Yazı boyutunu değiştir
Sistem saati: 18 Oca 2018, 12:32


Yeni bir konu gönderCevap gönder 5 sayfadan 4. sayfa   [ 66 ileti ]
Sayfaya git Önceki  1, 2, 3, 4, 5  Sonraki
Yazar Mesaj
 İleti başlığı: Re: Samimi Müslüman Atatürk
İletiTarih: 20 Oca 2013, 23:48 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan

"Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkan yoktur. Din vardır ve lazımdır."

(Yakınlarından Hatıralar, Asaf İlbay, s. 102)

***

"Sonra Kuran'ın tercüme ettirilmesini emrettim. Bu da ilk defa olarak Türkçeye tercüme ediliyor. Hz. Muhammed'in hayatına ait bir kitabın tercüme edilmesi için de emir verdim." (Atatürk'ün Temel Görüşleri, Fethi Naci, s.55)

***

Kuran'ın Türkçeye çevirilmesi emrini verirken, Atatürk'ün isteği Müslüman milletinin imanının güçlenmesidir. Bunu ifade ettiği sözleri şöyledir:

"Camilerin mukaddes mimberleri halkın ruhi, ahlaki gıdalarına en yüksek, en verimli kaynaklardır. Minberlerden halkın anlayabileceği dille ruh ve beyne hitap edilmekle Müslümanların vücudu canlanır, beyni temizlenir, imanı kuvvetlenir, kalbi cesaret bulur."

(Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, c. 1, s. 225)

***

"Bizim dinimiz en makul ve en doğal bir dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki son din olmuştur. Bir dinin doğal olması için akla, tekniğe, ilme ve mantığa uygun olması gerekir. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur. ... İslam'ın sosyal hayatı içinde hiç kimsenin, bir özel sınıf halinde varlığını sürdürme hakkı yoktur. Kendilerinde böyle bir hak görenler dini kurallara uygun harekette bulunmuş olmazlar. Bizde ruhbanlık yoktur, hepimiz eşitiz ve dinimizin kurallarını eşit olarak öğrenmeye mecburuz" (Atatürk"ün Söylev ve Demeçleri, 1959, c.2, s. 90)

_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Samimi Müslüman Atatürk
İletiTarih: 20 Oca 2013, 23:50 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Ahlak Dünyası Üzerine Bir Deneme - Hüseyin Ağca

ÖZET

Gerçek liderlerin en belirgin niteliği, uzun soluklu, güvenilir fikirlerin sahibi olmalarıdır. Onlar her durumda ortaya koydukları tutm ve davranışlarıyla evrensel anlamda örnek olurlar. Ahlakî tercihlerin geçerlilik düzeyi de, bu tercihleri yapanları hem lider, hem de önder konumuna yüceltir. Atatürk böylesine seçkin bir kimliğe sahip olan millî ve evrensel bir büyük insandır.

Aziz Atatürkümüzün dünyayı şereflendirmesinin üzerinden 125 yıl geçmiş. Bir asır, bir de çeyreği. Bu gün sözlerime başlarken, O’na Ulu Yaratan’ın rahmetini lütfetmesi niyazı ve sizlere saygılarımı sunarak sözlerime başlıyorum.

O Büyük önder için; o kadar çok şey söylendi ve yazıldı ki, ben yeni bir şey söyleyebilmenin telaşını yaşamadım diyemiyorum.

Aklımla yüreğimin bu lider sahibi için, yine akılla kalbin ortaklaşa oluşturduğu bir evrensel kavram olan ahlâkı, bir de O’nun dünyasından ilk kez size yansıtma cesareti, bilmem benim gibi bir faniye düşer miydi? Cüretimin bağışlanacağını umuyorum.

İnsanın hayatını düzenlemekle kalmayıp aynı zamanda ona ferdî ve içtimaî yüksek bir itibar sağlayan ahlâk olgusunun, hem sahiplenilmesinin, hem de sürekli kılınmasının güçlüğü; kanımca millî ve milletler arası hukuk sistemlerinin doğuş ve yaşayış sebebidir.

Bu olgu bütün boyutlarıyla kişiler, toplumlar, kurum ve kuruluşlar ve giderek devletler tarafından yeteri kadar ve sürekli olarak benimsense idi, bu kurallara uymayı sistemleştiren ve uymamayı cezalandıran adına, hukuk sistemleri belki de doğmayacaktı.

Peki, mademki ahlakî olgular hayatın vazgeçilmezleridir. Olmaya da devam edecektir. Öyleyse herkes gibi, ya da herkesten farklı olalım, yine de kendimize mahsus bir ahlâk anlayışımız vardır.

Büyük Önder’in ahlâk dünyasına bakarken, öncelikle insanların bütün ömürlerince giyindikleri ahlâk elbiselerinin ilmiklerini oluşturan unsurların neler olduğuna bir göz atmak zorunludur diye düşünüyorum.

Bu özel dokunmuş kumaştan; her insanın bedenine göre, sahip olduğu inanç muhtevasının, mensup olduğu ailenin, içinde yaşadığı beşeri, tabii, siyasî çevrenin, içinden geldiği tarihî dokunun, eğitimle örülen kumaşla dikilen elbisesinin ilmiklerinin şunlardan oluştuğu genel kabul görmüştür;

HOŞGÖRÜLÜ OLMAK – VEFAKÂR OLMAK –YARDIMSEVER OLMAK – SORUMLULUK TAŞIMAK -ADALETTEN YANA TAVIR ALMAK – MİLLİ ŞUUR VE GURUR SAHİBİ OLMAK – BİLGELİK – İLERİ GÖRÜŞLÜLÜK – BARIŞTAN YANA OLMAK – İNSAN SEVGİSİ YÜKSEK OLMAK – GÖREVE BAĞLI OLMAK –VATAN – MİLLET SEVGİSİ İLE DOLU OLMAK -DEVLETE SAYGILI OLMAK – TEVAZU GÖSTERMEK -KUTSAL DEĞERLERE SAYGI GÖSTERMEK – DÜRÜST OLMAK – SADAKAT GÖSTERMEK – NEFİS FERAGATI GÖSTERMEK – ÇALIŞKAN OLMAK -SABIR / TAHAMMÜL GÖSTERMEK- GÜÇLÜ BİR İRADE SAHİBİ OLMAK – MİLLETİNE GÜVEN DUYMAK -DEMOKRASİYE İNANMAK – TAKDİR ETME DUYGUSU TAŞIMAK – KİNDAR OLMAMAK – AİLEYE SAYGILI OLMAK.

Şimdi bu ilmiklerden örülü ahlakî kimliğin sahibi olan Gazi M. KEMAL’in yukarıda sıralanan özel elbisesinin temel özelliklerini sadece, ama sadece kendi ifadeleri ve hayat çizgileri ile anlatmaya çalışalım;

The New York Time gazetesi yeniden doğmaya çalışan Türkiye Devleti ve onun lideri için ne yazmış 8 Eylül 1920 de: “Mustafa Kemal’in işleri iyi gitmiyor. Milliyetçi Ordu moral çöküntüsü içinde. Avrupa’dan süpürülen Türklerin, dünya siyaset sahnesinden de bir daha dönmemek üzere silinip gitmeleri başlıca dileğimizdir.”1

Bakalım bir ordu müfettişi olarak başladığı mukaddes cihattan gazilik unvanı ve mareşal unvanı ile çıkan Mustafa Kemal Atatürk”ün ahlakî dokusu neydi?

Giriş

“Milletin toplumsal düzen ve sükûnu, hal ve istikbalde refahı, saadeti, selâmeti ve masuniyeti, medeniyette ilerleme ve yükselmesi için insanlardan, her hususta alâka, gayret, nefsin feragatini ve icap ettiği zaman seve seve nefsinin fedasını talep eden, millî ahlâktır. Mükemmel bir millette, millî ahlâkiyet icapları, o millet fertleri tarafından adeta muhakeme edilmeksizin vicdanî, hissî bir şevkle yapılır. En büyük millî heyecan işte budur.2

Ahlâkın millî, toplumsal olduğunu söylemek ve ortaklaşa vicdanın bir ifadesidir demek, aynı zamanda ahlâkın mukaddes sıfatını da tanımaktır. Ahlâk mukaddestir; çünkü aynı kıymette eşi yoktur ve başka hiçbir nevi kıymetle ölçülemez.3

“Biz düşünce arkadaşlarımızı ve kendimizi, taassuba ve geçerliliği olmayan sözlere itibar etmeyen, hâlis, dalaveresiz, gerçek müslümanlar olarak kabul ediyoruz. İmânımız iyiyi, kötüyü, hayrı şerri bildiren Kur’ân-ı Kerîm’edir. Kur’ân Allah kelâmıdır. Her gerçekliğin özü, iniş sebebinde gizlidir. Kur’ân’da kuru ve yaş olan her şey vardır. Kur’ân, insanlığın değişmez yolunu yazıya dökmüştür. İslamiyet, her zamanı ve her memleketi kapsar. Bu hikmete dayalıdır ki Hazret-i Muhammed Efendimizden sonra peygamber gelmeyecektir. Çünkü bundan böyle peygamberlere ihtiyaç yoktur. İslâm milleti doğru yoldadır.”4

“Bütün dünyanın bilgi âleminde, yüksek ahlâklı, disiplinli, efendi vasıflarıyla taşarak yükselmek istidadında bulunan Türk çocuklarının, Türk gençliğinin Göktürklük işini idare etmekte olduğunuzdan dolayı, siz maarif vekilini tebrik ederim ve bunda sizin için yüksek muvaffakiyetler dilerim. Reisicumhur M. Kemal.5

“Millî ahlakımız, medeni esaslarla ve hür fikirlerle beslenmeli ve takviye olunmalıdır. Bu çok mühimdir; bilhassa dikkatinizi çekerim. Tehdit esasına dayanan ahlak, bir fazilet olmadıktan başka itimada da layık değildir.”6

“Türklerin aşağı yukarı hep ahlâkları birbirine benzer. Bu yüksek ahlâk, hiçbir milletin ahlâkına benzemez. Ahlakın millet teşkilinde yeri çok büyüktür, mühimdir.”7

Mustafa Kemal Atatürk’ün Hoşgörü Duygusu

“En Büyük hakikatler ve ilerlemeler, fikirlerin serbest ortaya konması ve karşılıklı alınıp verilmesi ile meydana çıkar ve yükselir.”8

“Otuz yedi yaşında zatürreeden ölmesi, gerçekten kayıp olan bu Reşit Galip bir gün Atatürk’e: “-Sizin için diktatör diyorlar…” dedi. Genç doktorun böylesine çıkışlarına alışık ve daima müsamahalı olan Gazi, onun yüzüne uzun uzun ve biraz da muhabbetle bakarak gülümsedi:

“-Çocuk, dedi. Ben gerçekten diktatör olsaydım, sen benimle böyle konuşabilir, bana bu suali sorabilir miydin?”9

Bir gün ilgililerden biri gelerek gazi hazretlerine bu sözleri niçin söylediğini araştırıp öyle gelin.. diye talimat verdi. Durumu incelediler. O kişi tütününü saracak sigara kâğıdı bulamamış ve gazete kâğıdına sardığı tütünü içince de dumanından çok rahatsız olduğu esnada bunları söylemişti. Durumu gazi hazretlerine arz ettiler.

“-Siz hiç gazete kâğıdına sarılmış tütünden sigara yaparak içtiniz mi?

Hayır, cevabını alınca, hükmünü verdi:

-Ben Trablusgarp harbinde içmiştim, bilirim. Pek berbat şeydir. Köylü bana az küfretmiş. Siz bunun için mahkemeye vereceğinize, onun insan gibi sigara içmesini temin edin.”10

Mustafa Kemal Atatürk’ün Vefa Duygusu

“Elimizdeki programın ruhu, bizi yalnız bir kısım vatandaşlarla alakalı kalmaktan men eder. Biz, bütün Türk milletinin hadimiyiz.”11

Mustafa Kemal Atatürk’ün Yardımseverlik Duygusu

Karlı bir kış gününde Orta Anadolu’da yaptığı bir geziden dönerken Atatürk, tek başına ve telaşla, tipiye aldırmadan dolaşan bir köylüye rastladı ve arabasını durdurarak sordu. Bu kışta kıyamette ne arıyorsun? Köylü cevaben:

—Kaybettiğim ineklerimi arıyorum. Dedi.

Gazi Hazretleri emir subayına dönerek:

Bu vatandaşa ineklerinin parasını veriniz. Diye talimat verdi. Köylü hayır duası ettikten sonra Gazi:

—Nereye gidiyorsun, gel de köyüne bırakalım deyince köylü:

—Paşam bu kış gününde size rastlamak benim için büyük bir şanstır. Ama verilen para ile iki inek alabilirim. Sana rastlayan bir adamın üç ineği olmuş çok mu? Ben üçüncü ineğimi aramaya devam edeceğim, dedi.

Bunu duyan Gazi hazretleri,

—Üç ineğinin olmasını donma karşılığı düş edinmiş bir milletin, otomobil içindeki dahiliye vekili… Merhaba, keyfiniz nasıl?”12

Mustafa Kemal Atatürk’ün Sorumluluk Alma ve Yerine Getirme Duygusu

“…Biz eğer millet ve tarih huzurunda herhangi bir hata işliyorsak, bunun sorumluluğunu vicdan ve idrakimizle hissetmekten ve ödemekten hiçbir zaman çekinecek insanlar değiliz.”13

“Yolunda çalıştığımız büyük ülküyü, halkın kalbinde bir fikir hâlinden, bir duygu hâline getirmelisiniz.”14

“-Millet işlerinde her ferdin zihninin başlı başına faaliyette bulunması lazımdır.”

