Yazı boyutunu değiştir
Sistem saati: 18 Oca 2018, 12:30


Yeni bir konu gönderCevap gönder 5 sayfadan 2. sayfa   [ 66 ileti ]
Sayfaya git Önceki  1, 2, 3, 4, 5  Sonraki
Yazar Mesaj
 İleti başlığı: Re: Samimi Müslüman Atatürk
İletiTarih: 20 Oca 2013, 22:00 
Onursal Üye

Kayıt: 20 Şub 2009, 22:40
İleti: 26408

-Urungu teşekkürler, forumuzda çakma Müslümanların samimiyetle faydalanacağı bir konu olmuş.

_________________
.

..Forum Kuralları ve Üyelik Sözleşmesi İçin Tıklayın.
..(viewtopic.php?f=6&t=1)

..Forumumuzun Yazım Kuralları için tıklayın.
..(viewtopic.php?f=6&t=14739)

..Yasaklı yayınlar için duyuru: Tıklayın..
..(viewtopic.php?f=6&t=20215&start=0)


..........Zorsa mutlaka başarırım.
..................................İmkansızsa biraz zaman alır..
.
.


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Samimi Müslüman Atatürk
İletiTarih: 20 Oca 2013, 22:10 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
Atatürk'ün kendi elyazısıyla ''ALLAH BİRDİR''

Resim

Resim

Atatürk'ün kendi elyazısıyla “Din, milliyetin bir parçasıdır!''

http://www.fmv.edu.tr/web/14-68-1-1/fmv ... l_yazilari

Resim

_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Samimi Müslüman Atatürk
İletiTarih: 20 Oca 2013, 22:14 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
''Din lüzumlu bir müessesedir; Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur. Din lüzumlu olduğuna göre, elbette bunun eğitimi de lüzumludur. Her fert, dinini, diyanetini, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır; Orası da mekteptir. Fakat nasıl ki her hususta yüksek mektep ve ihtisas sahipleri yetiştirmek lazımsa, dinimizin hakikatini tetkik, tetebbu ilmi ve fenni kudretine sahip olacak güzide ve hakiki ulema yetiştirecek yüksek müesseselere sahip olmalıyız. Bundan dolayı, Dinsiz toplum düşünülemeyeceği gibi, dini eğitim vermeyen okul da düşünülemez.''

(Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, 1959, c. 2, s. 86)

http://www.cubukgazetesi.com/yazi_yazdir.php?id=1
http://atam.gov.tr/turkiye-cumhuriyetin ... konusmasi/

Resim

_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Samimi Müslüman Atatürk
İletiTarih: 20 Oca 2013, 22:16 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
Atatürk’ün manevi kızları ve Safiye Ayla Atatürk’ün dindar yönünü anlatıyorlar.

Atatürk yıllarca bize İslam dinininden uzak bir insan olarak tanıtıldı. Oysa Atatürk’ün karşı olduğu İslam ve Kuran değil, bağnazlık, yobazlık ve hurafelerdi. Atatürk dinimizin tamamen hurafelere gömüldüğünü, yobazlar tarafından bozulduğunu fark etmiş bir insandı. Bu yüzden insanların Kuran’ı anlamaları için Kuran’ı Elmalılı Hamdi’ye tefsir ettirdi. Amacı insanların Kuran’ı okumalarını ve anlamalarını sağlamaktı. Çok akıllı ve ileri görüşlü bir insan olduğu için peygamberimizin üstünlüğünü de tam olarak kavramış ve “tüm Müslümanlar peygamberimizin yolundan gitmeli” diyerek ona olan bağlılığını dile getirmişti. Atatürk’ün dindar yönü bize okullarda hiç anlatılmadı, bu yüzden de öğrenemedik. Ama bu yüzyıl Atatürk’ün samimi dindar olduğunun öğrenildiği bir yüzyıl olacak. Bakın manevi kızları ve Safiye Ayla Atatürk’ü nasıl anlatıyorlar:

Atatürkün manevi kızı Sabiha Gökçen Mustafa Kemal Atatürk’ü anlatıyor:

Atanın elini öpmek üzere yanına girdim.
-"Sen dindar mısın" diye sordu?
-"Evet dindarım" dedim. Cevabım hoşuna gitmişti.
"Çok iyi, Allah büyük bir kuvvettir. O'na inanmak lazımdır" dedi. Ve bu konuda uzun uzun izahat verdi.

Atatürkün diğer manevi kızı Ülkü Adatepe anlatıyor:

Atatürk Ezan dinlemeyi o kadar çok severdi ki, büyük bir huşu içerisinde ezan dinler, her savaşa ellerini Allah'a açıp dua ederek gidermiş." dedi. Atatürk, Ağustos’ta Kocatepeye çıktığı zaman orada şöyle dua ediyor: "Allah’ım senin bana verdiğin fikir ve zeka ile ben bütün planlarımı gerçekleştirdim. Bundan sonrası artık Senin mukadderatın (kaderin)." O, Allah’ına inanan bir insandı. Paşa, Ramazanda Dolmabahçe’de veya Çankaya’da olduğunda anneme "Vasfiye oruç tutuyor musun?" diye sorarmış, annem "tutuyorum" dediğinde çok memnun kalırmış. Bana hastalandığımda dua ettirirdi, kendi de ederdi. Çok iyi hatırlıyorum, tifo geçiriyordum. Çok üzülmüş, beni kurtarması için Allah’a dua etmiş. Annesi Zübeyde Hanım da çok dindarmış. Anneme daha 7 yaşındayken Kuran dersi aldırmaya başlamış. Kız kardeşi Makbule hanımın da devamlı namaz kıldığını biliyorum."

Safiye Ayla anlatıyor:

"Annesi Zübeyde Hanım da ablası Makbule Hanım da çok dindar insanlardı. Namaz kılarlardı. Tam dindar bir aile ortamında yetişti. Atatürk de dindar bir insandı. Çok beğendiği Hafız Yaşar vardı. O Kuran okurken gözlerinden yaşlar akardı. Hatta bütün hocaları toplayıp ayetleri okuyup izah ederek incelemeler yapardı. Bana "Allah’ın sana verdiği lütfu unutma ve bununla şımarma, mütevazi ol, daima Allah’a şükret" derdi. Kendisine "Paşam şunu yaptın, bunu yaptın" diyenlere "Bana Allah yardım etti, ben talihli bir insanım” derdi.

http://blog.milliyet.com.tr/ataturk-un- ... gNo=367922

_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Samimi Müslüman Atatürk
İletiTarih: 20 Oca 2013, 22:17 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
YAKINLARININ DİLİNDEN

Yakınlarının, Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk hakkında anlattıkları onun dine olan samimi bağlılığını bizlere gösteren en güzel örneklerdendir.

Rönesans dergisinin Şubat 1991 sayısında, Ata'nın yakınlarıyla yapılan ropörtajlara yer verilmiştir. Yakınları Atatürk'ün dindar kişiliğini şöyle anlatmışlardır:

ÜLKÜ ADATEPE (MANEVİ KIZI)

Annemi Zübeyde Hanım büyütmüştür. Onun anneme anlattığı bir anıyı aktarayım; Atatürk, 25 Ağustos'ta Kocatepe'ye çıktığı zaman orada şöyle dua ediyor: "Allah'ım, senin bana verdiğin fikir ve zekayla ben bütün planlarımı gerçekleştirdim. Bundan sonrası artık senin mukadderatın…"

O, Allah'ına inanan bir insandı. Paşa, Ramazan'da Dolmabahçe'de veya Çankaya'da olduğunda anneme, 'Vasfiye, oruç tutuyor musun?' diye sorar, annem "tutuyorum"dediğinde de çok memnun kalırmış. Bana hastalandığımda dua ettirirdi, kendisi de ederdi. Çok iyi hatırlıyorum; paratifo geçiriyordum, çok üzülmüş ve beni kurtarması için Allah'a dua etmiş.

Annesi Zübeyde Hanım da çok dindarmış. Anneme daha yedi yaşındayken Kuran dersleri aldırmaya başlamış. Kız kardeşi Makbule Hanım'ın da namazını devamlı kıldığını biliyorum.

SAFİYE AYLA

Annesi Zübeyde Hanım da, ablası Makbule Hanım da çok dindar insanlardı, namaz kılarlardı. Atatürk, tam dindar, Müslüman bir aile ortamında yetişti.

Atatürk de dindar bir insandı. Çok beğendiği Hafız Yaşar vardır. O Kuran okurken gözlerinden yaşlar boşanırdı. Hatta bütün hocaları toplayıp, ayetleri okuyup izah ederek incelemeler yapardı. Bana 'Allah'ın sana verdiği bu lütfu unutma ve bununla şımarma, mütevazı ol, daima Allah'a şükret.' derdi. Kendisine "Paşam sen şunu yaptın, sen bunu yaptın' diyenlere de 'Bana Allah yardım etti, ben talihli bir insanım.' derdi.

VASFİ RIZA ZOBU

Peygamber (sav)'e çok hürmet ederdi. Peygamber (sav)'in çok sağlıklı bir muhakemeye vakıf olduğuna kaniydi. Bir gece Hz. Peygamber (sav)'in askeri dehasından bahsediyordu...

Onun dine, fikre karşı saygılı bir kişiliği vardı. Kuran'a çok hürmeti vardı. Yanında üç hafız vardı; Hafız Yaşar, Hafız Hüseyin ve Hafız Mehmet. Ben o hafızları onun yanında, Çankaya'da tanıdım. Saygıyla dinlerdi. Onun karşı olduğu, yobazlardı.

CEMAL KUTAY

Dünyada Atatürk kadar İslam Dinini mana ve mefhumuyla kavramış ve onu aslına iade etmek için büyük kavga yapmış başka bir insan yoktur.

Mustafa Kemal, 1300 sene sonra Hz. Muhammed (sav)'in ruhunu şadedecek esasları getirmiştir. Mustafa Kemal'e 'dinsiz' diyenler Allah'tan utansınlar. Bugün secdeyi Rahman'a alın koyabiliyorlarsa bu, onun sayesindedir. Bugün en geçerli olan meallerden ikisi Ömer Rıza Doğrul ve Ahmet Hamdi Akseki mealleridir. İkisini de Mustafa Kemal yaptırmıştır. O'nun ismini kullananları affetmezdi; 'O büyük adama layık olamazsa ne olacak?' derdi.

Cemal Kutay şöyle bir olayı da aktarıyor;

Bir gün Ertuğrul Yatı'nda ressam İbrahim Çallı Ata'nın yanındadır. 'Şu renkleri tuale almak mümkün müdür?' der. Çallı; 'Tabii, Gazi Hazretleri' diye cevap verir. 'Demek ki siz bu renkleri alabiliyorsunuz' diye tekrarlar Gazi. Çallı; 'Deneyelim ve görelim' der. Ayrılacağı zaman Atatürk, Cevat Abbas'a şunları söyler: 'Söyleyin bu adama bir daha gelmesin. Ne zaman ki haddini bilir, Allah'la boy ölçüşmeye kalkışmaz. Sıraya girer kul olarak, bunu da ispat eden bir eserle gelir, ben o zaman onun affedilmesine şahitlik ederim.'

FÜREYYA KORAL (KILIÇ ALİ'NİN İLK EŞİ)

Laikti. Laiklik, dinsizlik değildir. O inançlıydı. Namazını bilmiyorum, ama ilk meclis zamanı kıldığını duymuştum. Kuran'ın Türkçeye çevrilmesi, dinin anlaşılmasına vesile olan büyük bir hizmettir. O, dinin politika aracı olarak kullanılmasına ve istismarına karşıydı. Ve buna hiçbir zaman izin vermedi.

SABİHA GÖKÇEN (MANEVİ KIZI)

Bir sabah, Ata'nın elini öpmek üzere yanına girdim. İşleri ile meşguldu. Bir süre ayakta bekledim, birden derin bir iç geçirdi ve 'Allah' dedi. (O bunu sık sık tekrarlardı.)

Atatürk hakkında evvelce çok şeyler duymuştum, bu tesirle olacak, bir hayli şaşırdım. O'nun ağzından Allah kelimesini duymak beni şaşırtmış ve heyecanlandırmıştı.

Ata'nın yüzüne şaşkın bir şekilde bakmış olacağım ki; 'Sen dindar mısın?' diye sordu. Ben de ailemden aldığım din terbiyesiyle 'Evet, dindarım' dedim ve bu cevabımı nasıl karşılayacağını anlamak için ürkek ürkek yüzüne baktım. Cevabım hoşuna gitmişti. 'Çok iyi… Allah büyük bir kuvvettir. O'na daima inanmak lazımdır.' dedi ve bu konuda uzun uzun izahat verdi. Ben de o zaman anladım ki, Atatürk hakkında söylenenlerin aslı yoktur ve Ata bütün söylenenlerin hilafına dindar bir insandır.

http://ataturkuiyianlamak.net/dilinden.htm

_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Samimi Müslüman Atatürk
İletiTarih: 20 Oca 2013, 22:18 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
Atatürk Samimi Bir Müslümandı - İşte Yaşanmış Olaylar

Atatürk Dini İstismar Aracı Olarak Kullanan Kimselere Karşı Olan Samimi Bir Müslünandı Bazı yerlerde Atatürk’ün Milli mücadele yılları esnasında halkın güvenini kazanmak ve planladığı hedeflere ulaşabilmek için İslami değerlerine bağlı mütedeyyin halka şirin görünmek ve onları ateşlemek için İslamiyeti ve İslam peygamberini öven konuşmalar yaptığını, vaaz ve nutuklar verdiğini ve bunu tamamen halkı arkasına alabilmek adına yaptığını iddia edenler vardır. Hâlbuki durum hiç de öyle değildir zira Atatürk, sadece İstiklal Savaşında değil Cumhuriyetin ilan edildiği tarih olan 1923 ve sonrasında da mevcut çizgisini ve duruşunu hiçbir zaman değiştirmemiştir. Gerçekten düşmanı memleketten uzaklaştırdıktan ve iktidarı ele geçirdikten sonra tam tersi mi hareket etmiştir? Hayır, Daha sonraki yıllarda da, Atatürk’ün fikirlerinde hiçbir değişiklik olmamıştır. Buna yaşanmış birçok örnek vermek mümkündür. Bu ise başlı başına bir inceleme konusudur. Bu yazımızda sadece yaşanmış bazı örneklerle Atatürk’ün batıl inanışlardan hurafelerden uzak samimi bir Müslüman olduğunun bazı örneklerini vermeye çalışcağız.

Atatürk’ün Mevlana sevgisi

Cumhuriyet'in ilanından sonra, dini istimrara zemin hazırlaması, şer ve sömürü yuvası olması aynı zamanda gelişme ve kalkınmanın önünde engel teşkil etmesi nedenleri ile tekke ve türbelerin kapatılması hazırlıkları yapılıyordu. Bu dönemde Atatürk, Başbakan İsmet İnönü'ye "Mevlana Dergâhı ve türbesinin kapatılmayarak kendi eşyası ile birlikte müze olarak düzenlenmesi ve ziyarete açılması" emrini vermiştir. Bir süre sonra, Bakanlar Kurulu kararı ile dergâh, müze haline getirilmiştir.

Değerli tarihçi Cemal Kutay’ın ifadelerine göre, Mustafa Kemal’e emrindeki yardımcılarının “Paşam Hz. Mevlana’nın makamını müze haline getirmeniz üzerine halk buraya akın etmeye başladı. Bu bir sakınca doğurmasın” demeleri üzerine Atatürk’ün verdiği cevap ilginçtir:

“-Eğer, Hz. Mevlana’yı hakkıyla tanımak ve benimsemek için ziyarete gitmekte olduklarına inansam öteki dergâhların da açılmasını sağlardım. Çünkü Hz. Mevlana’yı tanımak ve anlamak zaten diğer tüm tehlikeleri de ortadan kaldırmaktadır.” Der.

Ayrıca yine bu dönemde Atatürk’ün tekkelerin kapatılmasından güç alarak Hz. Mevlana’ya dil uzatan bir devlet erkânını sofrasından kovması da en çarpıcı örneklerinden biridir.

