm Problemler ve Reklam İçin: İletişim Formu için tıklayınız.