“Gençleri, Padişahçı ve Halifeci olarak değil, Milliyetçi olarak yetiştirmeli!”15

“Emir verirken, kendini o emri yapacak olanın yerine koymak ve emrin nasıl yerine getirileceğini ve uygulanacağını düşünmek ve bilmek gerekir.”16

“Bir meselenin tartışmasına katılan kimse düşündüğünü, kanaatini açık söylemeli, yaptıklarını da kendi namına yapmalı, yaptığının sorumluluğunu da kendi üzerine almalıdır.”17

Milleti yükselme yoluna götürmek için akıllarınıza, malûmatınıza icap ederse bileklerinize, pazılarınıza, bacaklarınıza müracaat edecek, fakat neticede mutlaka o gayeye varacağız.”18

Atatürk’ün Adalet Anlayışı

“Hükümet, memlekette kanunu egemen kılmak ve adaleti iyi dağıtmakla yükümlüdür. Bu nedenle adalet işi çok önemlidir… Adlî siyasetimizde izlenecek amaç, öncelikle halkı yormaksızın süratle, isabetle, emniyetle adaleti dağıtmaktır. İkinci olarak toplumumuzun bütün dünya ile teması normal ve zorunludur. Bunun için adalet seviyemizi bütün medenî toplumların adalet seviyesi derecesinde bulundurmak zorunluluğundayız.”19

“Bir devlet yabancılar üzerinde yargılama hakkını uygulamaktan yoksunsa, böyle bir devlete kuşkusuz bağımsız denilemez.” 20

Mustafa Kemal Atatürk’ün Millî Şuur ve Gurur Sahibi Olma Duygusu

Atatürk: “Türksünüz ve damarlarınızda asil ve kahraman Türk kanı var.”21

“VII. Yüzyılda dünyanın ne tarafında hangi hükümdar devlet idaresi ve halk sevgisi anlayışını, bizim Bilge Kağanımız veya Kül-Tekinimiz gibi güzel ve akıcı bir dille ifade edebilirdi.”22

Mustafa Kemal Atatürk’ün Bilgelik Duygusu

Bir milletin ne gibi haslet ve kabiliyetlere sahip olduğunu takdir ve tayin edebilmek için, o milletin sevk ve idaresine memur edilen kimselerin, insanlık tarihini ve bilhassa millî tarihini çok okumuş ve hazmetmiş olmaları şarttır. Muvaffak olmanın birinci sırrı bunda mündemiçtir.23

Milli eğitim esas olduktan sonra onun dilini, usulünü, araçlarını da milli yapmak zorunluluğu tartışmadan uzaktır. Milli eğitim ile geliştirmek ve yükseltmek istenilen genç dimağları bir taraftan da paslandırıcı, uyuşturucu, hayali fazlalıklarla doldurmaktan dikkatle kaçınmak lazımdır.” 24

Fakat efendiler, bir öğrenci tarihini asla unutmamalıdır ve ona tarihi unutturulmamalıdır. O öğrenci şanlı tarihinin bir sayfasını unuttuğu gün ülke uçuruma yuvarlanıyor demektir.

“Mektep genç beyinlere insanlığa hürmeti millet ve memlekete sevgiyi, şerefi, bağımsızlığı öğretir. Bağımsızlık tehlikeye düştüğü zaman onu kurtarmak için izlenmesi uygun olan en doğru yolu belletir.”25

“Cumhuriyeti, Cumhuriyetin geleceğini Türk Gençliğine emanet ettiğimi biliyorsunuz. Ancak iş, sadece bunu yapmakla bitmiyor. Cumhuriyeti, memleketin geleceğini onlara emanet etmekle, sadece onların damarlarında dolaşın Asîl kanda bulunan kudrete güvenmekle görevimizi tamamlamış olamayız. Aynı zamanda bu Türk Gençliğini de bilgili, inanç sahibi olarak yetiştirmek mecburiyetindeyiz.”26

İleri Görüşlülük

“Herkes bilsin ki Rus milleti; Boğazlarla Ardahan’ı ele geçirmekten asla vazgeçmiş değildir. Ve asla vazgeçmeyecektir. Çok yakın bir zaman bu davalarımızı halletmiş olacağımızı şimdiden müjdeliyorum…”27

1919 da N. Atıf Kansu”ya yazdırdığı notlardan;

“-Zaferden sonra şekli hükümet cumhuriyet olacaktır.”

“Padişah ve hanedan hakkında zamanı gelince icap eden muamele yapılacaktır.”

“Tesettür kalkacaktır.”

“Fes kalkacak medenî milletler gibi şapka giyilecektir.”

“Lâtin hurufu (harfleri) kabul edilecek.”

“Cumhuriyet ilânına muvaffak olalım yeter!”

“Herhangi bir yabancı devletin korumasına tenezzül eden şahsiyetlerden değilim. Benim için en büyük korunma dayanağı ve şefaat kaynağı milletimin sinesidir.”28

“Yolunda yürüyen bir yolcunun yalnız ufku görmesi yeterli değildir. Muhakkak ufkun ötesini de görmesi ve bilmesi lazımdır.” 1930 (17–166)29

Mustafa Kemal Atatürk’ün Kendisi ve Yakın-Uzak Çevresi İle Barışık Olma Duygusu

“Demişti ki:-Eğer devamlı sulh isteniyorsa, kütlelerin vaziyetlerini iyileştirecek milletlerarası tedbirler alınmalıdır. İnsanlığın bütününün refahı açlık ve baskının yerine geçmelidir. Dünya vatandaşları haset, açık gözlülük ve kinden uzaklaşacak şekilde terbiye edilmelidir.”

Cumhuriyet Gazetesi, 21.6.193530

“Çocuklara başka memleketleri umacı olarak göstermeye hakkımız yoktur. Türk çocuğu, kendisine hiçbir milletin tecavüz etmeğe cesaret edemeyeceği bir ruh haleti ile beslenmelidir. Bilmelidir ki Türk milletine kimse ilişemez.”31

“Yolunda, yalnız olmayacaksın; orada, aynı hedefi takip eden başkaları ile beraber yürüyeceksin. Bu hayat yarışında, diğerleri, kabiliyetleri itibariyle sizi geçebilirler. Bir muvaffakiyet, elinizden kaçabilir. Bundan dolayı, onlara kızmayınız ve elinizden geleni yapmışsanız, kendi kendinize de kızmayınız. Asıl mühim olan muvaffakiyet değil, gayrettir. İnsanın elinde olan ve onu memnun eden ancak gayrettir.32

Mustafa Kemal Atatürk’ün İnsan Sevgisi ve Saygısı

“Fakat biz, ülkeleri değil, insanların kalbini fethetmek isteriz.”33

“Siyasi kavgaların çoğu neticesizdir. Fakat toplumsal çalışma her vakit için verimlidir. Bizim aydınlar buna çalışmalı. Neden Anadolu’ya gelip uğramazlar? Neden milletle doğrudan doğruya temasta bulunmazlar? Memleketi gezmeli milleti tanımalı. Eksiği nedir görüp göstermeli. Milleti sevmek böyle olur. Yoksa lafla sevgi fayda vermez.”34

Mustafa Kemal Atatürk’ün Göreve Bağlılık Duygusu

“Bağımsızlığımızı güvencede bulundurabilmek için bütün sosyal topluluğumuzca, bütün milletimizce bizi yok etmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı milletçe mücadeleyi uygun gören bir sistemi takip eden insanlarız.” 35

“Görüyorsunuz ki, arkadaşlar; yürüyeceğimiz yol tehlikelerle, çetinliklerle, hatta ölmek ve öldürülmek ihtimalleri ile doludur. Sarp ve haşin bir yoldur. Bu tehlikelere göğüs vermeye kendisinde iktidar, azim, imkân ve cesaret görmeyen arkadaşlarımız varsa, şimdiden aramızdan ayrılabilirler.”36

“Fakat şunu bilmesini isterim ki biz, emperyalistlerin pençesine düşen bir kuş gibi tedrici, sefil bir ölüme mahkûm olmaktan ise babalarımızın oğlu sıfatıyla vuruşa vuruşa ölmeği tercih ediyoruz.”37

Mustafa Kemal Atatürk’ün Vatan-Millet Sevgisi ve Hizmeti

“Millete efendilik yoktur; hizmet etme vardır. Bu millete hizmet eden, onun efendisi olur.”38

“Memleketimin bağımsızlığını dünyada her sevgiden üstün tutarım. Memleketimi kurtarmak gerekirse canımı da yoluna vermek, dinî ve ırkî gayemdir.”39

“Büyük Millet mi? Türk’ten daha büyük millet var mıdır? Ben ne yapabildi isem, ancak Onunla yapabilirdim.” 40

“Benim adım Mustafa Kemal’dir. Eğer beni onurlandırmak istiyorsan, Türkiyeli Türkoğlu Türk Mustafa Kemal diye çağır. Ben ne diktatörüm, ne macera peşinde koşarım, ne de mağlubiyeti kabul eden bir kimseyim. Ben yalnız milletimi düşünür, o’nun için yaşarım. Benim ve milletimin hakkı olan her şeyi alırım, alamayacağım bir şey yoktur.”41

—Bu memleketin beklediği yol, şu karda kışta üzerinden emniyetle geçilebilecek yoldur.

—Dilediğin zaman gidemediğin yere, nasıl VATANIM diyebilirsin?”42

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Devlet Saygısı

“Demişti ki:

-Fertlerin hürriyeti devletin hakimiyet ve idaresinin mahfuz kalışına bağlıdır. Devlet iradesi felçli olursa, fertlerin hürriyetini koruyacak hiçbir kuvvet ve vasıta kalmaz. Onun için hürriyeti yalnız bir taraflı değil, iki taraflı düşünmek lazımdır.”43

Mustafa Kemal Atatürk’ün Tevâzu Duygusu

“Ben öldükten sonra Türk Milleti yüz binlerce Mustafa Kemal çıkaracaktır. Bir Atatürk’ün cihan karşısında yarattığı mucizeler çok olmuştu. Yüz binlercesinin yapacağı şeyler daha azametli olacaktır.”44

“Muvaffakiyetlerde gururu yenmek, felâketlerde ümitsizliğe mukavemet etmek lâzımdır.

Cihan bir imtihan meydanıdır, imtihanda muvaffak olmadan lütufkârane muameleler beklemek boşunadır.”45

—İlkokul öğretmeni, vatanın en faydalı unsurudur. Onlar vatan çocuklarıyla o kadar iç içe olmuşlardır ki, sanki çocuklaşmışlardır. Onların gözünde en sevgili öğrencileridir. Bu öğretmen, eğer dersini bırakıp bana saygısını sunmak için yanıma gelseydi ve çıkarken beni merdivenlere kadar geçirse idi, öğrencileri gözünde küçülür, belki prestijini yitirirdi.

Öğrenci gözünde en saygıdeğer, en büyük adam öğretmendir.”46

“Bir millet irfan ordusuna malik olmadıkça savaş meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin yaşayacak neticeler vermesi, ancak irfan ordusuyla kaimdir.”47

“Benim en büyük mevki ve mükafat milletin bir ferdi olarak yaşamaktır. Eğer, Cenab-ı Hak beni bunda muvaffak etmiş ise, şükür ve hamdlar ederim. Bugün olduğu gibi ömrümün nihayetine kadar milletimin hâdimi olmakla iftihâr edeceğim.”48

“Şunu bir gerçek olarak biliniz ki, şeref hiçbir vakit bir adamın değil, bütün milletindir. Eğer yapılan işler mühimse, gösterilen muvaffakiyetler belli ise, inkılâplar dikkati çekici ise her fert kendini tebrik etmelidir. Çünkü böyle büyük şeyleri ancak çok kabiliyetli olan büyük milletler yapabilir ve bu milletin her ferdi böyle en kabiliyetli ve büyük bir millete mensup olduğunu düşünerek kendini tebrik etsin.”49

“-Ben, dedi, Timur zamanında olsaydım, onun yaptığını yapabilir mi idim onu söyleyemem. Fakat o benim zamanımda olsaydı, belki daha fazlasını yapabilirdi.”50

“Hayır. Ben burada herhangi bir vatandaş gibi konuşuyorum. Türkiye adına savaş ilanına sadece Türkiye Büyük Millet Meclisi yetkilidir. Ama, şunu da hatırlatayım: Büyük Millet Meclisi, zamanı gelince, benim gibi basit yurttaşların duygularını da göz önüne alır.” 51

“İki Mustafa Kemal vardır. Biri ben ölümlü Mustafa Kemal; diğeri milletin daima içinde yaşattığı Mustafa Kemaller idealidir. Ben onu temsil ediyorum. Herhangi bir tehlike anında ben ortaya çıktımsa, beni bir Türk anası doğurmadı mı? Türk anaları daha Mustafa Kemaller doğurmayacaklar mı? Feyiz milletindir. Benim değildir.”52

“-Millî dava ancak bu iman, bu irade ve azimle gerçekleştirilecektir. Yaşaması ve muzaffer olması gereken naciz şahıslarımız değil millî kurtuluşu temin edecek olan fikirlerdir.”53 54

Mustafa Kemal Atatürk’ün Kutsal Değerlere Saygısı

“Milletimiz din ve dil gibi kuvvetli iki fazilete maliktir. Bu faziletleri hiçbir kuvvet, milletimizin kalp ve vicdanından çekip alamamıştır ve alamaz.”55

“Bursa Gençliği’de ne demek? Memlekette parça parça, yer yer gençlik yoktur, sadece ve toplu olarak Türk Gençliği vardır”56

Bunlar hürriyet uğruna ölmeğe karar verenlerin kuvvetini anlayamazlar. “Bunlar işte böyle… Dayandıkları şey yalnız demir, çelik ve silah kuvveti! Bildikleri şey yalnız madde… Biz Anadolu’ya silah ve cephane değil, ideal ve iman götürüyoruz.”57

“Ya Rabbi! Sen Türk ordusunu muzaffer et… Türklüğün, Müslümanlığın, düşman ayakları altında esaret zincirinde kalmasına müsaade etme!”58

“Cenab-ı Hak Daima Bizimledir.”59

“Hayat demek, mücadele, müsademe demektir. Hayatta muvaffakiyet, mutlaka mücadelede muvaffakiyetle mümkündür. Bu da manen ve maddeten kuvvete ve kudrete dayanır.”60

“İnsanlar yalnız maddî değil, özellikle bu maddî kuvvetlerde toplanmış manevî kuvvetlerin etkisi altında etkendirler. Milletler de böyledir. Manevî kuvvet ise özellikle ilim ve iman ile yücelerek gelişir.”61

“Din insanların gıdasıdır. Dinsiz adam boş bir eve benzer. İnsana hüzün verir; kesinlikle bir şeye inanacağız. Bu Din, dinlerin en sonuncusu elbette en mükemmelidir. İslam dini, hepsinden üstündür.”62

“Biz kendi dilimizle konuşacak, kendi dilimizle yazacağız. Bütün eserleri halkın anlayabileceği dilde yazacağız. İlmî eserler olsun, okul kitapları olsun, gazeteler olsun, sanatkârlarımız olsun bir Batılı Türk gibi düşünecek, bir gerçek Türk gibi yazacaklardır. Esasen bu bir bakıma millet olmanın da yollarından biridir. Diline hâkim olmayan ulusları kendi öz benliklerinden uzaklaştırıp onlara boyunduruk vurmak kolaydır. Türk dilini her türlü yabancı dilin boyunduruğundan, egemenliğinden kurtaracağız. Bu savaş başlamıştır ve mutlaka başarı ile, zaferle sonuçlanacaktır.”63

“Türk milleti devlet kurmak, vatan korumak kudretinde, kendi cevherindeki kıymet ve faziletlere istinat eden yapıcı ve yaratıcı bir millettir.”64

“Türk vatanını yabancı çizmelerden beraberce kurtardık, fakat asıl kurtuluş Millî benliğimizdedir. Sizin bana seslendiğiniz temiz Türkçe ile birbirimizi anlayarak konuşmak ihtiyacındayız. Topraklarımızı yabancı çizmelerden nasıl kurtarmışsak, benliğimizi saran zehirli yılanlar gibi mikrop olan yabancı kelimelerden kurtarmak, bizim için yeni bir Kurtuluş Savaşı olacaktır.”65