İslam Peygamberini Cezbeye Kapılmış Basit Bir Derviş Gibi Gösterenlere Tepkisi

Bir başka çarpıcı örnek de, 1931 yılında yaşanır. Bu tarihte Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmuştur. Atatürk Cumhurbaşkanıdır. Ama fikirleri yine değişmemiştir. İslam düşmanı bir şarkiyatçının Hz. Muhammed hakkında yazdığı bir kitabı tercüme eden bir yazar, eserini Atatürk’e takdim eder. Kitap iki cihan Serverini, yakınlarının telkiniyle hareket eden, sönük şahsiyetli bir derviş gibi göstermektedir. Atatürk kitabı inceledikten sonra tarihçi Prof. Dr. Şemsettin Günaltay’ı çağırtır ve kitap hakkında fikrini sorar. Günaltay’ın cevabı:

- Ele alınacak bir şey değil, bir facia olur Paşam.
Atatürk Günaltay’ın sözünü bitirmesini beklemeden yerinden fırlar ve yanında bulunan Başvekil İsmet Paşa’ya dönerek:

- Bu paçavrayı toplatın ve tercümeyi yapanı da devlet hizmetinde kullanılmamak üzere hükümet kapısından uzaklaştırın, der.
Bundan sonrasını Muhittin Nalbatoğlu’nun kaleminden takip edelim:

“Hz. Muhammed’i bana cezbeye tutulmuş, sönük bir derviş gibi tanıttırmak gayretine kapılan bu gibi cahil adamlar O’nun yüksek şahsiyetini ve başarılarını asla kavrayamamışlardır. Hz. Muhammed, Uhud Harbi sonunda çevresindekilerin direnmelerini yenerek ve kendisinin yaralı olmasına bakmayarak galip düşmanı takibe kalkışmış olsaydı, bugün yeryüzünde Müslümanlık diye bir varlık görülemezdi..” (Türk Ordularının Başkomutanı İslam Ordularının Ebedi Başkomutanı Hz. Muhammed’i Anlatıyor. Muhiddin Nalbatoğlu, B.Kurultay 20 Nisan 1998)

Ölüm Döşeğinde Yasin Okunması Talebi

“Atatürk, ölüm döşeğinde iken, Altemur Kılıç Bey’in büyük annesine haber gönderir; “Ben herhalde sonsuza gidiciyim. Benim için bu gece bi zahmet Yasin okusun” der.(Altemur Kılıç’ın TV. Konuşmasından alınmıştır)

Ziyaret Ettiği Okulda Kur’andaki Bir Surenin Kendisinin Tefsirini Yapması

Bir Başka Olay Atatürk’ün gittiği bir okulda yaşanır. Öğrencilerden birine,(Semiunbasir) in tecvitte ne demek olduğunu sorar ve cevabını aldıktan sonra hocaya dönerek: ”Hocafendi, İnşirah suresinin yorumunu yapar mısınız?” der. Cevap olarak; “yanımda tefsirim yok.” Cevabını alınca Atatürk, önce mezkûr sureyi okur ve daha sonra da tefsirini yapar. “Hocaya dönerek, hocam, lütfen eksiğimi söyleyin” der. Hoca,” Efendim, siz bu millete Allah’ın bir lütfüsünüz. Rabbim sizi bu milletin başından eksik etmesin” temennisinde bulunur.”(Cumhuriyet Gazetesi’nde Kışlalı yazdı)

Hacıbayram Camisi Vaazında Yaşananlar

Atatürk, Hacıbayram camisinde vaaz dinlemektedir. Vaiz, din adına bir takım hurafelerden bahseder. Atatürk, yanında bulunan Kılıç Ali Paşanın kulağına eğilerek, “Ali Bey, işimiz gerçekten de zor. Bunlara bir süre daha tahammül etmek lazım” der.(Altemur Kılıç anlattı)

Bir de Onun Yakın Arkadaşlarından Merhum Orgeneral Asım Gündüz Bey’in Hatıratına Göz Atalım

Bakınız Orgeneral Asım Gündüz bu konuda neler söylüyor:

“Bu arada bir hakikati daha açıklayalım. Mustafa Kemal birçoklarının zannının aksine olarak Allah’ın varlığına ve namütenahi (sonsuz) kudretine, layazel (sonu olmayan) varlığına gönülden inanmış maneviyata değer veren insandı. O, sadece kör taassubun (cahilce bağnazlığın) aleyhindeydi.

Kaynak: Araştırmacı Yazar Selahattin Tekizoğlu Derlemeleri (Değerli abimiz Sayın Selahattin Tekizoğlu’na arşivini açarak bizlere verdiği desteklerden ötürü teşekkürü bir borç biliriz.)

http://www.ataturkinkilaplari.com/aod/46

_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Samimi Müslüman Atatürk
İletiTarih: 20 Oca 2013, 22:19 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
Atatürk'ün, Namaz Kılan Subayı Gammazlayan Vekili Trenden İndirmesi

Bu olayı aktaran Dumlupınar Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Ali Sarıkoyuncu, Atatürk'ün, gammazcı vekil hakkında, "Bu adam namaz kılmayı kendi aklınca suç görüyor." dediğini söylüyor.

Diyanet İşleri Başkanlığı'nın yayınladığı aylık Diyanet dergisinin 2008 Nisan sayısında 'Atatürk, Din ve Din Adamları' konusuna ayrılmış. Dosyayı hazırlayan Prof. Dr. Ali Sarıkoyuncu, Atatürk'ün din ve lâiklik hakkındaki görüşlerinin 'en az bilinen ve en çok istismar edilen' yönü olduğunu söylüyor. Sarıkoyuncu, Atatürk'ün dini toplumsal hayattan çıkarmak ya da dinin özüne dokunmak gibi bir amacının olmadığını vurgulayan Prof. Dr. Ali Sarıkoyuncu, Mustafa Kemal'in hurafelere ve din istismarına karşı olduğunu söylüyor ve ekliyor: "Bu da din düşmanlığı değildir; gerçek dindarlıktır. Bu sebeple lâiklik asla dinsizlik olmadığı gibi, Atatürk de dinsiz değildir."diyor. Yazıda Atatürk'ün din adamlarına ve dinî vecibelerini yerine getirenlere karşı son derece saygılı olduğu, yaşanmış bir örnekle anlatılıyor. Prof. Dr. Sarıkoyuncu'nun anlattığına göre olay şöyle gerçekleşiyor:

Atatürk, 1930 yılında Fevzi Çakmak'la birlikte trenle yurt gezisine çıkar. Kompartımanında ülke sorunlarını konuşurlarken bir milletvekili içeri girip, Atatürk'ün kulağına bir şeyler söyler. Atatürk'ün kaşları çatılır, Fevzi Paşa'ya dönerek, "Paşam, lütfen beni takip ediniz, arkadaşlar bir haber getirdi, inceleyelim." der. Hep birlikte diğer vagona geçtiklerinde yüksek rütbeli bir subayın kanepe üzerinde namaz kıldığını görürler. Atatürk, mareşale dönerek şöyle der: "Paşam, bu adamın (gammazcıyı işaret ediyor) biraz evvel kulağıma gizli bir şeyler söylediğini gördünüz. Bu adam muhafız kıtasına mensup yüksek rütbeli bir subayın namaz kıldığını gammazladı. Bu adam namaz kılmayı kendi aklınca suç görüyor. Durumu size göstermek için buraya kadar zahmet ettirdim." Der. Atatürk ilk istasyonda milletvekilini trenden indirir ve gelecek dönem de milletvekili seçilmesini de engeller.

http://www.ataturkinkilaplari.com/aod/46

_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Samimi Müslüman Atatürk
İletiTarih: 20 Oca 2013, 22:20 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
ATATÜRK’ÜN DİN ANLAYIŞI

Servet Zeyrek [1]

Atatürk’ün din konusundaki görüş ve düşünceleri dikkatle incelendiğinde Atatürk’ün din aleyhine veya dinsizlik anlamına gelebilecek herhangi bir söz veya tavrına, özellikle İslam dini aleyhine herhangi bir söz veya tavrına rastlanmamaktadır. O İslam dinine mensup bir birey olarak karşımıza çıkmaktadır. Atatürk dinle ilgili olarak şöyle demektedir.

“Din, bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünce ve tefekküre muhalif değiliz.”[2]

Ayrıca Atatürk, din veya mezhep seçiminde kimsenin zorlanamayacağını şöyle ifade etmiştir.

“Din ve mezhep, herkesin vicdanına kalmış bir iştir. Hiçbir kimse, hiçbir kimseyi, ne bir din ne de bir mezhep kabulüne icbar edebilir (zorlayabilir). Din ve mezhep hiçbir zaman politika aleti olarak kullanılamaz.”[3]

Bazı çevreler Atatürk’ü dine karşı veya dinsiz gibi lanse etmeye çalışırken bazı gruplar ise dine saygı duymayı veya dindar olmayı Atatürk’ün ilke ve inkılâplarına aykırı gibi lanse etmişlerdir. Böylece bir taraftan Atatürk adına din aleyhtarlığı yapılırken bir taraftan da din adına Atatürk aleyhtarlığı yapılmaktadır. Bir başka ifadeyle Atatürk’ün laiklik ilkesi Marksist ve pozitivist bazı kişiler tarafından dine saldırı aracı gibi kullanılmaya çalışılmıştır. Diğer taraftan “din elden gidiyor” diye bağıranlar da bu ilkeyi yanlış anlamış ve bu ilkeyi dinsizlik olarak algılamışlardır. Hâlbuki bu ilkeyi Atatürk din ve mezhep kavgalarını önlemek, dini kullanarak siyasî çıkar elde etmek isteyenleri engellemek için çıkarmıştır. Oysaki Atatürk, bir konuşmasında;

“Türk milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinime, bizzat hakikate nasıl inanıyorsam, buna da öyle inanıyorum. Şuura muhalif (anlayışa ters), terakkiye mani (ilerlemeye engel), hiçbir şey ihtiva etmiyor (içermiyor). Hâlbuki Türkiye’ye istiklalini veren (bağımsızlığını sağlayan) bu Asya milletinin içinde, daha karışık, sun’i (yapay), itikat-ı batıladan ibaret (batıl inançlardan oluşan)bir din daha vardır. Fakat bu cahiller, bu acizler sırası gelince tenevvür edeceklerdir (aydınlanacaklardır). Onlar ziyaya (aydınlığa, ışığa) takarrüp edemezlerse (yaklaşamazlarsa) kendilerini mahv ve mahkûm etmişler demektir. Onları kurtaracağız.”[4] demektedir. Anlaşıldığı üzere Atatürk’ün karşı çıktığı din, batıl inançlardan ve hurafelerden oluşan; insanlığı karanlıklara ve felaketlere sürükleyen ve insan eliyle oluşturulmuş dindir. Bu nedenle Atatürk, dine sonradan sokulmuş olan bidat ve hurafelere karşı çıkmıştır; ölülerden, yalancı evliyadan, dervişlerden ve şeyhlerden yardım isteyenlere karşı çıkmıştır. Atatürk, cehalete ve cahillere karşı çıkmıştır. Bu konu ile ilgili olarak Atatürk şöyle demektedir.

“Efendiler! Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılapların gayesi, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen asri (çağdaş) ve bütün mana ve aşkaliyle (biçimleriyle) medeni bir heyet-i ictimaiyye (toplum) haline isal etmektedir (ulaştırmaktadır). Bu hakikati kabul etmeyen zihniyetleri tarumar etmek (dağıtmak) zaruridir. Şimdiye kadar milletin dimağını paslandıran, uyuşturan bu zihniyette bulunanlar olmuştur. Herhalde zihniyetlerde mevcut hurafeler kamilen (tamamıyla) tardolunacaktır (uzaklaştırılacaktır). Onlar çıkarılmadıkça dimağa hakikat nurlarını infaz etmek (sokmak) imkânsızdır. Ölülerden istimdat etmek (yardım istemek) medeni bir heyet-i ictimaiyye için şeyndir (ayıptır).

Bugün ilmin, fennin, bütün şümulüyle (kapsamıyla)medeniyetin mevacehe-i şulepaşında(aydınlığı karşısında) filan veya filan şeyhin irşadıyla (yol göstermesiyle) saadet-i maddiye ve maneviye (maddi-manevi mutluluk) arayacak kadar iptidai (ilkel) insanların, Türkiye camia-i medeniyesinde (medeniyet topluluğunda) mevcudiyetini (varlığını) asla kabul etmiyorum.

“Efendiler ve Ey millet! İyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyet şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar (birine bağlanmış) memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, tarikat-i medeniyedir (uygarlık yoludur). Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak insan olmak için kafidir (yeterlidir).”[5]

Atatürk dini bir vicdan meselesi olarak görmüş ve dini Allah ile kul arasında vasıtasız bir ilişki olarak görmüştür. Ayrıca Atatürk dini millî kimliğin oluşmasında en önemli temel unsurlardan biri olarak görmüştür. Atatürk rasyonel bir din anlayışına sahip olup dine sonradan giren hurafe, bidat ve İsrailiyat gibi şeylere her zaman için karşı olmuştur. Atatürk dini algısını aklî, mantıkî ve rasyonel bir tabana oturtmuştur. Atatürk İslam dininin akla muhalif, ilerlemeye engel hiçbir şey ihtiva etmediğini defaaten söylemiştir. Atatürk insanlığın gelişimini bir insanın hayatına benzeterek insanlık tarihinin ilk yıllarını insanlığın bebekliği ve çocukluğu olarak betimlemiş; daha sonra çocuğun büyümesi gibi insanlığın da büyüyüp geliştiğini delikanlı olduğunu belirtmiştir. Daha sonra insanlık daha da gelişerek ekmel hale geldiği için artık son kitabın son peygamberin gelmesi zorunlu olmuş ve son peygamber Hz. Muhammed ve son din İslam gelmiştir. Atatürk bir sözünde: “Eğer bizim dinimiz aklın, mantığın tetabük ettiği (uygun düştüğü) bir din olmasaydı ekmel olmazdı, ahir din olmazdı.”[6] demektedir.

Dinimizi bir binaya benzeten Atatürk binanın temelinin çok sağlam olduğunu fakat binanın biraz bakımsız kaldığını söylemiştir.

“Din vardır ve lazımdır. Temeli çok sağlam bir dinimiz var. Malzemesi iyi, fakat bina, uzun asırlardır ihmale uğramış. Harçlar döküldükçe yeni harç yapıp binayı binayı takviye etmek lüzumu hissedilmemiş. Aksine olarak, birçok yabancı unsur, binayı daha fazla hırpalamış. Bugün bu binaya dokunulamaz, tamir de edilemez. Ancak zamanla çatlaklar derinleşecek ve sağlam temeller üstünde yeni bir bina kurmak lüzumu hâsıl olacaktır.”[7]

Atatürk taassuba şiddetle karşı durmuştur. Atatürk memleketi mahveden, harap eden fenalıkların hep din kisvesi altında millete sunulduğunu fark etmiş bir aydındır. Bilginin ve bilgilinin kıyafetle değil beyinle, düşünceyle bilinebileceğine inanmıştır. Nitekim o bir sözünde;

“Efendiler ve Ey millet! İyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyet şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar (birine bağlanmış) memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, tarikat-i medeniyedir (uygarlık yoludur). Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak insan olmak için kafidir (yeterlidir).”[8]

ATATÜRK’ÜN PEYGAMBERİMİZ HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜ

Atatürk peygamberimizin yaptığı savaşlardaki zekâsına hayran kalarak eğer Bedir Savaşında Hz. Muhammed yaralı olduğu halde düşmanı kovalamamış olsaydı şu an dünyada Müslümanlık diye bir şey olmazdı diyerek peygamberimizin askeri dehasına hayranlığını gizlememektedir. Ayrıca Atatürk peygamberimizi siyasal ve toplumsal alanlarda da deha olarak görüyordu. Atatürk’ün okuduğu dinî kitaplarda altını çizdiği yerler genelde peygamberimizin siyasi ve askeri görüş ve uygulamalarıdır. Atatürk peygamberimizi yapmayı istediği işi başarabilen ve yaptığı devrimi muhafaza edecek hamilerini de yetiştirebilen büyük bir devrimci olarak görüyordu.