Mustafa Kemal Atatürk’ün Dürüstlük ve Samimiyet Duygusu

“Son Osmanlı Padişahı gönderildiği yabancı ülkede maddi sıkıntı içine düşmüştü. Roma Türk Büyükelçiliğine başvurup yardım istemişti. Durumu Gazi Hazretlerine arz ettiler. Cevabı şu olmuştu:

—Vereceğiz. Siyasi bir hata yaptı. Cezasını çekiyor. Fakat hırsızlık yapmadığı için ona ölünceye kadar bakacağız. İsteseydi kaçtığı İngiliz zırhlısına Topkapı Sarayı’ndaki sadece Şah İsmail’i tahtını koyup götürseydi, ölünceye kadar refah içinde yaşardı. Topkapı’daki mücevherata, saraydaki kıymetli eşyaya el sürmediği, yani hırsızlık yapmadığı için suçu azalmıştır.”66

“Herhangi bir hizmete talip olanlar çok namuskâr olmalıdır! Şimdiye kadar işlenen hataların en büyüğü müteşebbislerimizin, münevverlerimizin alimlerimizin en büyük günahı namuskâr olmamaktır. Milletin karşısında namuskâr olmak ve namuskârane hareket etmek lâzımdır.” 67

“Samimi ve dürüst insanlar aynı zamanda medeni cesaret sahibi olur, imzalarını saklamaya tenezzül etmezler. Belli ki bunu yazan ahlaksız yalancının biridir.”68

“Basının para ile satın alınabilmesi, milletlerarası yüksek para âleminin basın üzerinde gizli tesiri veyahut sadece yabancı devletlerin örtülü ödeneklerinin tesiri, işte bunların kamuoyunu aldatma ve yanıltmasından gerçekten korkulur.”69

“Bir kurumun muhasebesi, namusudur.”70

“Millete, adi politikacılar gibi yalancı vaatlerde bulunmaktan nefret ederiz.”71

“Bir şeyi vicdanınızda iyi yaptığınız, sözlerimizin iyi olduğuna kani isek, onu olduğu gibi açık, vazıh, tereddüde veya müphemliğe yer vermeyecek şekilde söylemeliyiz.”72 73

M. Kemal Atatürk’ün Türk Milletine Sadakat Duygusu

“Türkiye bir maymun değildir. Hiçbir milleti taklit etmeyecektir. Türkiye ne Amerikanlaşacak, ne Batılılaşacaktır. O sadece özleşecektir.”74

“Kanlarımıza, ülkümüze, geleceğimize yan bakan her kişiyi düşman gördüğümüz gün, Ulusal benliğe uzanacak her eli kırdığımız, Ulusun önüne dikilecek her engeli devirdiğimiz gün ,gerçek kurtuluşa ulaşacağız”75

“-Yaptıklarınız için siz nereden ilham aldınız?

Atatürk bu suale bir tek kelime ile cevap verdi:

-Milletimden!”76

Mustafa Kemal Atatürk’ün Fedakarlık Duygusu

“-Ben icap ettiği zaman en büyük hediye olarak Milletime canımı vereceğim”77

“Hayır. Ben burada herhangi bir vatandaş gibi konuşuyorum. Türkiye adına savaş ilanına sadece Türkiye Büyük Millet Meclisi yetkilidir. Ama, şunu da hatırlatayım: Büyük Millet Meclisi, zamanı gelince, benim gibi basit yurttaşların duygularını da göz önüne alır.” 78

“Hizmet edenler namus vazifelerini ifa etmiş olmaktan başka bir şey yapmamışlardır.”79

“Her zaman tekrar mecburiyetinde kalıyor ve tekrarı da faydalı görüyorum ki, eğer ben milletime herhangi bir hizmette bulunmuşsam, eğer ben herhangi bir teşebbüste ön ayak olmuşsam bu hizmet ve teşebbüsün temel kaynağı saygılar ve sevgilerle bağlı olduğum, bundan sonra saygı ve sevgiyle mutluluk ve refahına varlığımı, hayatımı vereceğim aziz milletime, sizlere dayanmaktadır.” 80

“Hakikat işte budur: Bende insanlar üstünde meziyetler aramaya kalkışmayınız. Doğuşumdaki tek fevkaladelik; Türk OLARAK dünyaya gelmemdedir.” 81

“Yanında Başvekil Celâl Bayar vardı. Bir açılışı altın anahtarla yaptıktan sonra “Hayırlı uğurlu olsun…” diyerek anahtarı alıp Celâl Bayar’ın mendil cebine yerleştirdi:

-Altın, milletin hazinesinde durur… Dedi.

Kendisinden sonrakiler, birçok tercihlerine olduğu gibi, bu altın bahsinde de O’ndan ayrıldılar…”82

“Hayatımın bütün safhalarında olduğu gibi; son zamanların buhranları ve felâketleri arasında da bir dakika geçmemişti ki, her türlü huzur ve istirahatımı, her nevi şahsî duygularımı, milletimin selâmeti ve saadeti namına feda etmekten zevk duymayayım.

Gerek askerlik, gerekse siyaset hayatımın bütün devir ve safhalarını dolduran mücadelelerimde daima hareket düsturum millî iradeye dayanarak milletin, vatanı muhtaç olduğu gayelere yürümek olmuştur.”83

“Bir millette, özellikle bir milletin iş başında bulunan yöneticilerinde, şahsî istek ve çıkar duygusu vatanın yüce görevlerinin gerektirdiği duygulardan daha üstün olursa, memleketin yıkılıp kaybolması kaçınılmasız bir sondur.” 84

Mustafa Kemal Atatürk’ün Çalışkanlık Duygusu

“Allah’ın emri çok çalışmaktır… Çalışmak demek, boşuna yorulmak, terlemek değildir. Zamanın gereklerine göre ilim ve fen her türlü medenî buluşlardan azamî derecede yararlanmak zorunludur.”

“Siz gidemiyorsunuz ama, bir sürü yobaz ayağına çarığını çektiği gibi, sırtında torbasıyla, karanfil vs. satıyorum diye inkılâbı köstekleyen yayınlarla köyleri adım adım dolaşıyor. Sizinse bu uğurda en küçük bir tedbiriniz yok.”85

Şunu da söyleyeyim ki; çok zekisin! Malum. Fakat zekânı unut! Daima çalışkan ol!”86

“Bir millî bayramın akşam eğlencesine katılan iki genci yanına çağırıp sordu.

—Bu akşam niçin toplandık ve neden eğleniyoruz?

“Delikanlı da, kız da kızarmışlardı, cevap veremiyorlardı. Nihayet kız:

—Efendim, dedi, ben yabancı dil öğreten bir liseye gidiyorum. Bize mektepte yalnız Fransız inkılâbını okuttular.

Atatürk hiç ses çıkarmadı, yaverine dönerek:

—Lütfen, dedi, bayanla bayı evlerine götürsünler. Derslerine çalışacaklar…”87

“İnsanlar ferdi olarak çalışırlarsa muvaffak olamazlar. Çünkü Allah insanları yaratırken onlara öyle bir muhtaçlık vermiştir ki, her insan hemcinsi insanlarla çalışmaya mecbur ve mahkûmdur.”88

Mustafa Kemal Atatürk’ün Sabır/Tahammül duygusu

“… —Büyük olmak için hiç kimseye iltifat etmeyeceksin, hiç kimseyi aldatmayacaksın, memleket için hakiki mefkûre (ülkü) ne ise onu görecek, o hedefe yürüyeceksin. Herkes senin aleyhinde bulunacaktır, herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaklardır, fakat sen buna mütehamil (dayanıklı) olacaksın, önüne nihayet nihayetsiz mânialar yığacaklardır.” 89

Mustafa Kemal Atatürk’te İrade Gücü

“Büyük olmak için hiç kimseye iltifat etmeyeceksin; hiç kimseyi aldatmayacaksın; memleket için hakiki ülkü ne ise onu görecek, o hedefe yürüyeceksin. Herkes senin aleyhinde bulunacaktır. Herkes yolundan çevirmeye çalışacaktır. Fakat sen buna dayanıklı olacaksın. Önüne sonsuz engeller yığacaklardır. Kendini büyük değil; küçük, zayıf vasıtasız, hiç kabul edecek ve kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak bu engelleri aşacaksın. Bundan, sonra da sana büyüksün derlerse bunu söyleyenlere güleceksin.”90

“-Ben diktatör değilim. Benim kuvvetim olduğunu söylüyorlar. Evet… Bu doğrudur. Benim arzu edip de yapamayacağım hiçbir şey yoktur. Çünkü ben zoraki ve insafsızca hareket etmek bilmem. Bence diktatör, başkalarını iradesine râm edendir. Ben kalpleri kırarak değil, kalpleri kazanarak hükmetmek isterim.”91

“Demişti ki:

—Lüzumuna kani olduğumuz bir işi derhal yapmalıyız.”92

Millete Güven Duygusu

—Benim için en büyük korunma noktası ve şefaat kaynağı milletimin sinesidir.93

“-Milletimizi şimdiye kadar söylediğim sözler ve hareketlerimle aldatmamış olmakla övünüyorum… Yapacağım, yapacağız, yapabiliriz, dediğim zaman onların gerçekten yapılabileceğine inanıyorum.”94 95

“Millet sevgisi kadar büyük mükâfat yoktur.”

“Yüksel, Türk! Senin için yükselmenin sınırı yoktur. İşte parola budur.” 96

-Son mermiye kadar aynı şiddetle devam ediniz. Çünkü iki saat sonra cephaneyi düşmandan ikmal edeceğiz.”97

Demokrasiye Saygı

“Cumhuriyet fazileti ahlâkıyeye müstenit bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir.”98

“…Demokrasi, özgürlük rejimleri akıl ve mantıktan, bilimden yoksun olarak uygulandığında toplumlar sarsıntı geçirmektedir… Sınırsız bir özgürlük anarşinin baş mimaridir. Özgürlükler kişilerin ve toplumların yararlanmasına değil gelişmelerine öncülük ettikleri sürece muteberdir. Demek oluyor ki, demokrasi ile özgürlük, adalet ve eşitliği birbirinden ayrı ayrı düşünmek, bunları birbirinden ayrılabilir kabul etmek çok yanlış bir düşünce tarzı olur…”99

“Laiklik yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması değildir. Türk yurttaşların vicdan, ibadet ve din özgürlüğü de demektir.”

“Türkiye Cumhuriyetinde, her yetişkin dinini seçmekte hür olduğu gibi, belirli bir dinin merasimi de serbesttir. Yani, ibadet hürriyeti vardır. Tabiatıyla ibadetler, güvenlik ve genel adaba aykırı olamaz; siyasî gösteri şeklinde de yapılamaz. Geçmişte çok görülmüş olan bu gibi durumlara artık Türkiye Cumhuriyeti asla katlanamaz.”100

Mustafa Kemal Atatürk’te Takdir Duygusu

“-Büyük Reşit Paşa’nın kültürü Alemdar’da olsaydı, Cumhuriyeti ilan eder, ben de tarih sahnesine bir başka görünümle gelirdim!..”101

Riyadan Hoşlanmama

İstanbul”da yapılan her tesise Atatürk adının verilmesini ısrarla ve her defa isteyen birisi için hatta onun yanında şunları söylemiştir:

“-Benden sonra benim için asılsız astarsız iddialar bu zattan gelecektir,” demişti.

—Aralarında belki hakikati kavrayanlar da çıkabilir, demişti.

—İsimlerin baki kalması için şehirlerin temellerine sığınmasına kani değilim. Tarih zorlamayı sevmeyen nazlı peridir. İnsan hafızası da fikirler ve vicdanları tercih eder. Bakınız, bu güzel şehrin adı İstanbul ama Fatih Mehmet’i hemen hatırlıyoruz. Ben memleketime hizmet edebildiysem vefasına inandığım milletim, sevgisini hadiselerin içinden çıkarır. Lütfen bırakın bu Bizans, Acem alışkanlıklarını…”102

Kin Tutmayan Atatürk

“—Sizinle bizim farkımız nedir?

Mustafa Kemal böylesine çıkışlardan zevk aldığı ve kendisinin keşfettiği genç doktora muhabbetle baktı:

—Bu büyük milleti benim sizlerden biraz daha iyi tanımam.”

Aile Saygısı

“Medeniyetin esası, ilerlemenin ve kuvvetin temeli, aile hayatındadır. Bu hayatta yozlaşma, muhakkak sosyal, ekonomik ve siyasî bozulmaya neden olur. Aileyi oluşturan kadın ve erkeklerin doğal haklarına sahip olmaları aile vazifelerini yerine getirebilme gücünde olmaları lazımdır.”103

İşte böyle bir ahlaka sahip olan Atatürk’ümüzün liderliğindeki aziz milletimiz hakkında bir yıl sonra söylenenler;

“Dağ başındaki haydutlar diye isimlendirdiğimiz Kahraman Mustafa Kemal ve O’nun bütün askerleri burada olsalardı, teker teker, hepsinin heykellerini dikerdik. Böylesine kahraman bir Ulusla anlaşma imzalamaktan gurur duyuyorum.”104

O’nun Yeri Neresi?

Gazi Hazretlerinin ebedi hayata göçtüğü anda, cenaze namazının nerede kılınacağı, konusunda ciddi tartışmalar yapıldı. Bu konuda söylenen son ve en anlamlı söz şuydu:

“Onun cenaze namazı, tertemiz hale getirdiği bütün vatanda, bu farizanın yerine getirilebileceği her yerde kılınabilir.”105

And

“Atatürk’ün Ölümü Üzerine Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Öğrencileri Tarafından İçilen And:

Ey Ulu Reis

Birinci vazifem Türk İstiklâlini, Türk Cumhuriyeti’ni Dünya durdukça korumak ve yükseltmektir.

Buna gençliğimiz, Şerefimiz, Namusumuz ve Türklüğümüz namına söz verip and içiyoruz.”106


1 Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü, cilt 3 Ankara 1995, s. 205.

2 Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Ankara 1984 s. 302.

3 Afet İnan, Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk’ün El Yazıları, 1969 s. 362.

4 Prof. Dr. Mehmet Âkif Tural, Hilâfet Sevdası Karşısında Millî Hâkimiyet Mücadelesi, Ankara 2001 s.21.

5 Ahmet Bekir Palazoğlu, Atatürk’ün Okul Gezileri, Ankara 1999, s. 337–338.

6 Milli Eğitimle İlgili Söylev ve Demeçler, Ankara 1993 I. c, s. 19.

7 Afet İnan, M.B. ve M.K. Atatürk’ün El Yazıları, 1969, s. 358.

8 Afet İnan M.B. ve M.K. Atatürk’ün El Yazıları, 1969, s. 473.

9 Cemal Kutay, Atatürk’ün Son Günleri, 2006, s. 22.

10 Cemal Kutay, a.g.e., s. 107.

11 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cilt: 1, 1989, s. 423.

12 Cemal Kutay, a.g.e., s. 173

13 İhsan Pekel, Atatürk’ü Anlamak ve Anmak, C. II, Ankara 2005, s. 7.

14 19 Aralık 1930, Cumhuriyet Gazetesi, s. 1.

15 Sadi Irmak, Atatürk’ten Anılar, s. 7.

16 Özdeyişleriyle Atatürk, s. 71.

17 A. İnan, İki Hatıra, Türk Milliyetçilerinin Kalemi İle Atatürk. 1935, s. 30.

18 Avni Altıner, Her Yönüyle Atatürk, İstanbul 1961 s. 221–222.

19 İhsan Pekel, Atatürk’ü Anlamak ve Anmak, C. I, Ankara 2005, s. 205–206.

20 Özdeyişleriyle Atatürk, s. 33.

21 Fatih Halkevi, O’nun İçin Yazılanlar, Söylenenler, İstanbul s. 228.

22 Zeynep Korkmaz, Atatürk ve Türk Dili, Belgeler, Ankara 1992 s. 148.

23 Sami N. Özerdim, Bilinmeyen Atatürk, s. 14.

24 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cilt 2, s. 198.

25 Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, 1984 s. 102.

26 Sabiha Gökçen, Atatürk’ün İzinde Bir Ömür Böyle Geçti, İstanbul 1982.

27 Sabiha Gökçen, a.g.e., İstanbul 1982s.154–155.

28 İhsan Pekel, a.g.e., Cilt II, Ankara 2005, s. 7.

29 İhsan Pekel, a.g.e., Cilt II, Ankara 2005, s. 95.

30 Cemal Kutay, a.g.e., 2006 s. 228.

31 Avni Altıner, Her Yönüyle Atatürk Cilt 2, İstanbul 1961, s. 425.

32 Afet İnan, M.B. ve M.K. Atatürk’ün El Yazıları, 1969 s. 87.

33 Münir Hayri Egeli, Atatürk’ün Bilinmeyen Hatıraları, s. 39.

34 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, 1919, cilt 3, s. 10.

35 T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, cilt 14, s. 428.

36 Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, Ankara 1986 cilt 1, s. 32–33.

37 Mustafa Baydar, Atatürk’le Konuşmalar, s. 17.

38 1921; Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cilt 1, s. 195.

39 E.B Şapolyo, Kemal Atatürk ve Milli Mücadele Tarihi, s. 336.

40 Cemal Enginsoy, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Kasım 1991, sayı 19, s. 78.

41 S.Başaran, Atatürk Haftası Armağanı, s. 56.

42 Cemal Kutay, a.g.e., 2006 s. 214.

43 1926, Adana sohbeti.

44 H.Tanyu, Atatürk ve Türk Milliyetçiliği, s. 82.

45 Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, s. 3, 90.

46 Asaf İlbay, Atatürk’ün Hayatı, Tan Gazetesi, s. 2.

47 Milli Eğitimle İlgili Söylevleri, Ankara 1993 s. 17.

48 Hüseyin Bahar, Atatürk’ün İnanç Dünyası, s. 32.

49 1923; Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cilt 2, s. 123.

50 Hilmi Yürebaş, Atatürk’ün Nükteleri, Fıkraları, s. 74.

51 M. İ. Garan, Milletlerin Sevgilisi Atatürk, Ankara 1986 s. 27.

52 Yücel, Şubat 1935.

53 31 Ağustos 1919, Erzincan Boğazı, s. 202–203.

54 İhsan Pekel, a.g.e., Cilt II, Ankara 2005, s. 8.

55 1922; Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cilt 2, s. 66.

56 Avni Altıner, a.g.e., İstanbul 1961 s. 193.

57 Falih Rıfkı Atay, Babamız Atatürk, İstanbul 1980 s. 54–58.

58 Neda Armener, Atatürk ve Din, 10.11.1971’de A.Ü. İlahiyat Fakültesinde Yapılan Konuşma Metni, s. 2; Atatürk İstanbul, 1970, 1000 Temel Eser Dizisi, s. 163.

59 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cilt 1, s. 60.

60 İhsan Kemal, Hayat Mecmuası, Nisan 1970, s. 18.

61 TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 1, cilt 18, s. 7.

62 Muhterem Erenli, Atatürk Cumhurbaşkanı, s. 146.

63 Sabiha Gökçen, Atatürk’ün İzinde Bir Ömür Böyle Geçti, İstanbul 1982 s. 83.

64 Atatürkçülük, Genelkurmay Bşk. Yayını 2. c, s. 43.

65 Zeynep Korkmaz, a.g.e., Ankara 1992 s. 362.

66 Avni Altıner, Her Yönüyle Atatürk, İstanbul 1961 s. 131.

67 1923; Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, 2.cilt, s. 143.

68 Hasan Rıza Soyak, Fotoğraflarla Atatürk ve Atatürk’ün Hususiyetleri 1965, s. 26–27.

69 Afet İnan, M.K. Atatürk’ün El Yazıları, 1930, s 61–62; 488-492.

70 Uluğ İğdemir, 1954, VII. Türk Dil Kurultayı, s. 138.

71 S. Borak, Bilinmeyen Yönleriyle Atatürk, 1925, s. 87.

72 Yücel Dergisi, Haziran 1939.

73 Cemal Kutay, Atatürk’ün Son Günleri, 2006 s. 156.

74 Hikmet Tanyu, Atatürk ve Türk Milliyetçiliği, s. 181.

75 Özdeyişleriyle Atatürk s.5.

76 Kılıç Ali, Atatürk’ün Hususiyetleri, İstanbul 1955 s. 52.

77 Cemal Kutay, Atatürk’ün Son Günleri, 2006 s. 245.

78 M. İ. Garan, Milletlerin Sevgilisi Atatürk, Ankara 1986 s. 27–28-29.

79 E. Z . Karal, Atatürk’ten Düşünceler, 1956 s. 142.

80 1923, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cilt 2, s. 161.

81 Cemal Kutay, a.g.e., 2006 s.148

82 Cemal Kutay, Atatürk’ün Son Günleri, 2006 s. 66.

83 İ. Pekel, a.g.e., Cilt II Ankara 2005, s. 3.

84 İhsan Pekel, a.g.e., Cilt II, Ankara 2005, s. 8.

85 Mehmet Önder, Atatürk’le Adım Adım Türkiye, Ankara 1984 s. 56.

86 Cevat Abbas Gürer, Cumhuriyet Gazetesi, 1936, 10.11.1941.

87 Hikmet Tanyu, Atatürk ve Türk Milliyetçiliği, s. 134–135.

88 Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Ankara 1991 sayı 20, s. 318.

89 Cemal Kutay, Atatürk’ün Son Günleri, 2006 s.21.

90 Yücel, 1939, Sayı 57.

91 Cemal Kutay, Atatürk’ün Son Günleri, 2006 s.31.

92 25, 31. 8. 19 Çankırı – Anadolu Ajansı Bülteni.

93 Nutuk, s. 47.

94 Yücel Mecmuası, Kasım 1939.

95 Cemal Kutay, Atatürk’ün Son Günleri, 2006 s. 123.

96 İhsan Pekel, a.g.e., Cilt II, Ankara 2005 s. 40.

97 İhsan Pekel, a.g.e., Cilt II, Ankara 2005, s. 89.

98 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, s. 242.

99 İhsan Pekel, a.g.e., Cilt I, Ankara 2005, s. 87.

100 İhsan Pekel, a.g.e., s. 131.

101 Cemal Kutay, Atatürk’ün Son Günleri, 2006 s. 225.

102 Cemal Kutay, Atatürk’ün Son Günleri, 2006 s. 168.

103 İhsan Pekel, a.g.e., Cilt II, Ankara 2005, s. 160.

104 Selahattin Çiller, Atatürk İçin Diyorlar ki, 1921, s. 49.

105 Cemal Kutay, Atatürk’ün Son Günleri, 2006 s. 226.

106 Ulus Gazetesi, 16 Kasım 1938, s. 7.

http://atam.gov.tr/gazi-mustafa-kemal-a ... ir-deneme/

_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Samimi Müslüman Atatürk
İletiTarih: 20 Oca 2013, 23:56 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
“O, Allahın birinci ve en büyük kuludur. Onun izinde bugün milyonlarca insan yürüyor. Benim, senin adın silinir; fakat sonsuza kadar O, ölümsüzdür.” (Dr. Utkan Kocatürk, Atatürkün Fikir ve Düşünceleri -Atatürk ve Din Eğitimi, A. Gürtaş, s. 26)

“Hz. Muhammed (sav) in bir avuç imanlı Müslümanla mahşer gibi kalabalık ve alabildiğine zengin Kureyş ordusuna karşı Bedirde kazandığı zafer, fani insanların karı değildir; Onun peygamber olduğunun en kuvvetli işareti işte bu savaştır.” (Hakikati Tasvir, Ş. Günaltayın Anıları A. Gürtaş, s. 26)

Atatürkün Hz. Muhammed (sav) e duyulacak sevgiyi tarif ettiği sözleri ise şöyledir: Büyük bir inkılap yapan Hazreti Muhammed (sav) e karşı beslenilen sevgi, ancak onun ortaya koyduğu fikirleri, esasları korumakla tecelli edebilir. (Şemsettin Günaltay, Ülkü Dergisi, sayı 100, s. 4)

http://www.antoloji.com/ataturk-ve-islamiyet-siiri/

_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Samimi Müslüman Atatürk
İletiTarih: 20 Oca 2013, 23:58 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
“Bizde ruhbanlık sistemi yoktur. Hepimiz eşitiz ve dinimizin buyruklarını eşit olarak öğrenmeye mecburuz. Her fert; dinini, diyanetini, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır. Orası da okuldur... Nasıl ki, her hususta yüksek meslek ve ihtisas sahiplerini yetiştirmek lazım ise, dinimizin gerçek felsefesini tetkik ve bilimsel ve fenni telkin kudretine sahip olacak güzide ve gerçek büyük alimler dahi yetiştirecek yüksek kurumlara malik olmalıyız.” (Atatürkün SD, c. II, s. 90 - Türk Tarihi TSK ve Atatürkçülük, s. 318)

“Evlatlarımızı o suretle talim ve terbiye etmeliyiz, onlara o suretle ilim ve irfan vermeliyiz ki, ticaret, ziraat ve sanat aleminde ve bütün bunların faaliyet sahalarında faydalı olsunlar, ameli bir uzuv olsunlar. Binaenaleyh maarif programımız, gerek ilk tahsilde, gerek orta tahsilde verilecek bütün şeyler bu görüşe göre olmalıdır.” (Atatürkün Söylev ve Demeçleri, Cilt II, s. 111)

http://www.antoloji.com/ataturk-ve-islamiyet-siiri/

_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Samimi Müslüman Atatürk
İletiTarih: 21 Oca 2013, 00:00 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
Türkler İslam oldukları halde, bozulmaya, yoksulluğa, gerilemeye maruz kaldılar; geçmişin batıl alışkanlık ve inançlarıyla İslamiyeti karıştırdıkları ve bu suretle gerçek İslamiyetten uzaklaştıkları için, kendilerini düşmanlarının esiri yaptılar. Gerçek İslamın çok yüce, çok kıymetli gerçeklerini olduğu gibi almamakta inatçı bulundular. İşte gerilememizin belli başlı sebeplerini bu nokta teşkil ediyor...(Sadi Borak, Atatürk ve Din, s. 36-37 Rönesans,Aralık 1991, s. 61)

Evet, Türk insanının yaşadığı din gerçek İslamdan uzak, hurafeler ve batıl inançlar üzerine kurulu bir dindi. Bu din, Türkiyeyi karanlığa götürüyordu. Bu gidişi durdurmanın tek çaresi vardı: Gerçek İslamın halka anlatılması... Yani hurafeleri, batıl inançları içinde barındırmayan, Atatürkün, akla, fenne, ilme uygun... (İzmir, 3 Şubat 1923, Atatürk Diyor ki, Varlık Yayınları, s. 46) dediği, dinin özünü teşkil eden Kuranın anlatılması gerekiyordu. Atatürk bu amaçla şunları söylüyordu: Türkler, dinlerinin ne olduğunu bilmiyorlar. Bunun için Kuran, Türkçe olmalıdır. “ (Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi 1-5, 1977 A. Gürtaş, s. 41)

http://www.antoloji.com/ataturk-ve-islamiyet-siiri/

_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Samimi Müslüman Atatürk
İletiTarih: 21 Oca 2013, 00:13 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
Hz. Muhammed'in mezarı ile ilgili belgeyi gördüğünü söyleyen Prof. Dr. nevzat Yalçıntaş iki dönem AKP'den milletvekiliği yapmış birisidir. Atatürk'e saldırmanın para ettiği bir dönemde ısrarla bu belgeyi gördüğünü söylüyor. Belgeyi 1981 yılında görmüş ve belge Dış İşleri Bakanlığı arşivindeymiş. Birçok milletvekili bu belgeyi araştırmak için bakanlıktan izin istiyor fakat nedense izin verilmiyor. Yalçıntaş'ın söylediğine göre beşgeyi 1981 yılında görmüş. Belge tarihi olarak internet aleminde dolanan 1919 ve 1926 tarihleriyle bir alakasının olmadığını söylüyor. Belgeyi 30 küsür yıl önce gördüğü için belge tarihini tam olarak hatırlayamıyorum ama 1930'ların başı olduğunu söylüyor. 1930-1931-1932-1933 bunlardan birisi yani.

***

Pazartesi akşamı Avrasya Televizyonu’nda Lale Şıvgın’ın sunduğu “Beyin Fırtınası” programına katılmıştım biliyorsunuz. Programın diğer konukları Nevzat Yalçıntaş ile Erol Manisalı idi.

Nevzat Yalçıntaş program sırasında Atatürk’le ilgili küçük bir anekdota yer vererek “Suudiler 1926 yılında sınırları içinde tüm mezarlıkları yıkıyorlardı. Atatürk sıranın Hazreti Muhammed’in kabrine geldiğini öğrenince bir telgraf çekerek, ‘Eğer bir tek taşına bile dokunursanız ordumu aşağı gönderirim’ demişti. Bunun üzerine Suudiler Hazreti Muhammed’in kabrine dokunamamıştı. Ama bu telgraf yok edildi” dedi.

Programın ana konusu kapatma davası olduğu için bu konu fazla uzun sürmedi. Programdan sonra Lale Şıvgın, yayının yapıldığı Doğatepe tesislerinde bizlere birer çorba ikram etti. Bundan yararlanarak Yalçıntaş’a “Hocam programda anlattığınız olayın ayrıntılarını söyleyebilir misiniz?” diye sordum.