Atatürk peygamberimizden bahsederken genellikle “Cenab-ı Peygamber”, Peygamber efendimiz”, “Fahr-ı kâinat efendimiz” onun devrinden bahsederken de “Peygamberimiz zaman-ı saadetlerinde” diyerek bahsetmiş ve her zaman saygısını dile getirmiştir. Şemsettin Günaltay hatıralarında başka bir dilden Türkçeye tercüme olan dine ve peygambere iftiralarla dolu bir kitabın Atatürk tarafından kendisine incelenmek üzere verildiğini ve kitaptaki iftiraların Atatürk’e gösterilmesi neticesinde kitabın derhal toplatılması emrini vererek o kitabın mütercimi olan şahsın derhal devlet işlerinden uzaklaştırılması emrini verdiğini anlatır. Yine Şemsettin Günaltay bir seferinde İsmet İnönü ile Atatürk’ün el çizimi bir savaş planı üzerinde konuştuklarına şahit olmuş. Bu harita bedir savaşının planı imiş ve Atatürk Hz. Muhammed’in peygamberliğinden şüphe edenlerin şu haritaya bakmaları Hz. Muhammed’in peygamberliğinin ispatıdır demiştir. Atatürk dünyada en hayran olduğu kişinin kim olduğu sorulduğunda “Hz. Muhammed” diye cevap vermiştir. Atatürk; “ Peygamberimiz vasıtasıyla en son hakayık-ı diniyye ve medeniyyeyi verdikten sonra artık beşeriyetle bilvasıta temasta bulunmaya lüzum görmemiştir. Beşeriyetin derece-i idrak, tenevvür ve tekemmülü, her kulun doğrudan doğruya ilhâmât-ı ilahiyye ile temas kabiliyetine vâsıl olduğunu kabul buyurmuştur. Ve bu sebepledir ki, Cenab-ı Peygamber, Hatemü’l-Enbiya olmuştur ve kitabı, Kitab-ı Ekmeldir…”[9]

ATATÜRK VE KUR’AN-I KERİM

Cumhuriyetin ilanından sonra Kur’an-ı Kerim’in tercüme ve tefsir faaliyetlerindeki artış göze çarpmaktadır. Hadimli Ahmet Vehbi Efendi’nin 15 ciltlik “Hulasatü’l-Beyân fi Tefsîri’l-Kur’an” isimli eseri ile Elmalı’lı Muhammed Hamdi Yazır’ın “Hak Dini Kuran Dili: Yeni Mealli Türkçe Tefsir” isimli 9 ciltlik eseri de dahil olmak üzere Cumhuriyetin ilk yıllarında meal ve tefsir olarak neşredilen eser sayısı dokuzdur. Cumhuriyetin ilk yıllarında Fransızca’dan Türkçe’ye Kur’an tercümeleri yapıldı. Ancak bunlar hatalarla doluydu. Bunun üzerine 21 Şubat 1925 tarihinde yapılan meclisteki bütçe görüşmelerinde meal, tefsir ve hadis tercüme faaliyetleri için ödenek ayrılmıştır. Bu amaçla Diyanet İşleri Başkanlığına 20 bin lira ek ödenek ayrılmıştır. Başlangıçta meal hazırlama görevi Mehmet Akif Ersoy’a tefsir görevi ise Elmalı’lı Muhammed Hamdi Yazır’a verilmişti. Daha sonradan meal görevi de Elmalı’lı Muhammed Hamdi Yazır’a verilmiştir. Elmalı’lı tefsiri 1935 yılında, Kamil Miras tarafından hazırlanan 12 ciltlik Sahih’i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi 1928 yılından itibaren Diyanet İşleri Başkanlığı’nca basılmıştır. Bu çalışmalar da gösteriyor ki Atatürk dinin anlaşılması noktasında faaliyetlerde bulunmuştur.

Atatürk’ün tercüme faaliyetini bazı çevreler Kur’an’ın anlamı ile ibadet yaptırılmak istenmesi olarak değerlendirmişlerdir. Hatta Mehmet Akif’in bu nedenle tercüme faaliyetinden vazgeçtiği iddia edilmiştir. Fakat Atatürk ezan, ikamet, tekbir, salâ ve hutbenin Türkçe olmasını istemektedir. Hutbenin tamamı 1932 yılında Türkçe olarak okutulmuş fakat millet tarafından rağbet görmediğinden bu konuda ısrar edilmemiştir. Camilerde Kur’an Arapça olarak okunduktan sonra peşinden meali okunmuştur. Fakat tercümelerde aksaklıklar tespit edildiğinden bu sonraya ertelenmiştir. Fakat Saadettin Kaynak nihai gayenin Kur’an’ın Türkçe olarak makamlı şekilde okunma olduğunu belirtmektedir. Atatürk’ün zaman zaman çeşitli hafızları köşke çağırarak onlara Kur’an okutturduğu ve dinlediği bilinmektedir.

ATATÜRK VE DİN İSTİSMARCILIĞI

Atatürk aslî hüviyeti içerisinde hurafeden uzak dinî hakikatlere ne kadar taraf ise, dinî taassuba ve dinin çeşitli maksatlarla istismar edilmesine o derece de karşıdır. Atatürk din üzerinden maddi kazanç sağlayan kişileri alçaklıkla itham ederek bunlara izin verilmeyeceğini belirtmekte idi. Atatürk müstebit hükümdarların hep dini kullanarak insanları ezdikleri görüşündedir. Onların fikirlerinin aksini söyleyen ulemanın ise zindanlarda çürütüldüğünden veya öldürüldüğünden bahseder. Din istismarcılarının riyakâr olduklarını söyleyen Atatürk Kur’an-ı Kerim’de ve hadislerde riyanın yerildiğinden bahsetmektedir. Atatürk din istismarcılarının aslında kendi inançlarını sömürdüklerin söylemektedir.

Atatürk din istismarının, taassup ve cehaletin önlenmesi için tek yol olarak gerçek din âlimlerinin yetişmesi gerekliliğine vurgu yapmıştır. Dini lüzumlu bir müessese olarak görmüş ve dinsiz bir milletin yaşayamayacağını belirtmiştir.

ATATÜRK VE GERÇEK DİN BİLGİNLERİ

Din adına insanları sömürenlere karşı olan Atatürk, gerçek din âlimlerini her zaman takdir etmiş, hizmetlerini övmüş ve onlarla iftihar etmiştir. Atatürk çıktığı yurt gezilerinde daima hocalar ve din görevlileriyle görüşmüş, konuşmuş, çağırarak onlarla sohbet etmiş zaman zaman onları imtihan etmiş, zekâ ve bilgisiyle göze çarpanları takdir etmiştir. Atatürk İslam’da ruhbanlığın veya dini özel bir grubun olmadığını belirtmiştir. Ve herkesin dinin emirlerini öğrenmekle memur olduğunu belirtmiştir. Atatürk konu ile ilgili olarak;

“Bizde ruhbanlık yoktur. Hepimiz eşitiz ve dinimizin hükümlerini eşit olarak öğrenmeye mecburuz. Her ferd, dinini, din işlerini, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır. Orası da mekteptir.”[10] demektedir.

ATATÜRK VE DİN EĞİTİMİ

Dini lüzumlu bir müessese olarak gören ve dinsiz bir milletin yaşayamayacağını söyleyen Atatürk, bu görüşünün tabii bir neticesi olarak din eğitimini milli eğitimim ilk hedefleri arasına almakta, her bireyin dinini diyanetini öğrenmesini gerekli görmekte ve bu eğitimin tek yeri olarak okulları göstermektedir. Medreselerin kapatılmasını din eğitiminin engellenmesi olarak görmemek gerekir. Bilakis medreseler sadece din eğitimi veren yerler değildi. Ve medreseler kapatılınca medreselerde verilen din eğitimi okullarda verilmeye başlandı. Din eğitiminin gerekliliğini kabul eden Atatürk din eğitiminin okullarda çağdaş olarak verilmesini öngörmüştür. O “Her fert din duygusunu, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır. Orası da okuldur.”[11] demiştir. Ayrıca Atatürk, diğer bilim dallarında olduğu gibi din alanında da yüksek meslek ve ihtisas sahipleri yetiştirmenin lüzumiyetini dile getirmiş ve dinimizin felsefî gerçeğini inceleme, araştırma ve öğrenme bakımından ilmî ve fennî kudrete sahip olacak seçkin ve hakiki din bilginleri yetiştirecek yüksek müesseselerin olması gerekliliğine işaret etmiştir. Fakat Atatürk’ten sonra gelen İsmet İnönü, Recep Peker gibi bazı siyasîler tarafından kuşkulu bulunarak bu müesseseler engellenmiştir.

Atatürk dinin bidat ve hurafelerle doldurularak, aslından uzaklaşmasına karşı mücadele etmiştir. Dinin aslının yaşanması noktasındaki mücadelesinde hilafetin kaldırıldığı gün Diyanet İşleri Başkanlığını kurdurtmuştur. 1930’lu yıllarda Atatürk, Türk milletinin gerçek dini öğrenebilmesi için Hz. Peygamberin hayatını ilgilendiren bir hadis kitabını Türkçeye çevirtmiştir.[12]

ATATÜRK, DİN ve BİLİM

Atatürk İslam dinini, bilime, fenne, akla ve mantığa dayalı çağdaş biçimde anlıyor, uyguluyor ve kendinden sonra da bu şekilde uygulanması gerekliliğini önemsiyor ve bu konunun ihtimamla üzerinde duruyordu. Atatürk “…Bir dinin gerçek olması için akla, tekniğe, bilime ve mantığa uyması lazımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur…”[13] diyordu. Atatürk ilimle ilgili olarak bir konuşmasında;

“Efendiler! Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, muvaffakiyet (başarı) için en hakiki mürşid ilimdir, fendir. İlmin ve fennin haricinde (dışında) mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir.”[14]

Atatürk başka bir konuşmasında, yaptığı yaptığı inkılapların dine uygun olduğunu anlattıktan sonra, dinimizin son din olduğunu ve mükemmel bir din olduğunu söyler:

“Hangi şey ki akla, mantığa, menfaate-i ammeye (halkın yararına) muvafıktır (uygundur), biliniz ki o bizim dinimize de muvafıktır (uygundur). Bir şey akıl ve mantığa, milletin menfaatine, İslam’ın menfaatine muvafıksa (uygunsa) kimseye sormayın. O şey dindir. Eğer bizim dinimiz aklın mantığın tetabük ettiği (uygun düştüğü)bir din olmasaydı ekmel olmazdı, ahir din olmazdı.”[15]

ATATÜRK’ÜN ALLAH İLE KUL İLİŞKİSİNE BAKIŞI

Atatürk’e göre İslam’da özel ve üst bir sınıf yoktur. Böyle bir sınıfın varlığını sürdürme hakkı yoktur. Çünkü dinimizde ruhbanlık yoktur. Konu ile ilgili olarak Atatürk;

“Bizde ruhbanlık yoktur. Hepimiz eşitiz ve dinimizin hükümlerini eşit olarak öğrenmeye mecburuz. Her ferd, dinini, din işlerini, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır. Orası da mekteptir.”[16] diyerek bunu bir kez daha ifade etmektedir.

Atatürk Allah ile kul arasına girerek çeşitli şekillerde kendilerine rant sağlayan veya insanları içi boş çeşitli fikirlerle kandıran kişilere karşı olmuş sağlığında onlarla mücadele etmiş cumhuriyeti de onlarla mücadele etmesi gerekli şekilde kurmuş ve bu işlere memur ve ehil olabilecek gerçek din bilginlerinin yetişmesini istemiştir.

ATATÜRK’E GÖRE İSLAMIN DİNAMİKLİĞİ

Atatürk İslam’ı dinamik ve çağdaş bir anlayışla anlamıştır. O İslam dininin uyuşukluğu tembelliği değil çalışmayı; şekilciliği değil bilinçliliği, düşmanlığı değil barışı emrettiğini vurgulamıştır. Atatürk İslam’ın dinamik bir yapıya sahip olduğunu sürekli vurgulamış ilerleyebilmek için çalışmanın gerektiğini, bazı çevrelerce ilerlemeye engel gibi lanse edilmeye çalışılan dinimizin çalışmayı emretmesi ve akıl sahiplerine hitaplarıyla ilerlemeye mani olmaktan ziyade ilerlemenin yegâne araçlarından olduğuna vurgu yapmaktadır.

Atatürk her fırsatta dinin lüzumundan, İslam’ın en makul ve en son din olduğundan, Kur’an-ı Kerim’in ekmel din oluşundan bahsederek gerçek din âlimlerini ve hizmetlerini takdir ederken Atatürk’ün inkılâplarının hamiliğine soyunan bazı kişiler ise Atatürk’ü kendilerine perde yaparak İslam’a ve dinin kutsal saydığı şeylere hücum etmişler; hatta az gelişmişliğin vebalini İslam’a yüklemişlerdir. Atatürk ise geri kalmışlığın gerçek sebebini zihniyet meselesi olarak teşhis etmektedir.

Atatürk, dinimize göre çalışmayanın insanlıkla alakası olmadığını; bazı kimselerin çağdaş olmayı kafir olmak saydıklarını ve asıl küfrün onların bu zannı olduğunu beyan eder. Atatürk, bu yanlış tefsiri yapanların maksadının Müslümanların kafirlere esir olmasını istemek olduğunu belirterek; her sarıklıyı hoca sanmayıp, hoca olmanın sarıkla değil, dimağla olduğunu belirtmektedir. Atatürk İslam dünyasının Allah’ın emirlerine uysaydı bu hale gelmeyeceğini söylemektedir.

ATATÜRK’ÜN CAMİ VE MESCİDLERİN ÜLKEMİZDEKİ YERİ HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİ

Atatürk günümüzde cami ve mescitlerin asıl kullanımlarından daha da dar bir kullanım şekillerinin olduğunu belirterek cami ve mescitlerin aynı zamanda bir meşveret, danışma yeri olma özelliklerinin devam edememesinden yakınıyor; cami ve mescitlerin bu hüviyetlerine yeniden kavuşmalarını istiyordu. Atatürk;“Camiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır. Camiler itaat ve ibadet ile beraber, din ve dünya için neler yapılabileceğini düşünmek, yani danışmak için yapılmıştır.” demektedir. Dinimizin birbirini sevme ve kardeşlik gibi emirlerinin en iyi camilerde vücut bulabileceğini söylüyordu Atatürk. Atatürk dünyadan el etek çekerek münzevi hayat yaşayan insanların nefs-i emarelerinin esiri olduklarını düşünmektedir.

İSLAM DÜNYASINDAKİ ULUSLARIN BAŞARILI OLMASINI İSTEMEK

Atatürk, ülke sınırları dışarısında kalan topraklardaki Müslümanların sıhhati ve selameti içinde isteklerde bulunmaktadır. Atatürk, yıllarca aynı çatı altında yaşanılan Yemen, Suriye, Irak ve doğudaki varlıklarını koruma ve bağımsız olabilme savaşı veren toplumların da bağımsız olabilmeleri ne kadar güzel olabileceğini belirtiyor. Atatürk İslam dünyasının çekirdeğini kıracağından oldukça emin gözükmektedir.