1981 yılında 12 Eylül askeri yönetimi Atatürk’ün 100. doğum yılı nedeniyle kapsamlı bir program hazırlamış. Prof. Yalçıntaş o dönemde İlim Kurulu’nun başına getirilmiş. Amaç Atatürk’le ilgili çeşitli kaynaklardan arşiv araştırması yapmak ve “bilinmeyen Atatürk’ü” ortaya çıkarmakmış.

Yalçıntaş, “Dışişlerinde Münir Bey vardı. (Soyadını hatırlayamadı) İyi bir araştırmacı ve arşivciydi. Ona Dışişleri Bakanlığı arşivlerinin araştırılması görevi verilmişti” diyerek anlatmaya başladı.

Sonra da sürdürdü: “Bir gün Münir Bey aradı. Çok ilginç bir belge bulduğunu, bunu getirip göstermesi gerektiğini söyledi. O sırada benim çalıştığım başbakanlık binası ile dışişleri binası aynı yerde. Hemen atlayıp geldi. Çok heyecanlıydı.”

Prof. Yalçıntaş, Münir Bey’in gösterdiği belgeye baktığında çok şaşırdığını belirterek şöyle devam etti: “Belge bir telgraf metniydi. Henüz yeni kurulan Suudi devletinin kralına gönderilmişti. Telgrafta ‘Hazreti Muhammed’in mezarının yıkılacağını derin üzüntü içinde öğrendim. Bu kutsal emanete asla dokunamazsınız. Bir tek taşının bile zarar gördüğünü duyarsam orduyu aşağıya gönderirim’ anlamına gelen cümleler vardı.”

Yalçıntaş, burada Hazreti Muhammed’in mezarı ile ilgili kısa bir detay anlattı. İngiliz işgali sırasında komutan olan Fahrettin Paşa’nın kabri terk etmemek için uzun süre direndiğini, aç kaldıklarını bu nedenle çekirge yiyerek beslendiklerini, sonunda İngilizler’in hiçbir şekilde dokunmamaları kaydıyla Hazreti Muhammed’in mezarını terk ettiklerini ancak kutsal emanetleri de yanlarına aldıklarını söyledi.

Şimdi gelelim belgenin bulunmasından sonraki gelişmelere, çünkü vahim ve ilginç olan bu: Nevzat Yalçıntaş’ın anlattığına göre Münir Bey belgeyi önce bir üst amirine götürüyor. Belge oradan daha yukarı taşınıyor. Sonunda müsteşara oradan da Bakan İlter Türkmen’e geliyor. Tabii Evren Başkanlığı’ndaki Milli Güvenlik Konseyi’nin de haberi oluyor.

Sorun şu: Bu belge ne yapılacak? Dönemin Atatürkçü komutanları ve onların emrindeki bürokrasi bu belgenin açıklanmasını istemiyor. Ancak belge de ortaya çıkmış bir kere. Sonunda o dönemde yazılan ve şimdi kitapçılarda tek nüshası bile kalmayan bir Atatürk kitabının içine, hiçbir anons yapılmadan konuyor.

Kısacası konu adeta kapatılıyor, sadece o tuğla gibi kalın kitabı sonuna kadar okuyanların dikkatini çekecek biçimde “zevahiri kurtarmak” adına konuyor.

Peki bu belge şimdi nerede? Kimin koruması altında? Bu da bilinmiyor. Bilinen tek şey, Atatürk’ün İslam aleminin peygamberi Hazreti Muhammed’in mezarının ortadan kaldırılmasını önlemesi herkesten saklanıyor.

Hazreti Muhammed Mescidi Nebevi’de yatıyor

Hazreti Muhammed 571 yılında doğdu 632 yılında vefat etti. Peygamberimiz Medine’de oturduğu evde toprağa verildi. Bu mezar bugün dünyanın en büyük camisi olan Mescidi Nebevi’nin içinde.

Mescidi Nebevi, Hazreti Muhammed’in Mekke’den Medine’ye göç etmesinden sonra ilk namaz kıldığı yer. Hazreti Muhammed, Medine’de oturduğu evin hemen yanına kentin ilk mescidini inşa ettirmişti. Bu mescit geçen yıllar içinde defalarca yenilendi. Bugün 600 bin kişinin aynı anda namaz kılabildiği Mescidi Nebevi’nin korumasını çok uzun yıllar Osmanlı askeri yapmıştı.

Arabistan’da mezar adeti yoktur. Ölüler herhangi bir yerde toprağa verilir, üzerine belirleyici bir şey konmaz. Bu nedenle sadece Hazreti Muhammed’in mezar yeri ile ilgili bilgi vardır. O’nun dışındaki İslam büyüklerinin mezarlarının yeri bilinmez. Bir süre önce Hazreti Muhammed’in annesine ait olduğu ileri sürülen bir mezar ortaya çıkarılmıştı. Ancak Suudi yönetimi bu mezarı da ortadan kaldırmış ve yerine otopark yapmıştı.

Atatürk’ün müdahalesi olmasa Suudiler, Mescidi Nebevi’nin hemen dibindeki Hazreti Muhammed’in mezarını da tamamen ortadan kaldıracaktı. Nitekim Hazreti Muhammed’le aynı yere defnedildikleri bilinen Sahabe’nin önde gelen isimlerinin mezar yerleri bugün dümdüzdür.

Yaşar Nuri Öztürk: Ali Babacan araştırma izini vermedi

Nevzat Yalçıntaş’la sohbetimiz sırasında “Bir gün Yaşar Nuri Öztürk Bey aradı. Benim bu anlattığımı duymuş, belgeye nasıl ulaşabileceğini sordu” dedi. Ben de “Belgeyi bulmuş mu?” diye sorunca “Onu bilemiyorum, ama galiba bir kitabına koymuş ben okuyamadım” dedi.

Bunun üzerine önceki gün Yaşar Nuri Öztürk’ü aradım. Öztürk, Yalçıntaş’ın anlattıklarını doğrulayarak, “Ancak bunu henüz bir kitabıma koymadım. Araştırmayı aşağı yukarı tamamladım, Gazi Mustafa Kemal ve İslam isimli çok kapsamlı bir kitap hazırlıyorum, bunun bitmesi üç yılı alır. Konu bu kitapta yer alacak” dedi.

Milletvekili olduğu sırada bu belgeye ulaşmak için çok çalıştığını söyleyen Öztürk, “Belge Dışişleri Bakanlığı arşivlerinde. Milletvekili sıfatımla bu arşivlerde çalışmak için bakan Ali Babacan’a başvurdum, ama bana izin vermedi” diye konuştu.

Öztürk’e “Peki hocam, böyle bir belgenin açıklanmasını neden istemiyorlar?” diye sordum. Öztürk’ün cevabı çok ilginç oldu.

Şöyle dedi: “Atatürk’ü din ve İslam dışı göstermek isteyenler elbette bu belgeden rahatsız olacaklardır. Bu nedenle dini siyasete alet edenler emperyalistlerle iş birliği bile yapabiliyor. Dincilerle İslamı reddedenler bu noktada birleşebiliyor.”

Can Ataklı

http://www.youtube.com/watch?v=c66ulvvuywo
http://www.youtube.com/watch?v=kUhCuRddjlM


_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Samimi Müslüman Atatürk
İletiTarih: 21 Oca 2013, 00:33 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
iğneci yazdı:
-Urungu teşekkürler, forumuzda çakma Müslümanların samimiyetle faydalanacağı bir konu olmuş.


Sağolun rica ederim. Sözde Müslümanlık taslayıp Atatürk'e saldıranların hiçbirisinde Atatürk'de olan İslam bilgisinin yüzde bir'i yok.

_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Samimi Müslüman Atatürk
İletiTarih: 24 Oca 2013, 18:19 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
Mustafa Kemal’in anne soyundan yakın akrabaları arasında tekke şeyhleri de vardır. Hatta anlatılanlara bakılacak olursa, Mustafa Kemal’in annesi Zübeyde Hanım ve halası Emine Hanım, Selanik’te sık sık tarikat toplantılarına katılıp, şeyh ve derviş aileleriyle sıkı ilişkiler kurmuşlardır.

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya, C.I, İstanbul 1958, s.269)

***

Zübeyde Hanım’ı tanıyanlar, Zübeyde Hanım’ın evinde iki adet Kur’an’ı Kerim bulunduğunu, bu Kur’an’lardan birinin duvarda özel koruması içinde asılı, diğerinin ise evin başköşesinde bir rahle içinde açık durduğunu belirtmektedirler. Zübeyde Hanım’ın son nefesini verinceye kadar her fırsatta sıkça Kur’an okuduğu bilinmektedir. Mustafa Kemal annesinin dindarlığına büyük saygı duymuş, ona hediye alacağı zamanlarda, seccade, tespih ya da başörtüsü gibi dinsel işlevi olan şeyleri tercih etmiştir. Örneğin, Şam’da kurmaylık stajını yaparken sevgili annesine hediye olarak Suriye yapımı dört tarafı gümüş sırmalarla işlemeli bir başörtüsü almış ve arkadaşı Ali Fuat’la Selanik’e, annesine göndermiştir.

(Ali Fuat Cebesoy, Sınıf Arkadaşım Atatürk, İstanbul, 1967, s. 122)

***

Mustafa Kemal çocukluk ve ilk gençlik yılları dışında sıklıkla annesinden ayrı kalmıştı. Annesini çok seven bir oğul olarak annesinden uzak kaldığı dönemlerde anne hasretini derinden hissetmiş, tüm güçlüklere rağmen her fırsat bulduğunda annesini ziyaret etmeyi de ihmal etmemiştir. Mustafa Kemal son olarak Kurtuluş Savaşı yıllarında annesinden ayrı kalmıştır; fakat anne hasretine dayanamamış olsa gerekir ki, annesini Ankara’ya yanına aldırmıştır. Mustafa Kemal, TBMM Başkanı ve Başkomutandır. Yıllardan 1922, aylardan Hazirandır. Anne ve oğul üç yıl ayrılıktan sonra nihayet kavuşmuşlardı. Zübeyde Hanım bir süre Çankaya Köşkü’nde kalmış; ancak kısa süre içinde İstanbul’dan beri devam eden hastalığı iyice artmıştır. Mustafa Kemal, hasta annesine İzmir havasının iyi geleceğini düşünmüştür. Zübeyde Hanım, uzun uğraşlardan sonra, İzmir’e gidip bir süre kalması için ikna edilebilmiştir. Zübeyde Hanım, İzmir’de Mustafa Kemal’in evliliği düşündüğü Latife Hanım’ın Karşıyaka’daki yazlık evlerinde kalmaya başlamıştır. Burada bulunduğu sırada hastalığı iyice ağırlaşan Zübeyde Hanım 15 Ocak 1923’te vefat etmiştir. Mustafa Kemal ise bu sırada özel treniyle Ankara’dan başlayan ve Batı Anadolu’yu kapsayan bir yurt gezisine çıkmış ve 15 Ocak’ta Eskişehir’e gelmiştir. Gün ağarmak üzeredir. Mustafa Kemal emir eri Ali Çavuş’u çağırıp, “Bir haber var mı?” diye sormuştur. Ali Çavuş, “Şifre geldi ama çözülmedi” diye yanıt verince, mavi gözleri çakmak çakmak olan Mustafa Kemal hafifçe başını kaldırıp Ali Çavuş’a hüzünle bakarak, “Annemin öldüğünü biliyorum. Bir rüya gördüm. Yeşil tarlalarda annemle dolaşıyordum. Birden bire bir fırtına çıktı, anamı alıp götürdü” demiştir. Deşifre edilmiş telgraf kendine verildiği zaman gözlerini kapamış, derin bir nefes almış, başını hafifçe öne eğmiş, bir an düşündükten sonra “İzmir’e gidiyoruz. Treni İzmit’e çevirsinler” talimatını vermiştir.

Mustafa Kemal, aynı gün, İzmir’de bulunan başyaver Salih Bozok’a şu telgrafı çekmiştir: “Verdiğiniz elim haber beni çok müteessir etti. Merhumenin münasip bir tarzda merasim-i tedfiniyesini (İslami kurallara uygun bir şekilde cenaze törenini) ifa ettiriniz. Cenab-ı Hak milletimize hayat ve selamet versin.”

(Güler, Ali; Atatürk Soyu, Ailesi ve Öğrenim Hayatı, Ank.1999, s.43)

***

Mustafa Kemal, kısa bir süre sonra İzmir’e gelerek annesine olan son görevini yerine getirecek; annesinin mezarı başında ve Allah’ın huzurunda ellerini açıp dua edecektir.

Resim

Zübeyde Hanım’ın Cenaze Töreni

Zübeyde Hanım’ın ölümü sırasında İzmir’de bulunan Asım Gündüz, Zübeyde Hanım’ın cenaze töreni hakkında şu bilgileri vermektedir:

“Zübeyde Hanım son saatlerinde yanında bulunan Latife Hanım’a ayrıca bir vasiyet yazdırmıştır. Latife Hanım, ölüm haberini ilk önce İzmir valisi Mustafa Abdülhak (Renda’ya) bildirmiş, vali de büyük bir cenaze töreni hazırlatmıştı. Latife Hanım ilk gece İzmir’in tanınmış hafızlarından tam otuz üç kişi çağırarak sabaha kadar hatim yaptırmış ve hatim duası üç gün sürmüştür.

Cenaze alayına adeta bütün İzmir katılmıştı. Vali, memurlar, komutanlar, hocalar olduğu halde cenaze alayının uzunluğu bir kilometreyi buluyordu. Okulların getirdiği çelenkler kabrin üstünde bir örtü teşkil etmişti. Batı Cephesi kurmay başkanı Asım, Kazım (Özalp), Fahrettin (Altay), Mürsel (Bakü), İzzettin (Çalışlar), Abdurrahman Nafiz (Gürman) paşalar cenaze alayının önünde yürümekte idiler.

Latife Hanım, siyah bir manto giymiş, siyah peçe örtmüş, cenaze alayına katılmak istemişti; fakat ailesinin ve din adamlarının, “İslam’da kadın cenazeye katılmaz” diye engel olmaları üzerine bir faytona binerek cenazeyi arkadan takip etmiştir.

Latife Hanım, kabirde yüzlerce gümüş mecidiye sadaka dağıtmış, kırkında mevlit okutmuş, 52. gecesinde de aşure yaparak fakir fukaraya dağıttığı gibi, hatimler indirerek bu mübarek kadına karşı duyduğu sevgi ve şükran borcunu ödemişti”

Mustafa Kemal, kısa bir süre sonra İzmir’e gelerek annesine olan son görevini yerine getirecek; annesinin mezarı başında ve Allah’ın huzurunda ellerini açıp dua edecektir.

(Güler, Ali; Atatürk Soyu, Ailesi ve Öğrenim Hayatı, Ank.1999, s.43,44)

***

Zübeyde Hanım, İslam dininin ilkelerine sıkı sıkıya bağlıdır. Ömrü boyunca dininin tüm gereklerini yerine getirmekle kalmamış, son günlerinde, öldükten sonra ruhuna hatim okutulmasını vasiyet etmiştir.

Kurtuluş Savaşı yıllarında annesinden bir süre uzak kalan Mustafa Kemal, Ankara’dan Cemal Bey’i (Bolayır) sık sık İstanbul’da Akaretler’de oturan annesine göndererek hatırını sordurmuş ve bu şekilde bir şeye ihtiyacı olup olmadığını öğrenmiştir. Cemal Bey’in, Zübeyde Hanım’ı son ziyaretlerinden birinde artık iyice hastalanmış olan Zübeyde Hanım ona vasiyetnamesini hazırlatmış ve Cemal Bey’den bir istekte bulunmuştur:

“Evladım, ben öldükten sonra ruhuma her sene hatim okutmak üzere bir yere bir miktar para bırakmak isterim. Bunu nereye verelim?”

Cemal Bey biraz düşündükten sonra:

“Peki, size çok iyi bir müessese göstereceğim. Arzu ederseniz sizinle oraya gidip görüşelim” demiş ve Zübeyde Hanım’a yardımcı olmuştur.

Ertesi gün Cemal Bey, o zaman Darüşşafaka müdürü olan Ali Kami Bey’i görerek Zübeyde Hanım’ın arzusunu ona iletmiştir. Ali Kami Bey “memnuniyet ile teberrularını (bağışlarını) kabul ederiz” demiş. “Mektep esas defterine kaydını yaparak her sene arzusu veçhile hatim ettirip duasını yaparız” diye de eklemiştir. Daha sonra, Cemal Bey ile Zübeyde Hanım Dürüşşafaka’ya gitmişler. Müdür Ali Kami Bey bütün öğrencileri büyük salona toplamış ve kendilerine Paşa’nın annesini tanıtmıştır. Bundan sonra ilahiler ve dualar okunmuş, Zübeyde Hanım bu güzel karşılanıştan çok memnun kalmıştır. Zübeyde Hanım vasiyetnamesinde Dürüş-şafaka’ya da bir miktar para bırakmıştır

(Altan Deliorman, Atatürk’ün Hayatındaki Kadınlar, İstanbul 1999, s. 29,30)

Resim

Resim


Daha sonra annesinin vasiyetini öğrenen Mustafa Kemal, her ölüm yıldönümünde annesine hatim okutup, hatim okuyan hafıza zarf içinde bir miktar para vermeyi adet haline getirmiştir. Bu, bir oğlun annesine duyduğu sevgi ve bağlılığın manevi bir işaretidir.

Zübeyde Hanım, babasının dindarlığından fazlaca etkilenmişti. Zübeyde Hanım’ın babası, yani Mustafa Kemal’in anne soyundan dedesi -daha öncede belirtildiği gibi- “Sofuzade” olarak bilinen Feyzullah Efendi’dir. Sofuzade Feyzullah Efendi, Atatürk’ün çocukluk anılarında okul tatillerinde tarlalarda kargaları kovaladığından bahsederken söz ettiği Selanik’e bir saat uzaklıkta Langaza’daki çiftliğin sahibidir. Zübeyde Hanım, Feyzullah Efendi’nin üçüncü eşi Ayşe Hanım’ın tek kızıdır.

(Cemal Kutay, Türkçe İbadet, s. 131)

_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Samimi Müslüman Atatürk
İletiTarih: 29 Oca 2013, 00:56 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
Atatürk’ün Din Anlayışı-5

V. Korhan Koral




Kişisel Kurtuluş: Bilinçli İnanç



İnsan, kendi inancını kendi bilgi birikimiyle beslemelidir. Kişiyi kurtaracak sarsılmaz bir iman ancak inancının idrakinde olup bunu inceleme konusu yapabilen bir aklın aracılığıyla elde edilebilir. Bu yolda kişinin yol göstericileri -şahıs, fikir, kitap v.b.- olabilir; ancak her şeyini ipotek altına alan ve onun yerine düşünüp neye nasıl inanması gerektiğini söyleyen bir otorite olamaz. Aksi hal, İslam dışı bir haldir: “Türkler dinlerinin ne olduğunu bilmiyorlar. Bunun için Kuran Türkçe olmalıdır.”, “Türk Kuran’ın arkasından koşuyor fakat onun ne dediğini bilmiyor. Ve bilmeden tapınıyor, benim maksadım, kitapta neler var Türk anlasın.”(39), “Sonra Kuran’ın tercüme ettirilmesini emrettim. Bu da ilk defa olarak Türkçeye tercüme ediliyor. Hz. Muhammed’in hayatına ait bir kitabın tercüme edilmesi için de emir verdim.”(40), “Cemal Kutay anlatıyor: “Dünyada Atatürk kadar İslam Dinini mana ve mefhumuyla kavramış ve onu aslına iade etmek için büyük kavga yapmış başka bir insan yoktur. Mustafa Kemal 1300 sene sonra Hazreti Muhammed’in ruhunu şadedecek esaslar getirmiştir. Bugün secde-i Rahmana alın koyabiliyorlarsa bu onun sayesindedir. Bugün en geçerli iki meal, Ömer Rıza Doğrul ve Ahmet Hamdi Akseki mealleridir. İkisini de Mustafa Kemal yaptırmıştır. Muhammed ismini kullananları kesinlikle affetmezdi. “O büyük insana layık olamazsak ne olacak” derdi.” (41)



“Milletimiz din ve dil gibi kuvvetli iki fazilete sahiptir. Bu faziletleri hiçbir kuvvet, milletimizin kalp ve vicdanından çekip alamamıştır ve alamaz… Camilerin kutsal minberleri halkın ruhi, ahlaki gıdalarına en yüksek, en verimli kaynaklardır. Minberlerden halkın anlayabileceği dille ruh ve düşünceye hitap olunmakla Müslümanların vücudu canlanır, düşünceleri temizlenir, imanı kuvvetlenir, kalbi cesaret bulur. Fakat buna karşılık hutbe okuyanların sahip olmaları gereken ilmi nitelikler, özel liyakat ve genel kültüre sahip olmaları önemlidir. Hutbeden amaç, ahalinin aydınlanması ve ona yol gösterilmesidir, başka şey değildir. Yüz, iki yüz, hatta bin yıl önceki hutbeleri okumak, insanları cahillik ve çağın gerisinde bırakmak demektir. Hatiplerin, normal olarak, halkın günlük kullandığı dil ile konuşmaları gereklidir… İnsanlık, dini ihtisas ve derin dini bilgilere sahip olup, her türlü boş inanışlardan sıyrılarak, gerçek ilim ve fennin nurları ile temiz ve mükemmel oluncaya kadar, din oyunu aktörlerine her yerde rastlanacaktır.”(42)



Atatürk’ün Hz. Muhammed ve Müslümanlık Hakkındaki Görüşleri:



“Atatürk’ün, vefat etmeden 15 gün önce dönemin Başvekili kanalıyla şu açıklamaları yapmıştır: “Bütün dünyanın Müslümanları Allah’ın son peygamberi Hz. Muhammed’in gösterdiği yolu takip etmeli ve verdiği talimatları tam olarak tatbik etmeli. Tüm Müslümanlar Hz. Muhammed’i örnek almalı ve kendisi gibi hareket etmeli; İslamiyet’in hükümlerini olduğu gibi yerine getirmeli. Zira ancak bu şekilde insanlar kurtulabilir ve kalkınabilirler.”(43),



“… Atatürk’ün denizlerden renk alıp renk veren gözleri, masanın üzerinde serili haritaya dikildi ve beni kolumdan tutarak masanın başına çekip parmağını bir noktaya dikti. Bu, kendi elleriyle çizdikleri bir askeri harita idi ve Hz. Muhammed’in büyük Bedir Cengi’ni adım adım gösteriyordu. Hz. Muhammed’e ve O’nun peygamberliğine kadar, büyük askeri dehasına hayran olan eşsiz Sakarya Galibi, Bedir Galibi’ni göklere çıkarırken, “O’nun Hak Peygamber olduğundan şüphe edenler, şu haritaya baksınlar ve Bedir destanını okusunlar” diye heyecanlandı. Ata’nın son sözü şu olmuştu: “Hz. Muhammed’in bir avuç imanlı Müslümanla mahşer gibi kalabalık ve alabildiğine zengin Kureyş ordusuna karşı Bedir meydan muharebesinde kazandığı zafer, fani insanların karı değildir. O’nun Peygamberliğinin en kuvvetli delili işte bu savaştır.”(44),



“Büyük bir inkılap yaratan Hazreti Muhammed’e karşı beslenilen sevgi, ancak onun ortaya koyduğu fikirleri, esasları korumakla tecelli edebilir.”(45), “O, Allah’ın birinci ve en büyük kuludur. O’nun izinde bugün milyonlarca insan yürüyor. Benim, senin adın silinir; fakat sonsuza kadar O ölümsüzdür.”(46)



Atatürk’ün manevi kızı Ülkü Şüküllüoğlu anlatıyor: “Annemi Zübeyde Hanım büyütmüştür. Onun anneme anlattığı bir anıyı aktarayım. Atatürk, 25 Ağustos’ta Kocatepe’ye çıktığı zaman orada şöyle dua ediyor: “Allah’ım senin bana verdiğin fikir ve zeka ile ben bütün planlarımı gerçekleştirdim. Bundan sonrası artık senin mukadderatın…” O, Allah’ına inanan bir insandı. Paşa, Ramazan’da Dolmabahçe’de veya Çankaya’da olduğunda anneme “Vasfiye oruç tutuyor musun?” diye sorarmış, annem “tutuyorum” dediğinde çok memnun kalırmış. Bana hastalandığımda dua ettirirdi, kendi de ederdi. Çok iyi hatırlıyorum, tifo geçiriyordum çok üzülmüş beni kurtarması için Allah’a dua etmiş. Annesi Zübeyde hanım da çok dindarmış. Anneme daha 7 yaşındayken Kuran dersi aldırmaya başlamış. Kız kardeşi Makbule hanımın da devamlı namaz kıldığını biliyorum.” (47)



Safiye Ayla anlatıyor: “Annesi Zübeyde hanım da ablası Makbule hanım da çok dindar insanlardı. Namaz kılarlardı. Tam dindar bir aile ortamında yetişti. Atatürk de dindar bir insandı. Çok beğendiği Hafız Yaşar vardı. O Kuran okunurken gözlerinden yaşlar dökülürdü. Hatta bütün hocaları toplayıp ayetleri okuyup izah ederek incelemeler yapardı. Bana “Allah’ın sana verdiği lütfu unutma ve bununla şımarma, mütevazi ol, daima Allah’a şükret” derdi. Kendisine, “Paşam şunu yaptın, bunu yaptın” diyenlere “Bana Allah yardım etti, ben talihli bir insanım derdi.” (47)



Münir Hayri Egeli’nin hatıralarında anlattığına göre, Atatürk’ün huzurunda bulunanlardan birinin “Türkler’in milli dininin Şamanlık olduğunu” söylemesi üzerine Atatürk: “Ahmak! Müslümanlık da Türk’ün milli dinidir. Müslümanlığı Türkler yaymışlar ve Türkler kendilerine göre en geniş manasıyla anlamışlar ve benimsemişlerdir…” (47) demiştir.



Sonuç:



Tüm bu bilgiler ışığında, Atatürk’ü bir din reformisti olarak kabul etmek pek de yanlış olmaz. Çünkü özü kaplayan toz olan gericilikle mücadele ederken ister istemez öze yönelmiş durumdadır. Zira dejenere olmuş ve saf dini insanların yüreğinde pekiştirmek yerine bulandırmaya başlayan tekke, türbe ve zaviyeler onun döneminde kapanırken, dinin özünü kavramada en önemli yol olan dini anlama işlevini yerine getirecek şekilde, ilk Türkçe Kuran meal ve tefsirleri de onun döneminde yapılmıştır. Cumhuriyetin ilk on beş yılında Kuran-ı Kerim’in meali ve tefsiri niteliğinde bu gün de dini sahada en önemli kaynaklar olduğu kabul edilen 9 eser yayınlanmıştır. “Atatürk’ün İslam dininin doğru anlaşılması ve en saf şekliyle yaşanmasına olan inancı, her zaman gerçek din ile batıl inançlarla dolu gericiliği net biçimde ayırmasından anlaşılabilir. Bu amaçla Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurmuştur. Dolmabahçe Sarayı’nda da Kuran okutturmuş, ayetleri okuyup izah ettirerek manası üzerinde incelemeler yapmıştır.” (48).



Atatürk’ün derin manevi inancından da anlayabileceğimiz gibi, ateist olduğunu söyleyebilmek çok güçtür. Ancak onun, bölümün başından beri verdiğimiz görüşleri ortadayken, Allah’ın varlığına değil ama dine inanmadığı, hatta bu yönde sözleri olduğu da ileri sürülebilir. Zira aşağıda vereceğimiz sözlerinde olduğu gibi, belki de ‘o, dini sadece gerekli olan ve olması gereken bir müessese olarak görüyordu’ yani faydacı bir mantıkla ele alıyor ve topluma zarar veren bir müesseseyi, topluma faydalı bir müessese haline dönüştürmek istiyordu, denebilir: “Din vardır ve lazımdır. Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkan yoktur. Din vardır ve lazımdır.”(49), “Din insanların gıdasıdır. Dinsiz adam boş bir eve benzer. İnsana hüzün verir; kesinlikle bir şeye inanacağız. Bu, dinlerin en sonuncusu elbette en mükemmelidir. İslam dini, hepsinden üstündür.”(50), “Efendiler! Hangi şey ki akla, mantığa, toplum çıkarlarına uygundur; biliniz ki o, dinimize de uygundur. Bir şey akıl ve mantığa, milletin çıkarlarına, İslam’ın çıkarlarına uygunsa, kimseye sormayın. O şey dinidir. Eğer bizim dinimiz akıl ve mantıkla uyuşan bir din olmasaydı, en mükemmel din olmazdı, en son din olmazdı.”(51)



Ancak hal ne olursa olsun, şöyle ya da böyle, yaptıkları eninde sonunda gerçek İslam’a bir hizmet olarak artı haneye yazılmalıdır. Zira İlahi düzen, bir şekilde kendisinden yana görünen unsurlarca, mutlak anlamda değil ama insanların zihninde, zedelenme konumuna gelebildiği gibi, kendisinin karşısında görünen unsurları, insanların zihninde, kendi leyhine dönüştürmede de ustadır. Ne de olsa her şey, “Allah’ın emrindendir” ve O, her şeyi kendi hükmüne uygun olarak kullanır. Bununla birlikte, Atatürk, sürekli araştırıp zihnini yenileyen gerçek anlamda bir aydındı. Yaşadığı dönemin özellikle dinsel handikaplarını da düşündüğümüzde, zihninin zaman zaman dini çizgiden sapmış olması da muhtemeldir. Hatta bazılarının iddia ettiği gibi, bu ömrünün hemen hemen son dönemlerine dek süreklilik arz etmiş de olabilir. Ancak şu da vardır ki, gerçek anlamda irdeleyici bir zihnin şüphe ya da inkar noktasına dalması ve o noktadan sonra analizlerine devam ederek daha güçlü bir imanla aslına rücu etmesi oldukça mümkündür. Necip Fazıl, “Çıkacaklarına emin olabilsem her mümini şüphe kuyusuna atardım.” derken tam da bunu kastetmiştir. Zira tarihteki tüm büyük din reformistleri zaman zaman kendilerini şüphe kuyusuna atan ve içsel bunalımlara sürükleyebilen ve ardından daha güçlü bir iman getiren analizci zihinsel fonksiyonlara sahiptir (Örnek: Protestan mezhebinin kurucusu Luther).