ATATÜRK’E GÖRE GERİ KALMIŞLIĞIN NEDENİ

Osmanlı’nın yıkılması ile beraber aydınımız yıkılış nedenlerini sorgulamış ve neden olarak sunulan şeylerden biri de dinin ilerlemeye mani olduğu ve ‘dinimiz İslam olduğu için geri kaldık; batı bizi o nedenle geçti.’ tezidir. Atatürk konuyla alakalı olarak;

“Ehl-i İslamın düçar olduğu zulüm ve sefaletin elbette birçok müsebbipleri vardır. Alem-i İslam, hakikat-ı diniye (dinî gerçekler) dairesinde Allah’ın emirlerini yapmış olsaydı, bu akıbetlere maruz kalmazdı. Allah’ın emri çok çalışmaktır. İtiraf edeyim ki düşmanlarımız çok çalışıyor. Biz de onlardan ziyade çalışmaya mecburuz. Çalışmak demek, boşuna yorulmak terlemek değildir. İcabat-ı zamana göre ilim ve fen ve her türlü ihtiraat-ı medeniyyeden (medeniyetin buluşlarından) azami derecede istifade etmek zaruridir. Bizim dinimiz milletimize hakir (bayağı), miskin ve zelil (aşağılanan) olmayı tavsiye etmez. Bilakis Allah’ta, peygamberde insanların ve milletlerin izzet ve şerefini muhafaza etmelerini emrediyor.”[17]

Yine Atatürk, düşmanlarımızın bizi dinin etkisi altında olduğumuzdan geri kaldığımızı söylemelerine karşılık şu konuşmayı yapmıştır:

“Düşmanlarımız, bizi, dinin tesiri altında kalmış olmakla itham ve tevakkut (duraklama) ve inhitatımızı (çöküşümüzü) buna atfediyorlar. Bu hatadır. Bizim dinimiz hiçbir vakit kadınların erkeklerden geri kalmasını talep etmemiştir. Allah’ın emrettiği şey müslüm ve müslümenin (inanan kadın ve erkeğin) beraber olarak iktisab-ı ilm-ı irfan eylemesidir (ilim ve irfan elde etmesidir). Kadın ve erkek bu ilm-i irfanı aramak ve nerede bulursa oraya gitmek ve onunla mücehhez olmak (donanmak) mecburiyetindedir.”[18]

ATATÜRK, KADIN VE TESETTÜR

Atatürk, İslam dinine ve dinin gereklerine son derece saygılıdır. Tesettür konusunda onun karşı çıktığı şey, din ile ilgisi olmayan ve çok aşırı şekilde kapalı olan, kadını eve kapatarak toplumdan, okuldan ve sosyal faaliyetlerden uzaklaştıran giyiniş tarzıdır. Atatürk, tesettürün dinin emrettiği bir vecibe olduğunu kabul etmekte ve örtünme şeklinin dinin, eski ulusal geleneğin, akıl ve mantığın, ahlak ve erdemin emrettiği doğal ve kolay şekilde olmasını kabul edip, dinin belirttiği gibi hayatımıza uygulamanın amaca ulaşmak için yeterli olacağını vurgulamaktadır.[19] Konu ile alakalı olarak Atatürk;

“Dinin icabı olan tesettür kısaca anlatmak gerekirse, denilebilir ki kadınların zorlanmalarını gerektirmeyecek ve edebe aykırı olmayacak basit şekilde olmalıdır. Tesettür şekli kadını hayatından, varlığından ayırmayacak bir şekilde olmalıdır.”[20]

Atatürk kadınların geri kalışlarının nedeninin dinle alakalı olmadığını; aksine Allah’ın emrinin kadın ve erkek herkese farz olduğunu şu sözleri ile dile getirmiştir.

“Düşmanlarımız, bizi, dinin tesiri altında kalmış olmakla itham ve tevakkut (duraklama) ve inhitatımızı (çöküşümüzü) buna atfediyorlar. Bu hatadır. Bizim dinimiz hiçbir vakit kadınların erkeklerden geri kalmasını talep etmemiştir. Allah’ın emrettiği şey müslüm ve müslümenin (inanan kadın ve erkeğin) beraber olarak iktisab-ı ilm-ı irfan eylemesidir (ilim ve irfan elde etmesidir). Kadın ve erkek bu ilm-i irfanı aramak ve nerede bulursa oraya gitmek ve onunla mücehhez olmak (donanmak) mecburiyetindedir. İslam ve Türk tarihi incelenirse görülür ki, bugün kendimizi bin türlü kayıda bağlanmış zannettiğimiz şeyler çoktur. Türk sosyal yaşamında kadınlar ilim, irfan ve öteki konularda kesinlikle erkeklerden geri kalmamışlardır.[21]

Atatürk tesettür konusunda ifrat ve tefrit görüldüğünü, bazı kadınların bilinçsizce çok örtündüğünü bazı kadınlarınsa çok açık giyinmelerini eleştirel nitelikte şöyle konuşmaktadır.

“Gerçekte ülkemizin bazı yerlerinde daha çok büyük kentlerde giyiniş şeklimiz, kıyafetimiz bizim olmaktan çıkmıştır. Kentlerdeki kadınlarımızın giyiniş şekli ve örtünmelerinde iki şekil görünmektedir; ya ifrat ya tefrit görülüyor. Yani, ya ne olduğu bilinmeyen, çok kapalı, çok karanlık bir şekil harici gösteren bir kıyafet veyahut Avrupa’nın en serbest balolarında dahi giyilemeyecek şekilde açık bir giysi. Bunun her ikisi de şeriatın tavsiyesi, dinin emri dışındadır. Bizim dinimiz kadını o tefritten de bu ifrattan da tenzih eder. O şekiller dinimizin gereği değil, muhalifidir. Dinimizin tavsiye ettiği tesettür, hem hayata hem de fazilete uygundur. Giyiniş şeklini ifrata vardıranlar kıyafetlerinde aynen Avrupa kadınını taklit edenler düşünmelidir ki, her milletin kendine has gelenekleri, kendine has adetleri, kendine göre ulusal özellikleri vardır. Hiçbir ulus aynen diğer bir ulusun taklitçisi olmamalıdır. Çünkü böyle bir ulus ne takdir ettiği ulusun aynı olabilir; ne kendi ulusu içerisinde kalabilir. Bunun sonucu şüphesiz hüsrandır. Bizim tesettür meselesinde dikkate alacağımız şey bir yandan milletin ruhunu diğer yandan hayatın gereklerini düşünmektir. Tesettürdeki ifrat ve tefritten kurtulmakla bu iki ihtiyacı da sağlamış olacağız. Giyiniş tarzında toplumun ruhi ihtiyacını tatmin için İslam ve Türk hayatını başlangıçtan bu güne kadar iyi bir şekilde araştırıp ve etraflıca aydınlatmak gerekir. Bunu yaparsak görürüz ki şimdiki giyiniş şeklimiz ve kıyafetimiz onlardan başkadır. Ama onlardan daha iyidir diyemeyiz.”[22]

Atatürk kadınların kıyafetleri ile uğraşılmasından ziyade onların zihinleriyle uğraşılması gerekliliğine vurgu yapmış ve kadınların da erkekler gibi eğitim almaları gerekliliği üzerinde durmuştur. Nitekim konuyla alakalı olarak;

“Şunu ilave edeyim ki, kadınlık meselesinde şekil ve kıyafet-i zahiriye (görünen kıyafet, dış giysi) ikinci derecededir. Asıl mücadele sahası kadınlarımız için şekilde ve kıyafette başarıya ulaşmaktan ziyade asıl başarıya ulaşılması gerekli olan saha, aydınlıkla, irfanla gerçek faziletle süslenmek ve donanmaktır. Ben muhterem hanımlarımızın Avrupa kadınlarının aşağısında kalmayacak, aksine pek çok yönlerde onların üzerine çıkacak aydınlık ve irfanla donanacaklarına kesinlikle şüphe etmeyen ve buna kesin şekilde emin olanlardanım.”[23]

Atatürk o dönemde kadınların çarşaf giymelerine karşın çarşaf ile ilgili bir yasaklama getirmemiştir.

“Şimdilik çarşaf için kanuna lüzum yoktur, ileride kadınlarımızın refah seviyeleri arttıkça onlar zaten kendileri kendi zevklerine göre moda yaratır, giyinirler…”[24]

SONUÇ

Atatürk Allah’a ve İslam dinine samimiyetle bağlıdır. O, din adına insanların sömürülmesine, dinin siyasete karıştırılmasına ve dinin çeşitli sebeplerle ve değişik şekillerde istismarına karşıdır. Zaten Atatürk’ün karşı olduğu bu zümrelere dinde karşıdır. Onun gerçek din adamlarına saygı gösterdiği ve önem verdiği bilinmektedir. Atatürk peygamberimize ve Kur’an’a büyük önem vermiş; İslam dünyasının geri kalışını ise dine bağlamamış, geri kalışın sebebinin zihniyet meselesi olduğunu belirtmiştir. Atatürk bazı çevrelerin iddia ettiği gibi dinini zayıflatma, dini hayattan tecrit etme vb. herhangi bir gayret içerisinde olmamıştır.


[1] Servet Zeyrek: Gülizar–Hasan Yılmaz Güzel Sanatlar ve Spor Lisesi, Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Öğretmeni. İlkadım / Samsun. servetzeyrek@gmail.comBu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

[2] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, III, Ankara, 1981, s. 78.

[3] Kılıç Ali, Atatürk’ün Hususiyetleri, Ankara, 1930, s. 57.

[4] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, III, s. 70.

[5] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II, s. 214-215.

[6] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II, s. 127.

[7] Muzaffer Emdil, İlginç Olaylar ve Anekdotlarla Atatürk, Ankara, 1988, s. 153.

[8] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II, s. 194.

[9] Bkz. İsmail Yakıt, Atatürk ve Din, Süleyman Demirel Üniversitesi Yay., Isparta, 1999.

[10] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II, s. 86.

[11] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II, s. 86.

[12] Yakınlarından Hatıralar, Atatürk Kütüphanesi: 8, İstanbul, 1955, s. 10.

[13] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II, s. 194.

[14] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II, s. 194.

[15] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II, s. 127.

[16] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II, s. 86.

[17] Erendil, a.g.e., s. 91-92.

[18] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II, s. 86.

[19] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II, s. 151.

[20] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II, s. 87.

[21] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II, s. 86.

[22] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II, s. 150.

[23] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II, s. 152-153.

[24] Hikmet Bil, Atatürk’ün Sofrasında, Ekincigil Tarih Yayınları, I, Tarihsiz, s. 33.

http://www.egitisim.gen.tr/site/arsiv/6 ... ayisi.html

_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Samimi Müslüman Atatürk
İletiTarih: 20 Oca 2013, 22:27 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
''Din insanların gıdasıdır. Dinsiz adam boş bir eve benzer. İnsana hüzün verir. Mutlaka bir şeye inanacağız. Bu dinlerin en sonuncusu elbette en mükemmelidir. İslam dini hepsinden üstündür. Onun hak peygamber olduğundan şüphe edenler, şu haritaya baksınlar ve Bedir destanını okusunlar. Hz. Muhammed'in bir avuç imanlı müslümanla mahşer gibi kalabalık ve alabildiğine zengin Kureyş ordusuna karşı Bedir meydan muharebesinde kazandığı zafer, fani insanların karı değildir. Onun peygamberliğinin en kuvvetli delili işte bu savaştır. Milletimiz, din ve dil gibi kuvvetli iki fazilete maliktir. Bu faziletleri hiçbir kuvvet, milletimizin kalp ve vicdanından çekip alamamıştır ve alamaz da. Nasıl ki her konuda yüksek meslek ve uzmanlık sahipleri yetiştirmek gerekliyse, dinimizin felsefi hakikatlerini inceleyecek, anlayacak, öğrencek ilim ve fennine sahip olacak, seçkin ve hakiki yüce bilginleri yetiştirecek kurumlara sahip olmalıyız.''

(Türkmen Faik, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, s. 196)

(Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu - Atatürk'ün Kur'an Kültürü)

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=108307

_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Samimi Müslüman Atatürk
İletiTarih: 20 Oca 2013, 22:31 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
''Cenab-ı Hak daima bizimledir.''

(Atatürk’ün S.D.V. Cilt:1, s.60)

***

''Hz. Muhammed Allah’ın birinci ve en büyük kuludur. O'nun izinde bugün milyonlarca (şimdi milyarlarca) insan yürüyor. Benim, senin, adın silinir, fakat sonsuza kadar O, (Muhammed ''s.a.v.'' Efendimiz) ölümsüzdür.''

(Atatürkçülük. Cilt:1, s.455)

***

''Yeryüzünün en büyük insanı Hz. Muhammed'dir. İslam dini, ilmin ve fennin ışığında tetkik edildiği zaman en büyük dindir.''

(Avni Altıner. Her Yönüyle Atatürk, s.85)

http://www.forumasilturk.com/basbug-mus ... alari.html

_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Samimi Müslüman Atatürk
İletiTarih: 20 Oca 2013, 22:32 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
Atatürk'ün Peygamber Efendimize Duyduğu Hayranlık

Atatürk'ün Kuran-ı Kerim'e duyduğu derin sevgi ve saygısı, İslam dininin en saf şekliyle yaşanmasına olan inancı onun dindar yönünü her dönemde ortaya çıkarmıştır. Her zaman gerçek din ile batıl inançlarla dolu gericiliği net biçimde ayıran Atatürk, birçok konuşmasında, samimi ve içten bir şekilde Allah'tan, İslam'dan, Kuran'dan saygı ve bağlılıkla bahsetmiştir. Hz. Peygamberimizi övmüş ve Türk Milleti'ne, gerçek dine sarılmayı ve daha dindar olmayı tavsiye etmiş. Allah'a yönelmede Hz. Muhammed'i rehber göstermiştir:

"Bütün dünyanın Müslümanları Allah'ın son peygamberi Hz. Muhammed'in gösterdiği yolu takip etmeli ve verdiği talimatları tam olarak tatbik etmeli. Tüm Müslümanlar Hz. Muhammed'i örnek almalı ve kendisi gibi hareket etmeli; İslamiyet'in hükümlerini olduğu gibi yerine getirmeli. Zira ancak bu şekilde insanlar kurtulabilir ve kalkınabilirler." (Atatürk, Nedim Senbai, A.Ü. Dil, Tarih, Coğrafya Yay., 1979, s. 102 - M. Zeki BOZKURTOĞLU, Atatürk'ün İslâm Görüşü ve Hayatı. s. 58-59)

Hz. Muhammed'i överek O'nu kendisine örnek alan Atatürk, Hz. Muhammed'in peygamberliğine kesin olarak iman etmişti. Hz. Muhammed'e duyduğu hayranlığı ve O'nun peygamberliğini heyecanla anlattığı bir sırada yanında bulunan M. Şemseddin Günaltay, Ata'nın o anki halini şöyle anlatmıştır:

"Atatürk'ün denizlerden renk alıp renk veren gözleri, masanın üzerinde serili haritaya dikildi ve beni kolumdan tutarak masanın başına çekip parmağını bir noktaya dikti. Bu, kendi elleriyle çizdikleri bir askeri harita idi ve Hz. Muhammed'in büyük Bedir Cengi'ni adım adım gösteriyordu. Hz. Muhammed'e ve O'nun peygamberliğine kadar, büyük askeri dehasına hayran olan eşsiz Sakarya Galibi, Bedir Galibi'ni göklere çıkarırken, "O'nun Hak Peygamber olduğundan şüphe edenler, şu haritaya baksınlar ve Bedir destanını okusunlar" diye heyecanlandı.

Ata'nın son sözü şu olmuştu:

- Hz. Muhammed'in bir avuç imanlı Müslümanla mahşer gibi kalabalık ve alabildiğine zengin Kureyş ordusuna karşı Bedir meydan muharebesinde kazandığı zafer, fani insanların karı değildir, O'nun Peygamberliğinin en kuvvetli delili işte bu savaştır. (Atatürk ve Din Eğitimi, Ahmet Gürbaş, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, s.28)

Atatürk"ün Hz. Muhammed'e duyulacak sevgiyi tarif ettiği sözleri ise şöyledir:

"Büyük bir inkılap yaratan Hazreti Muhammed'e karşı beslenilen sevgi, ancak onun ortaya koyduğu fikirleri, esasları korumakla tecelli edebilir." (Şemsettin Günaltay, Ülkü Dergisi, sayı 100, s. 4)

Atatürk, dinimizin tam anlamıyla ve aslına uygun olarak yaşanmasını ve milletimize doğru, modern, hurafelerden arındırılmış bir din anlayışını benimsetmeyi hedeflemiştir. Hiçbir aşırılığa kaçmadan, Kuran'ın modern bir dünyayı tarif ettiğini çok net biçimde özümsemiştir.

Açıkça anlaşılmaktadır ki, gerçek manada dindarlık, heyecanlı fanatiklerin, tutucu, kapalı görüşlü kimselerinkinde değil; Atatürk'ün tarif ettiği ılımlı, insancıl, modern yapıda kendini göstermektedir.

Büyük Atatürk'ün, İslam dinini, Kuran-ı Kerim'i, Hz. Peygamberi ve dini müesseseleri öven tüm bu sözleri, O'nun dinimize olan içten bağlılığını gösteren somut ve tartışılmaz belgelerdir.

http://www.atamizindeyiz.com/01/ata12.htm

_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Samimi Müslüman Atatürk
İletiTarih: 20 Oca 2013, 22:37 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
Bizzat Mustafa Kemalin talimatıyla hazırlanan ve Maarif Vekaleti Talim ve Terbiye Dairesi’nin 88 numaralı kararyla basılan “Cumhuriyet Çocuğunun Din Dersleri” kitabında bugünkü kitaplardan farklı olarak sadece islam dini anlatılıyor. Muallim Abdulbaki(Gölpınarlı)’ye yazdırılan kitap, camiden, müezzine, imandan, peygamberlere kadar pek çok konuya yer veriyor. İlkokul 3. 4.ve 5. sınıflarda okutulmak üzere hazırlanan kitaplarda İslam dini dışındaki dinlere ise yer verilmiyor. Kitapta Peygamberimizin hayatı, hicreti detaylı olarak anlatılıyor.

http://www.belgehaber.com/haber.php?haber_id=4094

Resim

Resim

_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Samimi Müslüman Atatürk
İletiTarih: 20 Oca 2013, 22:37 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
Cumhuriyet Çocuğunun Din Dersleri

Cumhuriyetin ilk yıllarında okullarda okutulan din dersi kitapları bir eserde toplanarak okuyucuya sunuldu. Kaynak Yayınları tarafından yayınlanan bu derleme, 1927 – 1931 yılları arasında ilkokulların ve köy mekteplerinin 3., 4. ve 5. sınıflarında okutulan ve Muallim Abdulbaki Gölpınarlı tarafından yazılmış olan ‘din dersi’ kitaplarını içeriyor.

Bu kitapların adı - yazımızın da başlığı olan- ‘Cumhuriyet Çocuğunun Din Dersleri’. (Din dersine katılmanın velinin onayına bırakıldığı bu dört yıllık süreç sonunda… 1931 yılında ortaokullardan, 1935 yılında da ilkokullardan kaldırılan din eğitimi, tamamen aileye bırakılıyor.)

O dönem okullarda okutulan bu din dersi kitaplarında açıkça görülüyor ki, bugünün aksine dinin şekilciliğinden uzak, iyi ve güzel ahlak öğretisi üzerinde duruluyor. Ailesine, vatanına hayırlı, iyi bir insan olmanın yollarının anlatıldığı kitaplarda ayrıca çocuklara Cumhuriyetin erdemleri de öğretiliyor.

Bugünün Türkiye’sinde yapılmaya çalışılan papağan gibi sure ezberleme, belli kalıpları yerine getirme zorunluluğunun aşılanması yerine; o dönem verilen eğitimde, Müslümanlığın bir insana ahlaklı, hoşgörülü, saygılı, çalışkan, temiz ve paylaşımcı olmayı öğütlediğinin öğretilmeye çalışıldığını görüyoruz.

Bugün sadece ‘Allah korkusu’ verilmeye çalışılan gönüllere, asıl olan ‘Allah sevgisi’nin akıtıldığı da çok açık. Öne çıkan bazı örnekleri size sunmak istiyorum: “Dinimiz, bize daima temizliği ve medeniyete uymayı emrettiği için camilere tam medeni ve temiz bir insan gibi girmeli ve namazımızı kılıp çıkmalıyız.

“Peygamberimize bir gün ‘Din nedir? diye üç kere sormuşlar da, Peygamber, üç soruya da ‘Ahlak güzelliğidir’ demiştir. Şu halde ahlakı fena olan adamlar, Müslüman’ım deseler de, imanları kuvvetli değildir.” “Peygamberimiz öksüz olarak büyüdü.

Fakat çok çalışkandı. Hiçbir şeyden yılmazdı. Ticarete atıldı, doğruluğu ile kendini milletine sevdirdi. Kendi ekmeğini kendi çıkardı. Kimseye boyun eğmedi.” “Yetimler, öksüzler de hiç mahzun olmamalı. Ne yapalım, herkes analı babalı büyümez ya; onlar da Peygamberimiz gibi hiç yılmadan çalışırlarsa muhakkak kazacaklardır.

Gördüğünüz ya yavrularım, Peygamber’e dedesi, amcası da küçükken yardım ettiler. İşte biz de bu mübarek kimseler gibi kimsesiz yavrularımıza yardım etmeliyiz.” “Hazreti Muhammet, arkadaşı Ebu Bekir’le beraber Mekke’den çıktı, bir mağarada gizlendi.

Yatağına amcasının oğlu Ali’yi yatırmıştı. Çocuklar, Hazreti Ali’deki fedakarlığa bakınız ki, öyle tehlikeli bir zamanda inandığı fikir uğruna ölümü göze alıyor.” “(Medine) Müslümanlığın bir merkezi olmuş, Peygamber, kendine bir vatan bulmuştu. Bu şekilde, bugünden sonra Müslümanlık, etrafa yayılmaya başladı.

İşte görüyorsunuz ya çocuklar, vatansız din olmuyor. Biz de İstiklal Harbi’nde çalışmasaydık, vatanımızı kurtarmasaydık, bugün ne hükümetimiz kalırdı, ne milletimiz.” “Peygamberimiz, her işi fikrine inandığı arkadaşları ile görüşerek, onların düşüncelerini, isteklerini anlayarak yapıyor, yenilikleri hemen kabul ediyor, bu sayede de düşmana galip geliyordu.

“Hazreti Muhammet, vaktiyle kendini öldürmeye niyet eden, kanına susayan düşmanlarının hepsini affetti. Ne büyüklük değil mi?” “Şu muhakkak ki, Allah’a yaklaşmak için hocalara, imamlara hiç gerek yok; onlar, yalnız din alimleridir; bilmeyenlere din öğretirler…

Allah’la kul arasına girmeye çalışan adamlar, Allah’ı bilemeyen, Müslümanlığa aklı ermeyen yalancı ve dolandırıcı cahillerdir.” “Birisine bir hayır yaparken, ‘Herkes beni görsün, bu ne iyi adam desin’ diye yaparsam, yahut ‘Yaptığım hayra karşılık bana bir mükafat versinler’ dersem, adeta yaptığım hayrı satıyorum demektir.

Bu hayır değil, menfaate hizmettir. (…) Allah’a karşı olan vazifelerimiz, ibadetimiz de böyle olmalıdır, Allah’tan korktuğumuzdan veyahut ondan bir menfaat istediğimizden dolayı ibadet etmemeliyiz. Onu severek ibadet etmeliyiz.” “Allah’a en büyük ibadet, onu sevmek, hayırlı bir insan olmak, milletimize, vatanımıza, hükümetimize, sonra da bütün insanlara faydamızın dokunmasıdır.

Yoksa namaz kılmak, oruç tutmakla hiç kimseye bir hayır etmiş olmayız.” “İslam dininde çalışmak asıldır. İnsan, ancak çalışmakla insan olur. Tembellik, miskinlik, İslam dinince yasaklanmıştır.” “İnsan, eliyle insanların malına zarar verir, hırsızlık ederse, yahut diliyle gönül kırar, yalan söyler yahut birine iftira ederse Müslüman olamaz.

Bir Müslüman çocuğu da okuldaki eşyaya zarar vermez; mesela, sıraları, duvarları kirletmez, arkadaşlarının eşyasına, kitaplarına dokunmaz, kimseye fena söz söylemez. Büyüyünce de kendisine emanet edilen şeye zarar vermeyeceği gibi, vazifesine de dikkat eder, vazife arkadaşlarına hürmet eder, nazik olur.

“Şunun bunun imanına, inancına, giyinmesine, kuşanmasına karışan, kötü sözler söyleyen adamlar, kendilerine Müslüman adını veren yalancılardır. Böyle adamların sözlerine bakılmaz. Çünkü yalancıdan adama hayır gelmez.” “Herkesin imanı kendisine aittir.

Herkes, düşüncesinde hürdür. Hakiki Müslümanlık da bundan ibarettir.” “Cumhuriyet’ten evvelki zamanlarda olduğu gibi, bir köşeye çekilip gece gündüz ibadet etmek, kimseye faydası dokunmamak, Müslümanlık değildir.” “Peygamberimiz, dul kadınlara, yetim çocuklara yardımlarda bulunur, evinde de kendi işini kendi görür, karısına yardım ederdi.”

“Mesela bir doktor mikrobu, birisi aşıyı keşfetmiş, bütün insanlığı öldürücü bir hastalıktan kurtarmış, öbür tarafta birisi de karnını doyurmaktan aciz, cami köşesinde boyuna namaz kılıyor! Acaba Allah bunların hangisini sever. Allah’ın kulları bir adamdan razı olursa, Allah da razı olur.”

“Elbette vazifesini iyi yapan memuru severler ve daha yüksek bir yere alırlar; ticaretini, sanatını, hilesiz yapan tüccar ve sanat sahiplerini herkes tanır; bir şey lazım oldu mu herkes onlara koşar; paraları çoğalır, işleri artar, küçücük dükkanları, koca koca ucu bucağı bulunmaz mağaza olur.

Çağdaş bir şekilde ekin eken çiftçi, çok mahsul alır, işini büyütür, çiftlikleri çoğalır, parası artar. İşte ‘Şükrederseniz, nimetleriniz çoğalır’ sözünü anlamı budur. (…) Yoksa elindeki nimetin kadrini bilmeyip, vazifesini yapmayan, kendisini sevdirmeyen bir adam, istediği kadar eline tespihi alıp bir köşeye oturarak ‘Çok şükür! Çok şükür!’ desin.

Bin kere dese faydasızdır. Bu ne şükürdür, ne de bu şükürler nimet çoğalır.” “Bağnazlık, İslam dininde hiç yoktur. Peygamber, bağnazlığı hiç sevmezdi. Kendisine inananlara ‘Elbisenizi yıkayın, saçlarınızın, bıyıklarınızın fazlasını kestirin, dişlerinizi fırçalayın, temiz olun!’ derdi.”

“Memurlar, her taraftan toplanan zekatı Medine’ye getirip Peygamber’e verirlerdi. O da bu biriken parayı orduya sarf eder, dul kadınlara, yetim çocuklara, zekat memurlarına, parası bitip yolda kalmış yolculara dağıtır, kendisi ve akrabası için içinden beş kuruş para almazdı.”

“İslam dininde Allah ile kul arasında vasıta yoktur. Her Müslüman Allah’a bizzat ibadet eder. İslam’da din reisleri yoktur, çünkü dine göre bütün Müslümanlar eşittir. Allah indinde hiçbir Müslüman’ın faziletten başka bir sebeple diğerlerinden fazla bir mevkii yoktur.”

“İslam dini de dünya işlerinin anlayan adamlara verilmesini emretmiştir. Peygamber, ‘Bir iş, ehli olmayan adama verilirse, o işin kıyameti kopar’ demiştir.” “Müslümanlık, bütün insanlara ait bir din olduğundan, bu dine mahsus tek bir dil olamaz. Her millet, Allah’a kendi dili ile hitap eder, istediklerini kendi diliyle ister, kendi diliyle şükreder.

Bir Türk’ün, anlamını bilmediği, anlamadığı Arapça ile Allah’a hitap etmesi, adeta papağanın konuşmasına benzer. Böyle bir hitap, böyle bir dua, elbette ruhtan doğmaz.” Zorunlu ya da seçmeli… İlla ki din dersi okutulması isteniyorsa… Birey olarak dini yaşamanın, inancın insan ile Tanrı arasında kalmasını sağlamanın anahtarı böylesi eğitimden geçmektedir.

Mürit yetiştirmek, kula kulluk edilmesinin önünü açmak isteyen din bezirganlarının oyunu ancak bu şekilde bozulur.

http://www.politikadergisi.com/okur-mak ... n-dersleri

_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Samimi Müslüman Atatürk
İletiTarih: 20 Oca 2013, 22:38 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
1923-1938 YILLARI ARASINDA DİN DERSLERİNDE OKUTULAN KİTAPLARDA HZ. MUHAMMED TASAVVURU - Dr. Hakan ÖZTÜRK, Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

İLAHİYAT FAKÜLTESİ DERGİSİ 17:1 (2012), SS. 85-102

Bu makale Cumhuriyet Dönemi İslâm Tarihi Çalışmalarında Hz. Muhammed Tasavvuru (1923-1938) isimli doktora tezinden üretilmiştir.

Öz
Cumhuriyet Dönemi (1923–1938) yılları Türk ve İslâm Tarihi açısından önemli bir yere sahiptir. Bu dönem toplumun her alanında atılım yapma ve dünyadaki yeniliklere uyma çabası içinde geçmiştir. Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk her alanda olduğu gibi İslâm Dini’nin halka doğru bir şekilde öğretilmesi ve dinin peygamberi Hz. Muhammed’in de batıl hikâyelerden arındırılarak, örnek yanlarının halka gösterilmesi üzerinde durmuştur. Kendisi de bu konu ile ilgili pek çok kitap okumuştur. Kısa bir dönem olmasına rağmen çok fazla çalışma yapılmıştır. Bu makalede, 1923-1938 yılları arasında formal eğitimde öğretilen Hz. Muhammed Tasavvuru incelendi ve din dersi kitaplarında ortaya konan Hz. Muhammed imajı tetkik edildi.

Giriş
Cumhuriyet’in ilk yıllarında (1923-1938) Türkiye’de örgün eğitim programlarının içinde Din Dersleri de yerini almıştır. Pek çok kitap din dersi olarak okutulmuştur. Bu kitapların incelenmesi, Hz. Muhammed’in hayatının nasıl öğretildiğinin ortaya çıkmasını ve eğitim-öğretim programlarında açıklanan amaçlara uygunluğunun ortaya çıkmasını sağlayacaktır. Kitaplar incelenirken öncelikle muhteva analizi yapılmış, Hz. Muhammed’in hayatı, ahlakı, yaşayışı ile ilgili dikkat çekilen noktalar tespit edilmiş, bunların programlarda açıklanan amaçlara uygunluğu incelenmiştir. Öncelikle müfredat programlarında din derslerinin nasıl yer aldığı, Hz. Muhammed’in hayatının nasıl öğretilmek istendiğinin belirlenmesi amacıyla programlardaki gelişmelere bir göz atmak gerekirse; Cumhuriyet Döneminin ilk programı İkinci Heyet-i İlmiye tarafından 1924 tarihinde hazırlanmıştır. İlkokullar altı yıldan beş yıla indirilmiştir. Yeni programda din dersleri, İlkokul birinci sınıflar hariç diğer sınıflar için ikişer saat olarak yerini almıştır.1 Bu programın amacı yeni kurulan devletin temel felsefesi doğrultusunda vatandaşlar yetiştirmektir. Dünya ve ahiret korkusuna dayalı olan ahlak anlayışı, bu program ile özgürlük ve barışı temel alan hakikati hâkim kılmaya çalışan bir şekle dönüşmüştür.2 İlkokul programı (1924) yerini 1926’da yapılan yeni müfredat programına bırakmıştır. Toplu öğretim esası ve çocuğun gelişme devreleri dikkate alınarak hazırlanan bu programda, ilkokulun amacı; “Gençleri muhitine faal bir halde intibak ettirmek suretiyle iyi birer vatandaş yetiştirmektir.” şeklinde belirtilmiştir. Yeni program ile birlikte Din Derslerinin üçüncü sınıfa kadar Hayat Bilgisi dersinin çatısı altında işlenmesine ve ayrı bir ders olarak üçüncü sınıflarda okutulmasına karar verilmiştir.3 Cumhuriyet’in ilk yıllarında, temel görüş olarak milliyetçiliğin ön plana çıktığı görülmektedir. Atatürk dönemi eğitim politikasında, dönemin yapısına uygun insan yetiştirmek, yani Cumhuriyeti benimseyip yaşatacak bir nesil oluşturmak temel hedeftir. 19 Aralık 1923 tarihli bir genelgede “… Mektepler Cumhuriyet esaslarına sadık kalmayı telkine mecburdur.” ve 8 Eylül 1924 tarihli bir genelgede de “Çocuklarımız kalplerinde ve ruhlarında, Cumhuriyet için, fedakâr olmak mefkûresini taşımalıdırlar.” ifadesi yer almaktadır.4 Eğitim sisteminin amacı şu şekilde tanımlanabilir: Talebenin düzgün bir okul çevresinde yetişmesi için ortam sağlanması, öğrencinin doğru özlü, doğru sözlü, birbirleriyle münasebetlerinde, oyunlarda dürüst hareket eden, her işini vaktinde yapan, zamanının kıymetini bilen, ferdi menfaatini umumi menfaatine feda edebilen, milli iktisat bilincinde olan ve defter, kâğıt kalem gibi şeyleri kullanırken tasarruf edebilen, vatanını ve bayrağını seven kişiler olarak yetiştirilmesi hedeflenmektedir.5
Cumhuriyet Döneminde eğitim programlarının amacına baktığımız zaman din derslerinin hedefi belirtilirken birinci maddede şu ifadeler yer almaktadır; “Din derslerinde fırsat düştükçe, dini mahiyette gösterilmek istenilen batıl fikirler, yanlış kanaatler cerh edilecektir.” İkinci maddede de şu ifadeler yer almaktadır; “Çocuklara İslâm dini ve İslâm büyükleri sevdirilecek, iyi ve güzel hareketlerin İslâm dinindeki yüksek kıymeti anlatılacaktır. Fakat hiçbir vecihle taassup fikri verilmeyecektir. Çocukların mektep haricinde din hakkında aldıkları yanlış fikirler ve telkinler münasip surette tashih edilecektir.6 Programın devamında III. sınıflar için yapılan müfredatta Hz. Muhammed’in hayatının nasıl öğretileceği açık bir şekilde yazılmıştır. “İslâm dinini insanlara öğreten zât: Hz. Muhammed’dir. Hz. Muhammed’in hayatı ve ahlakı hakkında (muhtasar bir surette) yalnız tarihi hakikatler söylenecek, çocukları alakadar etmeyen tafsilattan sarfı nazar edilecektir. Mucizelerden ve harikulade menkıbelerden bahis olunmayacaktır.”7 Köy Mektepleri Müfredat Programına baktığımız zaman da aynı amaçları görmekteyiz.8 Bu dönemde ilkokul ve köy mekteplerinde 1927–28 yıllarında Osmanlıca harflerle, 1929–1931 yıllarında ise yeni Türk harfleri ile basılmış Din Dersleri kitapları kitaplar okutulmuştur.9 İlk mekteplerin programlarındaki amaçlar incelendiğinde, din dersleri vasıtasıyla yetişen nesle rasyonel ve hurafelerden uzak bir Hz. Muhammed algısı verilmeye çalışılır. Hz. Muhammed’in ahlaki özellikleri ön plana çıkarılarak dersin ahlak merkezli olmasının hedeflendiği görülür.