Özet olarak biz Atatürk’ün (daha doğrusu her bir insanın) samimi bir Müslüman olup olmadığıyla ilgilenmiyor, onun samimi Müslümanların gerçek İslam’ı anlaması hatta yaşaması yolunda devrim ve reform niteliğinde çok büyük hizmetleri olduğunu söylüyoruz. Kendi fikrimiz ise, Atatürk’ün hiçbir zaman Allah’a, manevi kudrete olan inancını yitirmediği ancak belki dönem dönem tüm dinlere ve Müslümanlığa şüphe ile yaklaşmış olabileceği (daha çok hurafelerin yarattığı toplumsal yozlaşmaya duyduğu derin duygusal tepkiler nedeniyle) fakat bu duygusal burhanlardan her çıkışında manevi derune yönelik imanının biraz daha güçlenerek, tüm sadeliği, yalınlığı ve özsel boyutuyla İslam’ın has bir inanırı olduğu yolundadır. Ancak bunları söylememizin nedeni, sadece tarihe mal olmuş ve devrimleri hala bu toplumu ayakta tutan ve Allah’ın izniyle, devletler var oldukça tutacak olan büyük bir kişiliği kendi çapımızda tanıma çalışmamızı paylaşmaktan ibarettir. Zira bir kimsenin inancını sorgulamak İslami olarak da ahlaki olarak da yapılmaması gereken yanlış bir davranıştır. İmanın kimde olduğu bilinemez. Atatürk’ün de dediği gibi, din bir vicdan işidir ve sadece o vicdanın sahibini ilgilendirir. Başkalarına kendi vicdanlarıyla ilgilenmek ve kendi vicdan hesaplarını yapmak düşer.



Kaynaklar:



(39) http://www.haberbilgi.com/kitaplar/ Ahmet_ Taner_ Kislali/ siyasal_sistemler/

(40) Atatürk’ün Temel Görüşleri, Fethi Naci, s.55

(41) Rönesans Dergisi, Şubat 1991, s.20

(42) http://www.kultur.gov.tr/ belgeno=13533

(43) Atatürk, Nedim Senbai, A.Ü. Dil, Tarih, Coğrafya Yay., s. 102, 1979

(44) Atatürk ve Din Eğitimi, Ahmet Gürbaş, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, s.28

(45) Şemsettin Günaltay, Ülkü Dergisi, sayı 100, s. 4

(46) Prof.Dr. Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, s. 208

(47) Rönesans Dergisi, Şubat 1991, s.20

(48) www.bozkurtataturk.com

(49) Cemal Kutay, Ne Buldu, Ne Bıraktı, Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı, İzmir, s.168

(50) Muhterem Erenli, Atatürk 3. Cumhurbaşkanı, s.146

(51) Atatürkçülük/Atatürk’ün görüş ve direktifleri, M.E. Basımevi,1988,s.455


http://sufizmveinsan.com/sohbet/ataturk ... yisi5.html

_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Samimi Müslüman Atatürk
İletiTarih: 13 Mar 2013, 14:21 
Kıdemli Üye

Kayıt: 27 Arl 2011, 06:18
İleti: 1835
Teşekkürler kardeş :) Süper olmuş.

Forumda azınlık durumunda olan yobazitelere kapak olur artık :)

Tepe tepe okuyup bilgilensinler.

_________________
Polis; asker kadar disiplinli, hukukçu kadar hukuk adamı, bir anne kadar şefkatli olmalıdır.

Mustafa Kemal ATATÜRK.


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Samimi Müslüman Atatürk
İletiTarih: 04 Nis 2013, 20:19 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
16 Eylül 1922, Müslüman Partisi organı Vaşa Pravda Gazetesi (Saray Bosna): "Kemal Paşa, Avrupa diplomatlarının çözemediği sorunu çözdü. Yunanistan ve İslam'ın kanlı düşmanı L.George, şimdi Türkiye'nin büyük kurtarıcısı önünde dize geliyorlar." (B.N.Şİmşir, İngiliz Belgelerinde, 4.C., s.CXXXII vd./ 555)

"Dünyanın dört bir yanındaki Müslüman halk, bu Türk zaferini, İslam'ın Hıristiyanlığa, Doğunun Batıya, Asya'nın Avrupa'ya, Kemalist Türkiye'nin emperyalist İngiltere'ye kazandığı en büyük zafer' olarak kutlamaktadır." (20 Eylül ve sonraki tarihli İngiliz belgelerine dayanarak, S.R.Sonyel, Dış Politika, 2.C., s.269/154.dipnot)

20 Haziran 1920, Lympne toplantısında L.George: "Mustafa Kemal'e çok kuvvetli bir yumruk indirelim. Bu şarttır. Mustafa Kemal'in bu başarısı Araplara sıçrayabilir, bu nedenle mutlaka ezilmesi gerekir." (Erol Ulubelen, İngiliz Gizli Belgelerinde Türkiye, s.233)

http://www.scribd.com/doc/73932451/5105 ... turmacalar

_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Samimi Müslüman Atatürk
İletiTarih: 04 Nis 2013, 21:01 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Arl 2011, 03:53
İleti: 2930
Konum: Turan
ATATÜRK’ÜN İSLAM DİNİNE HİZMETLERİ

Kendine Özgü/Sade Bir Dindar

"Milletimiz din ve dil gibi kuvvetli iki fazilete maliktir. Bu faziletleri hiçbir kuvvet, milletimizin kalb ve vicdanından çekip alamamıştır ve alamaz." (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri II, S. 66-67)

Atatürk düşmanlarının öteden beri Atatürk’e saldırmak için kullandıkları en önemli yöntem, Atatürk’ün “dinsiz” olduğu ve “dindarlara baskı yaptığı” şeklindeki yalanı durmadan tekrarlamaktır. Yokluk ve yoksulluk içindeki bir toplumla önce emperyalizmi dize getiren sonra da çağdaş bir ulus yaratan Atatürk’ün, “onunla Allah arasında” kalması gereken din-inanç konusundaki tutumuna göre değerlendirilmesi, (gerçekten inanlar için söylüyorum) her şeyden önce günahtır! Çünkü din, Atatürk’ün de dediği gibi, “Allah ile kul arasındaki bağlılıktır”. Atatürk'ün inanıp inanmadığı, az yada çok inandığı kişisel bir tercih olduğundan sadece Atatürk'ü ilgilendirir, ancak "Atatürk'ün din düşmanı olduğu ve dindarlara baskı yaptığı" iddiası herkesi ilgilendirir, bu nedenle de üzerinde durulması gerekir.

Atatürk'ün "dinsiz" gösterilerek Müslüman Türk insanının gözünden ve gönlünden düşürülmesi projesinin dış ayakları da vardır. Üstelik bu proje daha Atatürk'ün sağlığında başlamıştır. Örneğin,‘Alman asıllı Ortadoğu uzmanı Kurt Ziemke, 1930 yılında ‘Die Neu Türkei’ (Yeni Türkiye) adında bir kitap yayımlamıştır. Bu kitapta Almanya’nın Türkiye’ye yönelik uygulaması gereken politika ve stratejisi anlatılmaktadır. Bu strateji ve politikalara göre: ‘İngilizler Musul’da hedeflerine ulaşmak için bir yandan Türkiye’deki ayrılıkçı hareketlere destek verirken bir yandan Kemalist akımın yayılmasını engelleyecek önlemlere başvurmuşlardır. Yapılması gereken Kemalist Cumhuriyetin hem din düşmanı, hem de Kürt düşmanı olduğu temasını ortaya atıp işlemektir.’ Ziemke'nin bu projesi doğrultusunda dış ve iç Türkiye Cumhuriyeti düşmanları "dinsiz Atatürk" propagandasına 1930'larda başlamışlardır.

Atatürk'ün hayatı incelendiğinde onun hayatının hiçbir döneminde hiçbir dine ve hiçbir din mensubuna kötü gözle bakmadığı, hangi dinden olursa olsun bütün dindarlara saygıyla yaklaştığı, hiçbir din mensubuna baskı yapmadığı görülecektir. Nitekim Atatürk, "Her türlü düşünceye ve inanışa saygılıyız" diyerek laiklik ilkesini hayata geçirmiştir. Atatürk’ün anladığı laiklik her şeyden önce dine ve dindara saygıdır. Aynı şekilde dinsizliğe ve dinsize de saygıdır. Yani düşünce ve inanç özgürlüğüdür.

Öteden beri Atatürk düşmanları, Atatürk’ü Müslüman-Türk milletinin gözünden düşürmek için Atatürk’e “dinsiz” diye iftira atmışlar, genç nesilleri bu çirkin iftirayla zehirlemişlerdir. İşin asıl şaşırtıcı tarafı, kendisini "Atatürkçü" diye adlandıran bazı çevrelerin de Atatürk'ü yüceltmek adına onu "dinsiz" diye adlandırmış olmalarıdır. Yani, bir grup "aşağılamak" için, bir başka grup ise "yüceltmek" için Atatürk'ün "dinsiz" olduğunu iddia etmiştir. Gerçek şu ki hiçbir konuda anlaşamayan din istismarcıları ile Atatürk istismarcıları "Atatürk’ün dinsizliği" noktasında anlaşmıştır. Örneğin, bugün Türkiye’de Atatürk'ün "dinsiz olmadığını" iddia edenler, hem Atatürk düşmanı yobaz din istismarcılarının hem de sözde Atatürkçü Atatürk istismarcılarının saldırısına uğramaktadır. Din istismarcısı Atatürk düşmanlarının ve Atatürk istismarcısı söze Atatürkçülerin Atatürk’e yönelik bu asılsız iddialarına yanıt vermek için 15 yıllık bir çalışmayla 1153 sayfalık “Atatürk İle Allah Arasında” adlı bir kitap yazdım. Bu kitabımda Atatürk’ün din anlayışını, doğumundan ölümüne kadar çok ayrıntılı bir şekilde belgelere dayalı olarak inceledim. Neredeyse bütün arşivlere girdim, yerli yabancı bütün kaynakları taradım ve 15 yıllık çalışmalarının sonunda Atatürk’ün bu ülkeye gelmiş geçmiş en bilinçli ve en gerçek inananlardan biri olduğunu gördüm. Araştırmalarım sonunda; Atatürk’ün inancını kendi içinde yaşayan, toplumun her şeyden önce dinini anlamasını isteyen, bunun için de bir Dinde Öze Dönüş Projesi geliştiren, din istismarıyla ve yobazlıkla savaşan, başka inançlara saygı duyan "kendince samimi bir dindar" olduğunu gördüm.

Atatürk ve Din


Atatürk’ün nasıl "gerçek bir dindar" olduğunu bu makalenin sınırları içinde bütün boyutlarıyla özetlemek neredeyse imkânsızdır. Ancak yine de birkaç başlık altında onun kendine özgü dindarlığını şöyle özetlemek mümkündür:
1.Atatürk, daha 7 yaşında annesi Zübeyde Hanım’ın isteği ile Kuran-ı Kerim’i hatmetmiştir. 8 Yaşında Kuran’ın tamamını ezbere okuyabilmektedir. (Atatürk bu gerçeği 1927 yılında Ankara'da ABD Büyükeçlisine açıklamıştır.)
2.Atatürk, daha çocukluk yıllarında Selanik’te Mevlevi-Bektaşi tekkelerine giderek ayinlere katılmıştır. (F. Rıfkı Atay "Çankaya"da bu konuda bilgi vermektedir).
3.Atatürk, Çanakkale Savaşı yıllarında yakın dostlarına, arkadaşlarına yazdığı mektuplarda Allah’a olan inancını dile getirmiş ve “Allah’ın inayeti sayesinde” bu savaşı kazanacaklarını belirtmiştir.
4.Atatürk, Kurtuluş Savaşı yıllarında camilere, cem evlerine gitmiş, cuma namazlarını kılmış, cami minberine çıkıp “Allah birdir, şanı büyüktür” diye başlayan Hz. Peygamber’den övgüyle söz eden bir hutbe vermiş, TBMM’yi tekbir ve dualarla açtırmıştır.
5.I. TBMM’de girişte hep bir hafıza Kuran okutmuştur. Aynı şekilde Cumhuriyet döneminde Topkapı Sarayı’nda Kuran okutma geleneğini sürdürmüştür.
6. Atatürk, özel hayatında fırsat buldukça Kuran okumuş veya Kuran okutup dinlemiştir. Özellikle özel hafızı Hafız Yaşar Okur’a Kuran okutmuştur. Atatürk zaman zaman da manevi kızlarından Nebile’ye ezan ve Kuran okutup dinlemiştir.
7.Atatürk’ün en yakın arkadaşı Fevzi Paşa ve annesi Zübeyde Hanım beş vakit namazlarını kılan, İsmet Paşa ise elinden geldiğince ibadetlerini aksatmayan insanlardır. Atatürk çevresinde namazlarını kılan ibadetlerini yapan herkese çok saygılı davranmıştır.
8.Atatürk Kurtuluş Savaşı sırasında tuttuğu özel notları arasında zaman zaman “Hafızı çağırıp Kuran okuttuğunu” yazmıştır. Yine özel notları arasında “TANRI BİRDİR VE BÜYÜKTÜR” notu göze çarpmaktadır.
9. Atatürk, cumhuriyeti ilan ettikten sonra 1932 ramazan ayında dönemin tanınmış hafızlarını köşke/saraya çağırarak onlara Kuran okutup dinlemiştir. Makamla Kuran okunmasına büyük önem veren Atatürk, hafızların makam hatası yapmamalarına ve ayetleri tane tane okumalarına büyük önem vermiştir.
10.Atatürk, 1930’larda Çanakkale Şehitleri için her yıl Çanakkale Mehmet Çavuş abidesi önünde mevlit okutmuştur. Aynı şekilde her yıl annesi Zübeyde Hanım’a da mevlit okutmuştur.
11.Atatürk döneminde okullarda din eğitimi devam etmiştir. Köy ilkokullarında din derslerinde “Cumhuriyet Çocuğunun Din Dersleri” adlı kitap okutulmuştur.
12.Atatürk, Kurtuluş Savaşı sırasında Yunanlılar tarafından yakılıp yıkılan yüzlerce camiyi onarttırmış ve yeniden yaptırmıştır. Hatta Eskişehir Mihalıççık camisini cebinden 5000 lira verip yeniden yaptırmıştır. Ayrıca Atatürk’ün yurt dışında Paris ve Tokyo camilerinin yapımına katkıda bulunduğuna ilişkin kanıtlar vardır.
13.Atatürk, İslam dünyasıyla da yakından ilgilenmiştir. Kurtuluş Savaşı sırasında İslam dünyasının desteğini yanına alan Atatürk Kurtuluş Savaşı’ndan sonra da İran-Irak ve Afganistan gibi Müslüman ülkelerle Sadabat Paktı’nı kurarak, Hıristiyan haçlı saldırılarına karşı Müslüman ülkelerle birlikte hareket etmiştir.
14.Atatürk, Müslüman ülkelerin liderleriyle de çok iyi ilişkiler geliştirmiştir. Örneğin Afgan Kralı Amanaullah Han ve İran şahı Rıza Pehlevi ile kişisel dostluk kurmuştur.
15.Atatürk, 1937 yılında Filistin’e yönelik bir Siyonist- Haçlı Hıristiyan saldırısı olacağını haber alır almaz “Filistin’e el sürülmez” diye bir bildiri yayınlayarak Müslüman Filistinlilerin yanında olduğunu herkese göstermiştir.
16.Tarihe çok meraklı olan Atatürk en çok Hz. Muhammet’ten etkilenmiştir. Onun savaşlarını bütün detaylarıyla öğrenmiş, liselerde okutulan Tarih kitaplarında İslam tarihi bölümünün yazımına bizzat katkıda bulunarak bu kitaplarda Hz. Muhammed’in savaşlarını anlatan haritaları bizzat kendisi çizmiştir. Tarih çalışmaları sırasında Hz. Muhammet’i eleştirmeye kalkanları, “Hz. Muhammet’in kıymetinden habersiz cahil serseriler bizim tarih çalışmalarımıza katılamazlar” diye azarlamıştır. Hz. Muhammet’ten, “Benim senin adın silinir ama o ölümsüzdür” diye söz etmiştir.
17.Atatürk, 1922 Sakarya Savaşı’ndan 1934 Soyadı Kanunu’na kadar ad olarak İslami içerikli “Gazi” unvanını kullanmıştır. Soyadı Kanunu’ndan sonra da zaman zaman “Gazi” unvanını kullanmaya devam etmiştir.