Konuyla ilgili ilk kitap Abdulbaki Gölpınarlı’nın Cumhuriyet Çocuğunun Din Dersleri isimli kitabıdır.

1. Cumhuriyet Çocuğunun Din Dersleri Üçüncü, Dördüncü ve Beşinci Sınıflar

Muallim Abdulbaki’nin Cumhuriyet Çocuğunun Din Dersleri (İlkmektepler ile köymekteplerinin üçüncü sınıflarına mahsus)10 isimli eseri: Cami, Müezzin, İmam, Cemaat, Bayramlarımız, Bayramlarda ne yapılır? Îman, Türklerin dîni, Hz. Muhammed’in hayatı, peygamberliği, hicreti, Müslümanlığın yayılması, Hz. Muhammed’in son haccı ve ölümü, Peygamberin ahlakı, Allah’a iman ve Allah sevgisi gibi konulardan oluşmaktadır.
Muallim Abdulbaki, kitabında, Hz. Muhammed’in toplum içinde sevilen birisi olduğunu, hiç yalan söylemediğini, doğru düşündüğünü ve doğruluğu ile kendisini millete sevdirdiğini ifade eder. Bunun sonucunda da zengin ve iyi huylu bir kadın olan Hatice ile evlendiğini, ticarete atıldığını, kendi ekmeğini kendisinin kazandığını ve kimseye boyun eğmediğini belirtir. Hz. Muhammed’in öksüz büyümesine rağmen hiçbir şeyden yılmadığına, hayatını devam ettirdiğine, doğruluğu ve dürüstlüğü ile başarıya ulaştığına vurgu yapar. Böylelikle eserde, dürüst, doğru, çalışkan ve kararlı olunursa başarıya ulaşılabileceği fikri öğrenciye aktarılmaya çalışılır. Yetimler ve öksüzlerin mahzun olmaması gerektiğini belirten Muallim Abdulbaki, herkesin analı babalı büyüyemeyeceğini, onların da Hz. Muhammed gibi hiç yılmadan çalışırlarsa başarıya ulaşabileceklerini ifade eder. Muallim Abdulbaki, Hz. Muhammed’e dedesi ve amcasının yardım ettiğini söyleyerek, “İşte biz de bu mübarek kimseler gibi kimsesiz yavrularımıza yardım etmeliyiz. Bunun için Çocukları Koruma Cemiyeti’ne üye olup, bağışta bulunursak, bu yardımı en iyi şekilde yapmış oluruz.” demektedir. 11 Muallim Abdulbaki’nin bu eserinde; Hz. Muhammed’in hayatının inişli çıkışlı olmasına rağmen yılmadan hayatını sürdürdüğü ve başarıya ulaştığı fikri öğrencilere aşılanmaya, gayretli ve kararlı olunursa kendilerinin de başarıya ulaşılabileceği düşüncesi kazandırılmaya çalışılır. Aynı şekilde yetimlere ve öksüzlere iyilik yapmak, doğru olmak, yalan söylememek gibi ahlaki davranışların önemine ve bunların sahip olunması gereken özellikler olduğuna da vurgu yapılır.
Kitapta, Hicret olayında Hz. Ali’nin çok tehlikeli bir zamanda Hz. Muhammed’in yatağına yattığı ifade edilir. Hz. Ali’nin fedakârlığına dikkat çekilerek onun inandığı fikir uğruna ölümü göze aldığı belirtilir. Bu örnekle, fedakârlık duygusuna ve insanın doğru olduğuna inandığı fikirleri savunması gerektiğine vurgu yapılır.

Muallim Abdulbaki, Hicret olayında Müslümanların Medine’yi kendisine memleket yaptığını ve bundan sonra yayılmaya başladığını ifade ederek; “İşte görüyorsunuz ya çocuklar, vatansız din olmuyor. Biz de İstiklal Harbi’nde çalışmasaydık, vatanımızı kurtarmasaydık, bugün ne hükümetimiz kalırdı ne de milletimiz” sözlerini söyler.12 Burada da Hicret olayından yola çıkılarak öğrencilere vatan sevgisi aşılanmaya çalışılır. Hendek Savaşı’nı anlatırken Hz. Muhammed’in yanındakilerle konuşup, onların da görüşünü aldıktan sonra şehrin etrafına hendek kazdırdığını ve başarıya ulaştığını ifade eden Mullim Abdulbaki, Hz. Muhammed’in her işte arkadaşlarına danıştığını, onların fikir ve düşüncelerine önem verdiğini belirtir. Burada da bir iş yaparken etraftakilere danışmanın faydalı olacağı fikri öğrenciye aktarılmaktadır.13 Muallim Abdulbaki, Veda Haccı bölümünde de tırnak içinde Hz. Muhammed’in sözlerinden, “Hepiniz kardeşsiniz…, Kadınlarınıza hürmet edin…, Hizmetçilerinize iyi davranın…, Fukaraya yardım edin…” gibi faziletli davranışların yapılmasını isteyen sözlerine yer verir. Hz. Muhammed’in ahlakının güzelliğinden, onun kimseye kötü muamele etmediğinden, fakirlere, dullara, yetimlere daima yardım ettiğinden ve çok merhametli olduğundan bahsetmektedir. Allah’a iman ve Allah sevgisi konularıyla da kitabını tamamlar. Muallim Abdulbaki’nin eserini, öğretici (pragmatik) tarzda yazdığı, verdiği örneklerden içinde bulunduğu zaman için güzel öğütler çıkardığı görülür. Kitapta, detaylara inilmeden genel hatları ile Hz. Muhammed, çocuklara tanıtılmaya çalışılmıştır. Eserde, özellikle çocukların toplum içinde karşılaşabileceği, cami, imam-hatip, vaaz, hutbe ve hicret gibi terimler üzerinde durulur. Hz. Muhammed’in güzel ahlakının örnek alınması gerektiğine vurgu yapılır. Muallim Abdulbaki, hedef kitleyi göz önünde bulundurarak eserini sade ve özet bir şekilde kaleme almıştır. Çocuklara, Hz. Muhammed’in güzel ahlakını tanıtmaya çalışmıştır. Özellikle onun ahlaki özelliklerinin çocuklarda da görülmesinin vatan ve millet için önemine vurgu yapmıştır. Cumhuriyet Çocuğunun Din Dersleri (İlk Mekteplerle Köy Mekteplerinin dördüncü sınıflarına mahsus)14 Muallim Abdulbaki’nin adı geçen eseri; Kimsenin İnancına Karışmamak, Hayırlı İnsan Olmak, İslâm Dini ve Ahlak, Çalışmak, Tevekkül, Şükür, İnsanlarla İyi Geçinmek, İslâm Bağnazlığı Yasaklar, Din Sahtekârlığı, İki Yüzlülük, Hz. Muhammed “Aleyhisselam”, Ehlibeyt, Ashap, Hz. Hatice gibi konu başlıklarından oluşmaktadır.

Muallim Abdulbaki, “Hz. Muhammed Aleyhisselam” adlı başlık altında; “Eski bağnaz din sahtekârları, büyük peygamberimizi, saf halka pek başka türlü anlatmışlar, onu adeta kendilerine benzetmişlerdi. Peygamber denince; halkın gözünün önüne başında kocaman bir sarık, sırtında geniş bir cüppe, bir kucak sakalı göğsünü doldurmuş, elinde tesbih, dudakları daima kımıldayan, başı yukarıda mağrur bir adam gelirdi.” şeklinde ifadeleri ile halk arasında yanlış anlaşılan bir peygamber algısına vurgu yapar. Daha sonra Hz. Muhammed’in temiz, çoğu zaman beyaz elbise giyen, başına hafif bir sarık saran, saçları siyah, uzun bazen arkaya doğru bazen ortadan ayrılmış şekilde tarayan, güzel koku sürünen, dişlerini fırçalayan biri olduğunu anlatır. O zamanın diş fırçası olarak “misvak” kullanıldığını, bugünkü gibi sağlıklı dişleri daha iyi temizleyen fırçalar olsa, Hz. Muhammed’in bu fırçaları kullanacağını belirtir. Hz. Muhammed’in bıyıklarını dudaklarının üstünden kestiğini, siyah ve güzel sakalının ancak elle tutulacak kadar olduğunu anlatır. Yine aynı şekilde Hz. Muhammed’i hiç durmadan namaz kılan, oruç tutan ve dua eden bir kimse olarak tanıyanların yanıldığını, onun günlük işlerle de ilgilendiğini, savaşa giderken herkesin önünde oruç yediğini, yolcu iken namazları daha çabuk kıldığını, 4 rekatları 2’ye indirdiğini ifade eder.
Muallim Abdulbaki, Hz. Muhammed’in kuru ibadetlerden, dualardan medet beklemediğini, asker topladığını, düşmanlarla savaştığını, savaşlarda kadın ve çocuklara dokunmadığını, barış zamanlarında verdiği sözde durduğunu, kendisine bir şey soranlara nazikçe cevap verdiğini ve dinine inanmayıp ona vergi vermeyi kabul edenleri fikir ve inançlarında serbest bıraktığını belirtir. 15 Cumhuriyet Çocuğunun Din Dersleri (İlkmekteplerle Köy mekteplerinin beşinci sınıflarına mahsus)16 Muallim Abdulbaki’nin bu kitabı; İslâm Dininde Akıl Her Şeyden Üstündür, Müslümanlıkta Saçma Şeylere İnanç Yoktur, Cumhuriyet Devrinde Müslümanlık, Din İşleri Dünya İşlerinden Ayrıdır, Müslümanlıkta Allah İle Kul Arasına Kimse Giremez, Dünyadaki Müslümanlar, Müslüman Milletlerin İçinde En Kuvvetli Millet Türklerdir, Her Millet Allah’a Kendi Dili İle Hitap Eder, Fâtiha Suresinin Okunuşu ve Meali, İhlâs Suresinin Okunuşu ve Meali başlıklarından oluşmaktadır. “İslâm Dininde Akıl Her Şeyden Üstündür” başlığı altında yazarın şu sözleri dikkat çekicidir; “Müslümanlıkta peygamber senin benim gibi bir insandan başka bir şey değildir. Kutsal kitabımız olan Kur’an, Peygamber’in kalbine doğmuş Allah sözleridir.” Muallim Abdulbaki, Hz. Muhammed’in beşeriyetine vurgu yapmıştır. Kur’an’ı tanımlarken “Peygamberin kalbine doğmuş Allah sözleri” ifadelerini kullanmıştır.17 Cebrail ve Melek gibi kavramları bu seviyedeki çocukların anlayamayacağını düşündüğü için detaya inmemiş olabilir. “Din İşleri Dünya İşlerinden Ayrıdır” başlıklı bölümünde ise, Cumhuriyet Devrimi’nin laiklik anlayışını anlatır. İslâmiyet’te ruhban sınıfının bulunmadığı sürekli vurgulanmaktadır.

2. Din Dersleri
İsmail Hakkı’nın Din Dersleri18 adlı kitabı 136 sayfadan oluşmaktadır. Eser, İslâmın şartları ile başlamaktadır. Mükellef olunan ibadetler sayıldıktan sonra, temizlik, namaz, oruç, hac, kurban, zekât ve fıtr sadakası konuları işlenmiştir. Çalışmada; çocuklara temel ilmihâl bilgilerinin öğretilmesi hedeflenmektedir.

3. Hasenât
Mehmet Ziya’nın Hasenât19 isimli kitabı toplam otuz iki dersten oluşmaktadır. Birinci derste, İslâm’ın esasları ve efâl-i mükellifin, farz, vacib, sünnet, müstehab, haram, mubah, mekruh ve müfsid terimleri; ikinci derste, namaz ile ilgili bilgiler; üçüncü derste, gusül ile ilgili bilgiler; dördüncü derste, teyemmüm; beşinci derste, namazın kısımları; altıncı derste, namazların rekâtları; yedinci derste ezan ve kâmet ile ilgili bilgiler verilmiştir. Çalışmada, öğrenciye temel ilmihal bilgileri verilmesi ve günlük hayattaki yükümlülüklerini yerine getirmek için gerekli bilginin aktarılması hedeflenmektedir.

4. Siyer-i Nebi
Mehmet Ziya, Siyer-i Nebi20 adlı kitabını liselerin birinci devresinde okutulmak üzere yazmıştır. Çalışma, kız ve erkek muallim mekteplerinde de ders kitabı olarak okutulmuştur. Kitap, 1923-1938 yılları arasında okullarda Hz. Muhammed ile ilgili ne okutulduğunu, onun hayatının nasıl anlatıldığını en güzel şekilde yansıtan eserlerden biridir. İstanbul’da İbrahim Hilmi matbaasında 1926 yılında basılmıştır. Mehmet Ziya eserini Mekke ve Medine Dönemi olmak üzere ikiye ayırmış ve bu dönemlerin tanımlarını yapmıştır. Mehmet Ziya, kitapta, Mekke-i Mükerreme’nin tarihi geçmişinden kısaca bahseder. Hz. İsmail’in sülalesinden olan Kusay’ın Mekke’ye gelişini, Kâbe’nin etrafındaki çalılıkları keserek ortaya çıkarmasını ve bölgeyi imar etmesini anlatır. Ayrıca kitapta; Kusay’ın kendisine ev inşa ettiği, bunun bir odasını meclise tahsis ettiği (Darûn-Nedve), bölgeyi dağınık halde yaşayan Kureyşlilere taksim ettiği ve kuyular kazdırdığı anlatılır.21 Devamında Medine-i Münevvere kısaca tanıtılır. Medine’nin Hz. Muhammed’in hicretiyle tarihte önemli bir yer kazandığı belirtilir. Mehmet Ziya, Hz. Muhammed’in babası Abdullah ile annesi Âmine’nin evliliği özet ve sade bir şekilde anlatılır. Olay ve şahıslarda her hangi bir abartı veya olağanüstülük yansıtılmaz. Hz. Muhammed’in babası Abdullah’ın alnındaki parladığı iddia edilen nur ile ilgili herhangi bir değerlendirmede bulunmaz.22 Mehmet Ziya, kitabında, Hz. Muhammed’in doğumundan önce dünyada bir takım olaylar meydana geldiğini; Kisra’nın sarayındaki 14 burcun yıkıldığını, İstahar Abad şehrinde bin yıldır yanmakta olan ateşgedenin söndüğünü, Memalik-i İran’daki Seva gölünün kuruduğu veya çöktüğünü; bin yıldır suyu kesilmiş olan Semava deresinde suların fizan ettiğini; Fars Kaddulkudatı Mûbezân’ın rüyasında bir takım sert ve serkeş develerin bir bölük Arap atlarını önüne katarak Dicle nehrini geçip Irak içlerine daldıklarını gördüğünü23 ifade eden rivayetlere de yer verir. Kitapta, Hz. Muhammed’in doğumu esnasında annesinin bir takım olağanüstülükler yaşadığı belirtilir. Amine’nin; “Beyaz bir kuşun kanadı ile göğsümü sıvazladığını gördüm. Izdırabım ve korkum kayboldu. Yanıma baktım bir kâse içinde süt gibi beyaz bir şerbet gördüm. Hararetim vardı, hemen aldım içtim. Her tarafı nur kapladı, o esnada Muhammed dünyaya geldi. Hurma fidanına benzeyen gayet uzun boylu, Abdümenaf kızları gibi pek çok kadın etrafımı sarmış beni ziyaret ediyorlar.”24 sözlerine yer verilir. Mehmet Ziya, doğum anını anlatırken mührü nübüvvet ile ilgili olarak; “Hâtimu’l-Enbiya hazretleri sünnetli ve göbeği kesik olarak doğmuş idi. Arkasında kalbi hizasında, iki küreği arasında bir nişanesi vardı. Buna Mührü Nübüvvet deniyordu.” Şeklinde bir ifade sarf etmektedir.25 Mehmet Ziya, Hz. Muhammed’in o dönemde Araplar arasında gelenek olduğu üzere sütanneye verildiğini belirtir. Sütannesinin yanında başından geçtiği iddia edilen bazı doğaüstü olaylar ile ilgili herhangi bir bilgi vermez.26 Hz. Muhammed’in 13 yaşlarına geldiği zaman amcası Ebû Tâlib ile birlikte ticaret için Şam taraflarına gittiğini ifade eder.27 Kitapta, Hz. Muhammed’in dürüst ve iyi huylu birisi olması dolayısıyla o dönemin zengin kadınlarından biri olan Hatice’nin onunla evlenmek istediği ifade edilir.28

Vahiy ile ilgili olarak Mehmet Ziya; Hz. Muhammed’in kırk yaşına geldiğinde M. 610 yılında Hira’da ibadet ile meşgul olduğu bir esnada, Cebrail’in kendisine geldiğini ve “Oku” emrini verdiğini, Hz. Muhammed’in “Ben okuma bilmem” demesi üzerine Cebrail’in onu sıkıp bırakarak, Alak Suresinin 1–5 ayetlerini okuduğunu belirtir. Mehmet Ziya, eserinde, Mirac olayı ile ilgili olarak; Cebrâil’in bir gece Hz. Muhammed’i Ka’be’den Mescid-i Aksa’ya götürdüğünü ve oradan da yukarı çıkardığını söyler.29 Hicret olayı ile ilgili olarak Mehmet Ziya, Hz. Ebu Bekir’in mağarada bir delik gördüğünü, oradan zararlı bir hayvanın çıkarak Hz. Muhammed’e zarar vermesi ihtimaline karşı ayağı ile orayı tıkadığını, o delikten bir yılanın çıkıp Hz. Ebu Bekir’in ayağını soktuğunu, bu esnada Hz. Muhammed’in sırtını Hz. Ebu Bekir’e dayamış halde uyuyor olduğunu, Ebu Bekir’in de Hz. Muhammed’in uykudan uyanıp rahatsız olmaması için ayağını çekmediğini, ancak acıdan dolayı gözyaşlarının Hz. Muhammed’in yüzüne damladığını, bunun üzerine Hz. Muhammed’in “Ne var ya Ebu Bekir” diye sorduğunu, Ebu Bekir’in “Ya Rasulüllah ayağımı bir şey soktu amma önemi yok, anam babam sana feda olsun” diye cevap verdiğini, Hz. Muhammed’in dudağının ıslağıyla yılanın soktuğu yeri mesh ettiğini ve Hz. Ebu Bekir’in iyileştiğini belirten bir anlatıma yer verir.30 Mehmet Ziya, kitabında, Hicret olayının devamını; “Buradan uzaklaştıktan sonra Mekke’de bu haber duyuldu. Sürâka b. Malik, yüz deve arzusuyla bunların peşine düştü. Yeni ayrılmışlardı ki yetişti, Ebu Bekir “Aman ya Rasulüllah tutulduk” dedi. Peygamber, “Gam yapma, Allah bizimle beraberdir” dedi. Hz. Muhammed, Ebu Bekir’e teselli verirken Sürâka gelip çattı, lakin atının ayakları dizlerine kadar yere battı. Sürâka, Hz. Muhammed’e kendisini kurtarması için yalvardı ve geriden gelenlere bir şey söylemeyeceğini ve onları savuşturacağını söyledi. Peygamber dua etti ve kurtuldu. Peygamberden bir emanname istedi. O da Amr b. Fihri’ye deri üzerine bir emanname yazdırıp Sürâka’ya verdi.”31 Ayrıca, Mehmet Ziya, Hicret esnasında Hz. Muhammed’in sütsüz bir koyunu sağmaya başladığı ve koyundan herkese yetecek kadar süt geldiğini belirten bir anlatıma yer verir.32 Ders kitabı mahiyetinde yazılan bu eser klasik kaynaklardan yararlanılarak yazılmış iyi bir özettir. Olaylar çok fazla detaya inilmeden özet olarak ele alınmıştır.

5. Peygamberimiz
Yusuf Ziya Yörükan’ın Peygamberimiz33 isimli kitabı, bir ders kitabı mahiyetinde olup Cumhuriyet Döneminde okullarda Hz. Muhammed konusunda yazılmış önemli eserlerden biridir. Yusuf Ziya, eserinin başında eserini yazış gayesini ve yöntemini şu şekilde açıklamaktadır: “Peygamberimizin hayatı, fazilet ve namuskârlık açısından en asil bir örnektir. O, doğduğu günden vefatına kadar düşünceleri, fiilleri ve hareketleri itibarıyla daima hakşinas, her zaman adil ve lütufkâr yaşamıştır. Hayatı boyunca kadirşinâs olmuştur. Kibir ve gururdan uzak durmuştur. Böyle bir hayatın nasıl geçirildiğini öğrenmek ve kendine örnek edinmek asil bir harekettir. Peygamberimizin hayatını öğrenmekle İslâmiyet’in ne suretle neşredildiğini, Peygamberimizin nasıl hareket ettiğini, kendisine karşı yapılan zulümlere nasıl dayandığını ve sabır ettiğini öğrenmiş olacağız. Peygamberimizin hareketleri, sözleri, ahvali Kur’an’ın yolundan ve İslâmiyet’in kanunlarının tatbikinden başka bir şey değildir. Peygamberimizi öğrenmek İslâmiyet’i öğrenmektir.”34 Kitabın amacı, İslâmiyetin daha iyi kavranması, imanın kuvvetlendirilmesi ve Hz. Muhammed’i örnek almanın gerekliliğinin ve öneminin yeni nesil tarafından kavranmasıdır. Yusuf Ziya, eserinin başında kitabın yazılış amacını açıkladıktan sonra, Hz. Muhammed’in Kitab-ı Mukaddes’teki müjdelenişini geniş geniş anlatmıştır. Onun son peygamber olduğunu ortaya koymuş ve şeceresi ile ilgili bilgiler vererek Hz. Muhammed’in yaşadığı ortamı genel olarak tanıtmıştır. Daha sonra doğumu, çocukluğu, gençliği ve izdivacı ile ilgili açıklamalar yapmıştır. Buradaki bilgiler klasik siyer kitaplarındaki olan bilgilerle aynıdır. Farklı bir yaklaşım veya yeni yorumlamalar yoktur. Yusuf Ziya’nın yukarıda zikredilen kendi ifadelerinden de anlaşılacağı üzere eserin temel hedefi, tarih öğretmek değil, İslâm dinini kavratmaktır.35 Öğretici bir tarz ile kitabını kaleme almıştır. Yusuf Ziya, eserinde harita ve krokilere de yer vererek okuyucuya olayın geçtiği mekânları görsel olarak vermek suretiyle daha kolay öğrenmelerini hedeflemiştir. Yusuf Ziya, Hz. Muhammed’in peygamberliğinin önceki kutsal kitaplar tarafından müjdelendiğini belirtir. Bu konuda uzun uzun tahliller ve çıkarımlar yapar.36 Kitapta, Abdullah’ın Âmine ile evliliği özet olarak anlatılır. Abdullah çok yakışıklı, yüzü nur gibi ve kavmi içinde çok sevilen birisi olarak tarif edilir.37 Hz. Muhammed’in doğumu esnasında bütün cihana bir kurtarıcının zuhurunu haber veren bir takım hadiseler olduğunu belirten rivayetler yer alır.38 Hz. Muhammed’in çocukluğunda sütannesinin yanında iken sadece halinde bazı haller müşahede edildiği belirtilir, göğsünün yarılması ile ilgili bir bilgi verilmez.39 Hz. Muhammed’in on iki yaşlarında amcası Ebû Tâlib ile birlikte ticaret seyahatlerine gittiği ifade edilir.40 Yusuf Ziya’nın kitabında şu şekilde bir rivayet görmekteyiz; “Mekke’deki pek çok olumsuzluklara şahit olmuş olan Hz. Muhammed’in talebi ile Mekke’nin reisleri bir araya geldi. Yerli yabancı, hür köle ayrımı yapılmaksızın her kim haksızlığa uğrarsa haksızın yanında yer alınacağı ve hakkını alana kadar mücadele edileceği doğrultusunda bir anlaşmaya varıldı. Buna Hilfü’l-Fudûl ismi verilmiştir.”41 Yusuf Ziya, Hz. Muhammed’in adil, insanları ayırmayan ve dürüst bir kişi olduğunu ortaya koymaya çalışır. Hz. Muhammed’in Hatice ile evliliği ile ilgili olarak; Hatice’nin dürüstlüğünden dolayı Hz. Muhammed’e izdivaç teklif ettiğini belirtir.42 Yusuf Ziya, vahyin başlangıcı ile ilgili olarak “ Etrafında bulunan eşyadan sanki sesler geliyor, sanki dağlar, ağaçlar, taşlar dile gelerek Zat-ı Âlâ tarafından tevcih olunacak vazife-i kübrayı ifaya kendisini davet ediyorlardı.” şeklinde bir anlatım ile Hz. Muhammed’in vahye hazırlandığını belirtir. Vahyin gelişini şu şekilde anlatır; “Hz. Muhammed kırk yaşına geldiğinde M. 610 yılında Hira’da ibadet ile meşgul olduğu bir esnada, Cebrail kendisine gelmiş ve “Oku” emrini vermiştir. Hz. Muhammed’in “Ben okuma bilmem” demesi üzerine Cebrail, Onu sıkıp bırakmış ve Alak Suresinin 1–5 ayetlerini okumuştur. Hz. Muhammed bu durumdan korkarak evine gelmiş ve “Beni örtün” demiştir. Biraz dinlendikten sonra olanları Hz. Hatice’ye anlatmıştır.” Yusuf Ziya, Hz. Muhammed’in başından geçen mucizeler ile ilgili olarak; Hicret esnasında Hz. Muhammed’in sütsüz bir koyunu sağmaya başladığını ve koyundan herkese yetecek kadar süt geldiğini belirten bir anlatıma yer verir.43 İsra ve Miraç olayı ile ilgili bir değerlendirmesinde net bir yargıda bulunmasa da kullandığı bir paragraf konumuz açısından dikkat çekicidir. “Hıristiyan âlimleri bu olaya önem vermişlerdir, fakat şarklı bir muharrir, Hz. İsa’nın semaya bedenen yükseldiğini itikat olarak kabul eden Hıristiyanlardan Hz. Muhammed’in bedenen yükselişe dair Müslümanların itikadını kabul edilemez görmelerinin sebebini haklı olarak soruyor.”44 Bu ifadelerden de anlaşıldığı gibi Yusuf Ziya, Hz. Muhammed’in mucizelerini kabul etmektedir. Yusuf Ziya, kitapta, Hz. Muhammed’in ilahi koruma altında olduğuna vurgu yapan bir anlatıma yer vermektedir. Buna göre; Hz. Muhammed kılıç kucağında oturmakta iken Gatafânlılardan Ğavres isimli bir kişi iman etmek bahanesiyle huzura çıkmış ve kılıcı görmek ister gibi yapıp hemen kılıcı eline almış ve kaldırmıştır. Fakat eli, kılıcı çektiği gibi yukarıda donmuş kalmıştır. Bu rivayete yer veren Yusuf Ziya, Kur’an-ı Kerimdeki; “Ey hakiki mü’minler bazıları size el uzattıkları zaman Rabbiniz o eli durdurduğu vakit…”45 ayetini vererek ilahi korumaya işaret etmektedir.46 Yusuf Ziya, Hz. Muhammed’in kadınlara verdiği haklar ile ilgili olarak da “Şüphesiz kadınlık, bu günkü haysiyet ve şerefini peygamberimizin bu inkılâbına borçludur.” demektedir. Hz. Muhammed’in hayatını yazan bir müellifin kadın hakları konusunda da bir değerlendirmede bulunması Cumhuriyet Dönemindeki değişimin en güzel örneklerinden birisidir.47
Yusuf Ziya, “Mu’cize” ile ilgili görüşlerini açıklarken Hz. Muhammed’in ortaya çıktığı toplumdaki değişimin dikkatle incelendiği zaman Hz. Muhammed’in her başarısının bir mucize olacağını ifade eder. İmam Gazali’nin “-İslâmiyette mucize; Kur’an’dır.” sözüne yer veren Yusuf Ziya; bunlara Hz. Muhammed’in azmi, başarısı, Müslümanlara telkin ettiği ruh, iman ve metanetini de ilave eder.48 Yusuf Ziya, Hz. Muhammed’in bütün peygamberler içinde bir tane olduğunu, en büyük inkılâbı gerçekleştirdiğini ve başarıya ulaşan peygamber olduğunu belirtir.49

6. İslâm Dini
Yusuf Ziya’nın İslâm Dini50 isimli eseri dördüncü sınıflar için 13 Ağustos 1927 tarih ve 120 numaralı karar ile ilkmektepler için kabul olunmuş bir ders kitabıdır. Yusuf Ziya, bu eserinde İslâm dinin insanların saadet ve mutluluğu için kurulduğunu ifade ederek başlamış, bir Müslümanda bulunması gereken özellikleri saymış ve izah etmiştir. Daha sonra Hz Ebu Bekir’in ve Hz. Ömer’in hayatlarından örnekler vererek onlar gibi adaletli, dürüst, cömert ve dostlarına bağlı olunması gerektiğine vurgu yapmıştır.51 İslâm dininin esaslarını sayan Yusuf Ziya’nın “İslâm dininin bir itikadı da her şahsın kendi itikadından ve kendi işinden mesuldür. Dinimiz bize, dinde zorlama yoktur demektedir. ” şeklindeki ifadesinden müfredat programının amaçlarına uygun şekilde öğrencilere taassup fikrinin verilmemeye çalışıldığını görürüz. Aynı şeklide Atatürk’ün “… Din vicdan meselesidir…”52 sözüne de uygun bir anlatım mevcuttur. Yusuf Ziya, eserinde “Din Sahtekârlığına Riya İsmi Verilir” diye bir başlık atmış ve riyanın yani gösterişin kötü bir şey olduğunu açıklamaya çalışmıştır. Daha sonra İslâmTarihinde önemli rol üstlenmiş kadınlardan Hz. Hatice, Âişe ve Esma hakkında bilgi vermiştir. Yusuf Ziya,“İnsanoğluna sadece çalıştığının karşılığı vardır.” ayetini örnek vererek çalışmanın öneminden bahsetmiştir. Duanın nasıl olması gerektiğini, şükür etmenin gereğini, temizliğin lüzumunu, zekâttan yola çıkarak vergi vermenin farz olduğunu ifade eder. İslam dininin yardımlaşmayı emrettiğini belirtir. Son bölümde de kısa bir özet vererek eserini bitirmiştir. Bu çalışma toplam 48 sayfalık bir ders kitabıdır. Müfredat programının amacına uygun bir şekilde hazırlanmış, öğrencilere iyi ve güzel davranışlar aktarılarak Hz. Muhammed ve onun yakınlarından örnekler verilmiştir. Eserde riyakârlık, çalışkanlık, temizlik ve yardımlaşma gibi değerlerin ele alınıp Hz. Muhammed’in ve ashabın hayatlarından örneklerle işlenmesi önemlidir. Yeni bir millet oluşturmada bu kavramlar kilit rol oynamaktadır.

DEĞERLENDİRME

1923-1938 tarihleri arasında programların gelişimini ve bu tarihler arasında din derslerinde okutulan kitapları Hz. Muhammed Tasavvuru açısından yukarıda tetkik ettik ve verilen bilgileri tasvir metodu ile ortaya koyduk. 19 Aralık 1923 ve 8 Eylül 1924 yıllarında yayınlanan genelgeler, İkinci Heyeti ilmiye tarafından 1924 yılında hazırlanan Cumhuriyetin ilk programı, 1926 yılında yapılan yeni müfredat programı, 1927’deki İlk Mektepler Müfredat Programı ve Köy Mektepleri Müfredat Programında dikkat çeken noktaları şu şekilde maddelendirebiliriz:

1- Yeni kurulan devletin temel felsefesi doğrultusunda vatandaşlar yetiştirmek
2- Gençlerin en iyi şekilde çevreye ayak uydurmasını sağlamak ve onların iyi birer vatandaş olarak yetişmesini sağlamak
3- Okullarda Cumhuriyet esaslarına önem vermek ve Cumhuriyet için fedakârlık yapabilecek nesiller yetiştirmek
4- Yalan söylemeyen, çevresindekiler ile ilişkisi doğru ve dürüst olan, gerektiğinde kendi menfaatini toplumun faydaları doğrultusunda feda edebilen, tasarruf yapan, zamanının kıymetini bilen ve çalışkan gençler yetiştirerek, güzel ve ahlaki davranışların dindeki yerine vurgu yapmak
5- Çocuklara vatan duygusu aşılamak ve bayrak sevgisi kazandırmak
6- Okullarda, batıl fikirler ve yanlış kanaatler uygun bir şekilde düzeltilerek asla taassup fikri vermemek
7- Hz. Muhammed’in hayatı ve ahlakı hakkında yalnız tarihi hakikatler söylenecek, mucizelerden ve harikulade menkıbelerden bahsetmemek. Abdulbaki Gölpınarlı’nın “Cumhuriyet Çocuğu’nun Din Dersleri” isimli kitabı, ilkokullarda ve köy okullarında okuyan çocukların anlayacağı, sade ve canlı bir dille yazılmıştır. Kitapta; Hz. Muhammed’in öksüz büyümesine rağmen hiçbir şeyden yılmayarak hayatını devam ettirdiği ve başarıya ulaştığı; hiç yalan söylemediği ve doğru olduğu için toplum içinde sevildiği belirtilir. Ayrıca; fedakârlık duygusuna vurgu yapılır ve insanın doğru bulduğu fikirleri savunması gerektiği, vatansız dinin olmayacağı, istişarenin önemli bir şey olduğu, Hz. Muhammed’in de arkadaşları ile istişare ederek karar aldığı, Hz. Muhammed’in temiz ve beyaz elbise giydiği, dişlerini fırçaladığı, saçlarını taradığı, bıyık ve sakallarını düzgün bir şekilde kestiği, Hz. Muhammed’in kuru ibadet ile uğraşmadığı, asker topladığı, düşmanla savaştığı, Hz. Muhammed’in de bir insan olduğu, Kur’an’ın Peygamber’in kalbine doğmuş Allah sözleri olduğu, Hz. Muhammed’in faziletli davranışların yapılmasının gerekli olduğu ifade edilir. Kitapta, dini imanla birlikte, milli iman ve Cumhuriyet Devrimi’ne bağlılık fikirleri aktarılmaktadır. Vatan ve millet sevgisi, bilimin yol göstericiliği, akılcılık, bağnazlık ve hurafenin reddi, kardeşlik, eşitlik, hoşgörü, elbirliği, kamuculuk, dayanışma, temizlik gibi belli başlı ahlakî davranışlar ve Cumhuriyet değerleri aşılanmaktadır. Abdulbaki’nin kitabının geneline bakılırsa onun, dönemin eğitim felsefisine uygun olduğu söylenebilir. İsmail Hakkı’nın Din Dersleri isimli kitabı ise çocuklara temel ilmihal bilgilerini kazandırmak amacı ile yazılmıştır. Mucizelere ve menkıbelere yer verilmemiş, dinde temizliğin önemine vurgu yapılmıştır. Çocukların ilmihal bilgilerini bilmeleri, dini bayramlarda ve ibadetlerde çoğunluğu Müslüman olan bir toplumda çevresindekilere ayak uydurması açısından önemlidir. “Gençleri muhitine faal bir halde intibak ettirmek suretiyle iyi birer vatandaş yetiştirmektir.” amacına uygun bilgiler yer almaktadır. Mehmet Ziya’nın “Siyer-i Nebi” isimli kitabında; Hz. Muhammed’in hayatı özet ve sade bir şekilde anlatılmıştır. Ders kitabı mahiyetinde yazılan bu eser klasik kaynaklardan yararlanılarak yazılmış iyi bir özettir. Yusuf Ziya’nın “Peygamberimiz” isimli kitabında Hz. Muhammed’in ahlaki davranışları ön planda tutulmuş, onun hayatının, fazilet ve namuskârlık açısından asil bir örnek olduğuna vurgu yapılmıştır. Yazarın Dinler Tarihi alanında çalışmalar yapmış olması onun kitabı yazarken geçmiş peygamber ile Hz. Muhammed’in hayatı arasında mukayeseler yapmasına sebep olmuştur. Özellikle Hz. Muhammed’in peygamberliğinin geçmiş kutsal kitaplarda müjdelendiğini değişik örnekler ile geniş bir şekilde anlatmaya çalışmıştır. Türk Tarih Tetkik Cemiyeti tarafından yazdırılan Tarih II Orta Zamanlar isimli kitabın, pozitivist bir görüşle ve batı etkisi ile kaleme alındığı görülür. Kitabın önsözündeki şu; “Buna göre eserin yazılış amacı milli tarihimizin “Ümmetcilik” ve “Osmanlıcılık” gibi fikirlerle ihmal edilmiş taraflarını tetkik edip, Türk Tarihi’nin inkâr edilmiş ve unutturulmuş simasını ve mahiyetini bütün hakikatleriyle ortaya çıkarmaktır.” ifadelerden anlaşıldığı üzere milli birlik duygusuna vurgu yapılmaktadır. “Hz. Muhammed’in hayatı ve ahlakı hakkında yalnız tarihi hakikatler söylenecek, mucizelerden ve harikulade menkıbelerden bahis olunmayacak.” hedefleri doğrultusunda dönemin eğitim felsefesine uygun olarak yazılmıştır.


KAYNAKLAR
1 Yahya Akyüz, Türk Eğitim Tarihi, İstanbul, 1994, s. 302.
2 Tuğrul Yürük, Cumhuriyet Dönemi Din Öğretimi Program Anlayışları ( Basılmamış Doktora Tezi), Ankara, 2011, s. 68.
3 İlk Mektepler Müfredat Programı, İstanbul, 1926, s. 2
4 Akyüz, Türk Eğitim Tarihi, s. 286.
5 İlk Mektepler Talimatnamesi, T.C. Maârif Vekâleti, İstanbul, 1929, s. 10-19.
6 İlk Mektepler Müfredat Programı, T.C. Maârif Vekâleti Yayım Müdürlüğü Arşivi Kütüphanesi, İstanbul, 1927, s. 45.
7 İlk Mektepler Müfredat Programı, s. 46.
8 Köy Mektepleri Müfredat Programı, T.C. Maârif Vekâleti, İstanbul, 1938, s. 75; Köy Mektepleri Müfredat Programı, T.C. Maârif Vekâleti, İstanbul, 1931, s. 75.
9 Muallim Abdülbaki (Gölpınarlı), Din Dersleri, İstanbul, 2005, s. 7.
10 Abdülbaki, Din Dersleri, s. 11-41.
11 Abdülbaki, Din Dersleri, s. 27.
12 Abdülbaki, Din Dersleri, s. 31.
13 Abdülbaki, Din Dersleri, s. 32.
14 Abdülbaki, Din Dersleri, s. 43-79.
15 Abdülbaki, Din Dersleri, s. 73-75.
16 Abdülbaki, Din Dersleri, s. 81-109.
17 Abdülbaki, Din Dersleri, s. 84.
18 İzmirli İsmail Hakkı, Din Dersleri, İstanbul, 1341.
19 Mehmet Ziya, Hasenât, İstanbul, 1342.
20 Mehmet Ziya, Siyer-i Nebi, İstanbul, 1926.
21 Mehmet Ziya, Siyer-i Nebi, s. 6-7.
22 Mehmet Ziya, Siyer-i Nebi, s. 10-11.
23 Mehmet Ziya, Siyer-i Nebi, s. 12.
24 Mehmet Ziya, Siyer-i Nebi, s. 11.
25 Mehmet Ziya, Siyer-i Nebi, s. 12.
26 Mehmet Ziya, Siyer-i Nebi, s. 12-13.
27 Mehmet Ziya, Siyer-i Nebi, s. 13-15.
28 Mehmez Ziya, Siyer-i Nebi, s. 15-18.
29 Mehmet Ziya, Siyer-i Nebi, s. 44.
30 Mehmet Ziya, Siyer-i Nebi, s. 46-50.
31 Mehmet Ziya, Siyer-i Nebi, s 51.
32 Mehmet Ziya, Siyer-i Nebi, s. 46-50.
33 Yusuf Ziya (Yörükan), Peygamberimiz, Evkâf-ı İslâmiyye Matbaası, İstanbul, 1926.
34 Yusuf Ziya, Peygamberimiz, s. 10-12.
35 Bkz. Yusuf Ziya, Peygamberimiz, s. 183.
36 Ayrıntılı Bilgi İçin Bkz. Hakan Öztürk, Cumhuriyet Dönemi İslam Tarihi Çalışmalarında Hz. Muhammed Tasavvuru (1923-1938), (Basılmamış Doktora Tezi), Ankara, 2011, s. 74-75.
37 Yusuf Ziya, Peygamberimiz, s. 27.
38 Yusuf Ziya, Peygamberimiz, s. 28.
39 Bkz. Yusuf Ziya, Peygamberimiz, s. 30-31.
40 Yusuf Ziya, Peygamberimiz, s. 34.
41 Yusuf Ziya, Peygamberimiz, s. 35.
42 Yusuf Ziya, Peygamberimiz, s. 36-38.
43 Yusuf Ziya, Peygamberimiz, s. 130.
44 Yusuf Ziya, Peygamberimiz, s. 107.
45 Maide, 5/11.
46 Yusuf Ziya, Peygamberimiz, s. 184.
47 Yusuf Ziya, Peygamberimiz, s. 109.
48 Yusuf Ziya, Peygamberimiz, s. 82.
49 Yusuf Ziya, Peygamberimiz, s. 9-10.
50 Yusuf Ziya (Yörükan), İslâm Dini, İstanbul, 1927.
51 Yusuf Ziya, İslâm Dini, s. 5-11.
52 Sadi Borak, Atatürk ve Din, İstanbul, 2004, s. 34.


KAYNAKÇA
Akyüz,Yahya, Türk Eğitim Tarihi, İstanbul, 1994.
Borak, Sadi, Atatürk ve Din, İstanbul, 2004.
Gölpınarlı, Muallim Abdülbaki, Cumhuriyet Çocuğunun Din Dersleri, İstanbul, 2005.
İlk Mektepler Müfredat Programı, T.C. Maârif Vekâleti Yayım Müdürlüğü Arşivi Kütüphanesi, İstanbul, 1927, s. 45.
İlk Mektepler Talimatnamesi, T.C. Maârif Vekâleti, İstanbul, 1929.
İzmirli İsmail Hakkı, Din Dersleri, İstanbul, 1341.
Köy Mektepleri Müfredat Programı, T.C. Maârif Vekâleti, İstanbul, 1931.
Köy Mektepleri Müfredat Programı, T.C. Maârif Vekâleti, İstanbul, 1938.
Öztürk, Hakan, Cumhuriyet Dönemi İslam Tarihi Çalışmalarında Hz. Muhammed Tasavvuru (1923-1938), (Basılmamış Doktora Tezi), Ankara, 2011.
Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti, Tarih II Ortazamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931.

http://portal.firat.edu.tr/Disaridan/_T ... 1/1923.pdf

_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Samimi Müslüman Atatürk
İletiTarih: 20 Oca 2013, 22:50 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
Çankaya Köşkü'ne Seccade İlk Defa Atatürk Dönemine Girdi

The Guardian Gazetesi, Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesini şöyle yorumlamıştı: ‘Köşke ilk kez seccade girecek.’

Bu iddiaya ilk tepki, İsmet İnönü’nün torunu Gülsüm Bilgehan’dan geldi. CHP’li Bilgehan, Vatan’dan Mine Şenocaklı’ya Mevhibe Hanım’ın seccadesini göstererek şöyle diyordu: ‘ Her evde seccade varken Çankaya’da olmaz mı?’

Masamda bu seccade mevzuuna ilişkin ilginç bir doküman var. Meğer, seccade ilk kez İnönü’yle de girmemiş Çankaya’ya. Sahte Atatürkçüler kızacak biliyorum, ama gerçek bu: Seccadeyi ilk olarak Çankaya’ya taşıyan Atatürk.

Resmi belgelerden anlatmaya başlayalım. Atatürk, vasiyetini 5 Eylül 1938’de hazırladı, vefatından 65 gün önce. Çankaya’daki kişisel eşyalarını kurucusu olduğu CHP’ye miras bıraktı. Miras listesinde yer alan tüm eşyalar, Atatürk’ün ölümünün hemen ardından 3 Aralık 1938’de dönemin CHP temsilcisi ve Erzurum milletvekili Nafi Atuf Kansu’ya teslim edildi.

CHP, eşyaların bir kısmını müzelere devrederken bir kısmını devralmayıp Çankaya’da bıraktı.

10. Cumhurbaşkanı Sezer’in geçen yıl yaptırdığı bir envanter çalışması, Atatürk’ün vasiyetiyle ilgili çarpıcı bir ayrıntıyı gün ışığına çıkardı. Atatürk’ün Terekesi’nde, CHP’ye miras bıraktığı ancak partisinin almadığı eşyaların dökümü var. Çankaya’da CHP’nin malı olarak gözüken bin 708 eşya bulunuyor.

Sıkı durun. Bu eşyalar arasında 37 adet seccade var. Hepsi Atatürk’ten CHP’ye miras. Seccadeler mevcut CHP yönetimi için İş Bankası hisseleri gibi değerli bulunmayabilir ama Atatürk için öyle değildi.

İnanmayan, köşkteki Atatürk Terekesi’ne bakabilir. Tereke numarası ve seccadenin renginden desenlerine kadar ayrıntılı kayıtlar mevcut.

Şamil Tayyar

http://www.haber7.com/siyaset/haber/274 ... m-cikartti

Resim

Resim

_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
Önceki iletileri göster:  Sıralama  
Yeni bir konu gönderCevap gönder 5 sayfadan 2. sayfa   [ 66 ileti ]
Sayfaya git Önceki  1, 2, 3, 4, 5  Sonraki


Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyenler: Kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumda konulara cevap yazamazsınız
Bu forumda kendi iletilerinizi değiştiremezsiniz
Bu forumda kendi iletilerinizi silemezsiniz
Bu forumda dosya ekleyemezsiniz

Arama:
Git:  


İçerik sağlayıcı paylaşım sitelerinden biri olan SiyasiForum.net Siyasi Forum Adresimizde T.C.K 20.ci Madde ve 5651 Sayılı Kanun'un 4.cü maddesinin (2).ci fıkrasına göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur. SiyasiForum.Net hakkında yapılacak tüm hukuksal Şikayetler buradan iletişime geçilmesi halinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 1 (Bir) Hafta içerisinde dönüş yapacaktır. Forumumuz kesinlikle hiçbir şekilde parti, örgüt, kurum, kuruluş ve oluşumu desteklememektedir. Tüm Problemler ve Reklam İçin: İletişim Formu için tıklayınız.