Dâhinin Felsefi Kodları, Bilimsel Kafa Yapısı ve Din

Atatürk, çağını aşmış bir "savaş ustası", gelmiş geçmiş en büyük örgütçülerden biri ve Asya'nın en büyük devrimcisidir. O tartışmasız bir "dahidir". (Prof.İlber Ortaylı'da son kitabı "Cumhuriyetin İlk Yüz Yılı"nda uzun uzun bu gerçeğin altını çizmiştir.) Bu kadar "üstün yeteneklere" sahip bir insanı, bir "dahiyi" anlamak doğrusu çok da kolay değildir. Hele hele "okumanın" sadece "boş zaman" etkinliği olarak kabul edildiği, "felsefe" dersinin "önemsiz" görülerek müfredattan kaldırıldığı, kitabi ve akıl süzgecinden geçirilmiş bilgininin yerine "kulaktan dolma" nakilciliğin egemen olduğu bir toplumda, Atatürk gibi çağını aşmış bir "dehayı" anlamak, özellikle de onun "felsefi derinliğini" çözmek çok zordur. Buna, bir de değişik kaygılarla bu dehanın "çarpıtılması" da eklenince, Atatürk'ün "insana”, "evrene", "doğaya" ve "tanrı"ya bakışını tam olarak ortaya koyabilmek neredeyse imkansızlaşmıştır.

Atatürk üzerine yaklaşık olarak 15 yıldır kafa yoran ve Atatürk'ü doğumundan ölümüne kadar inceleyen biri olarak şunu söyleyebilirim ki: Atatürk sürekli genişleyen evren misali sürekli gelişen ve olgunlaşan bir düşünce dünyasına sahiptir. Bir taraftan ömrünü adadığı toplumunu kurtarmaya çabalarken, diğer taraftan içinde yaşadığı "evreni" anlamaya çalışmıştır. Atatürk’ün felsefeden, tarihe, dinden, dile, matematikten kuramsal fiziğe kadar pek çok farklı alanda 5000 civarında kitap okumasının altında "bilimsel zeka" ve "bilim insanlarına has bir "merak" ve "sorgulama dürtüsü" vardır. Atatürk'ün "göz kamaştıran başarılarının" anahtarını da burada aramak gerekir.

Yarı bağımlı, az gelişmiş bir imparatorluğun "sürekli değişimi arzulayan bir bireyi" olarak yetişen Atatürk, aile kucağında ve çevrede aldığı geleneksel dinsel eğitimden sonra (Zübeyde Hanım etkisiyle), eğitim hayatında, özellikle İstanbul Harp Okulu ve Harp Akademisi yıllarında dünyayı etkilemeye başlayan Pozitivizm, Materyalizm, Darvinizm, Sosyalizm üzerine kafa yormaya başlamış ve nitekim 1905'de not defterlerinden birine "Evvela Sosyalist olmalı maddeyi anlamalı" diye bir not düşmüştür. Atatürk'ün sonraki yıllarda karşımıza çıkacak olan "Akıl ve bilim" vurgusunun kökleri bu dönemlere gider. J. Jack Rousseau'dan, Montesquieu'ya, Namık Kemal'den Abdullah Cevdet'e birçok yerli ve yabancı aydının görüşleriyle bu dönemde tanışmıştır.

Atatürk bir taraftan pozitivizm ve materyalizm üzerine kafa yorarken diğer taraftan da "din üzerine" okumaya ve düşünmeye devam etmiştir. Okuduğu kitaplar arasında bütün tek tanrılı dinlerin kutsal kitaplarıyla birlikte özellikle İslam dini konusunda başta Kuran olmak üzere "yüzlerce kitap" vardır. Onun sıradan insanlardan farkı, atadan, deden gelen her bilgiyi çağının gelişmelerine paralel olarak yeniden değerlendirmesi ve sorgulamasıdır. Dolayısıyla mensup olduğu İslam dini de dahil, din ve tanrı kavramlarını bile yaşamı boyunca ciddi biçimde sorgulamıştır. Atatürk'ün, din ve inanç konusundaki görüşlerini anlamak için bu "sorgulamalara" da göz atmak gerekir.

Atatürk'ün, Lenin, Stalin, Napolyon, İskender gibi liderlerden ve devrimcilerden farkı "din üzerine" de ciddi bir biçimde, entelektüel düzeyde kafa yormuş olması ve dini yok etmek için değil, gerektiğinde sorgulayarak anlaşılması, anlaşılarak anlatılması için uğraşmasıdır.

Atatürk, özellikle Çanakkale Savaşı yıllarında, savaş meydanlarında karşılaştığı manzaralardan dolayı olsa gerek, din ve tanrı kavramı üzerinde düşünmüştür. Atatürk'ün Çanakkale Savaşı’ndan yakın dostlarına yazdığı mektupların satır aralarındaki "Allah büyüktür", "Allah dilerse olur", "Allah’ın inayetine sağınarak çalışıyorum" gibi dinsel ifadeler ve Çanakkale anıları arasında bize aktardığı “Bombasırtı vakası”, onun 1915 yılında Çanakkale'de din ve Tanrı kavramını "içselleştirdiğini" kanıtlamaktadır. O günlerde askerlerinin inancıyla gurur duyan Atatürk, o günlerde bile "akılcı düşünceyi" bir kenara bırakmamıştır.

Türk insanının "inancını" çok iyi bilen Atatürk, Kurtuluş Savaşı yıllarında bilerek ve inanarak bir "dinsel meşruiyet politikasına" başvurmuştur. Müslüman Anadolu insanını, Hıristiyan işgalciye karşı en iyi birleştirecek şeyin İslam dini olduğunu görerek, Kurtuluş Savaşı'nın başından sonuna kadar İslam dininden övgüyle söz etmiştir. Bu sırada Meclisi dualarla açtırmış, bazen camiye, bazen cem evine gitmiş, bütün yazışmalarında dinsel bir üslup kullanmıştır. Atatürk, bunu yaparken aslında Kuran'daki "cihat" kavramından yararlanmıştır. O günlere ait "Hafıza kuran okuttum", "Hafız Kuran okudu", "TANRI BİRDİR VE BÜYÜKTÜR" biçimindeki kendi el yazısıyla tuttuğu özel notlarından kendisinin de samimi olarak Tanrı'ya yöneldiği anlaşılmaktadır.

Atatürk, Kurtuluş Savaşı sonrasında, devrimler sürecinde "dinsel söylemlerden" neredeyse tamamen vazgeçmiştir. Büyük bir "taktisyen" olan Atatürk'ün 1923 sonrasında olumlu anlamda dinsel söylemlerini önce azaltmasının, sonra din eleştirileri yapmasının ve son olarak da dinsel söylemlerden tamamen vazgeçmesinin nedeni yine "stratejiktir": Şöyle ki: Atatürk, nasıl ki Kurtuluş Savaşı yıllarında dinin, Müslüman toplumu bir araya getireceğine inanarak olumlu anlamda "dinsel söylem" kulandıysa, dinden "övgüyle" söz ettiyse, devrimler sürecinde de "akıl ve bilimi" esas alan "laik" bir devlet kurma sürecinde dinsel söylemlerden o kadar uzak durmuş, hatta zaman zaman sarsıcı "din eleştirileri" yapmıştır. (Örneğin, VATANDAŞ İÇİN MEDENİ BİLGİLER ve TARİH II kitapları.) Tanrısal kaynaklı monarşik Osmanlı'nın yerine kurduğu laik Türkiye Cumhuriyet’in lideri olarak Atatürk’ün, Cumhuriyet’in ilanından sonra da "dinsel söylem" kullanmaya devam etmesi onu, hep eleştirdiği “dinden meşruiyet alan” Osmanlı padişahları durumuna koyardı ki, hiç kuşkusuz bu durum büyük bir tutarsızlık olurdu.



Atatürk’ün İslam Dinine Hizmetleri


Atatürk, 1923-1938 arasında Dinde Öze Dönüş Projesi kapsamında çok önemli çalışmalar yapmış, bir anlamda 13. yüzyılda ardına kadar kapanan “içtihat kapısını” biraz olsun aralamayı başarmıştır. Her şeyden önce İslam dininin “akla, mantığa uygun bir din” olduğu gerçeğini hatırlatmıştır. Din ile hurafeyi birinden ayırmak için mücadele etmiştir.

Özetlemek gerekirse Atatürk:


1.Haçlı Hıristiyan emperyalizmine karşı İslamın “cihat” ilkesini hayata geçirerek verdiği Kurtuluş Savaşı sonunda hem Müslüman Türk insanının namusunu, canını, malını, vatanını kurtarmış, hem de camilerinde ezanların susmasını engellemiştir.
2.Din işlerini yürütmek ve din istismarcılarının dini kullanarak halk üzerinde baskı kurmalarını engellemek için Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurmuştur.
3.İslam dinini “Türk’ün milli dini” olarak görmüş, Hz. Muhammed’i sahiplenmiş ve bu konuları da içeren Dinde Öze Dönüş Projesi’ni geliştirmiştir. Türk tarihinde İslam dini konusunda entelektüel düzeyde ciddi ciddi bizzat çalışan tek devlet adamı Atatürk’tür.
4.İslam dininin ana kaynağı Kuran-ı Kerim’i bu konunun uzmanlarına Türkçeye tercüme ve tefsir ettirmiştir. Elmalılı Hamdi Yazır tefsir ve tercümesi. Binlerce bastırılarak ücretsiz dağıtılmıştır.

5.En güvenilir hadis kaynaklarından biri olan Buhari Hadislerini Türkçeye tercüme ettirmiştir. Kamil Miras tercümesi.Binlerce bastırılıp ücretsiz dağıtılmıştır.

6.Müslüman Türk halkının anlayarak, hissederek Tanrı’ya daha kalbi bir şekilde ve aracılara ihtiyaç duymadan yönelebilmesi için camilerde Türkçe Kuran, Türkçe hutbe ve Türkçe ezan okutmuştur. Bu iş için 1932 yılında İstanbul'un 9 hafızını özel olarak hazırlamıştır. Onlaraca camilerde önce Kuran'ın Arapçasını sonra Türkçesini nasıl okuyacaklarını bizzat göstermiştir. Eline Kuran'ı alıp tane tane Kuran'ın nasıl okunması gerektiğini göstermiştir hafızlara.

7.İslam dininin akla ve bilime aykırı hiçbir şey içermediği gerçeğinden hareket ederek yeni Türk devletinin temeline “aklı” ve “bilimi” yerleştirmiştir. Din-bilim çelişkisi içinde savrulup gitmemiş, saf/öz İslam dininin akla ve bilime engel olmadığını düşünerek Müslüman Türkiye’nin aynı zamanda çağdaş bir Türkiye olabileceği formülünden hareket etmiştir. Atatürk, "Türk milleti daha dindar olmalıdır, yalnız bütün sadeliği ile dindar olmalıdır. Dinime, bizzat hakikate nasıl inanıyorsam buna da öyle inanıyorum. Şuura muhalif terakkiye aykırı hiçbirşey içermiyor", "İslam dini akla ve mantığa tamamen uygun bir dindir." gibi açıklamalarıyla din, bilim arasındaki ilişkiye dikkat çekmiştir.
8.İslam dininin gereği zannedilen, ancak aslında İslam diniyle hiçbir ilgisi olmayan ya da zaman içinde ilgisini kaybetmiş olan saltanat, halifelik, medreseler, tekke ve zaviyeler, falcılık, büyücülük, üfürükçülük, fes gibi kurum, kavram ve objeleri kaldırmıştır.
9.Cumhuriyeti ilan ederek yüzyıllar önce Emevi halifesi Muaviye’nin saltanata dönüştürdüğü devlet başkanlığını yüzyıllar sonra yeniden aslına, özüne, meşveret/danışma/halkın seçimi biçimine dönüştürmüştür.
10.Laiklik ilkesiyle bir taraftan din ve devlet işlerini birbirinden ayırırken diğer taraftan din istismarını önlemiş ve din özgürlüğünü garanti altına almıştır.
11.Yüzyıllar boyunca sözüm ona “dini nedenlerle” erkeklere göre birçok konuda geri bırakılmış, sınırlandırılmış, baskılanmış, hatta insanlık onuru ayaklar altına alınmış kadına, “analık vasfına” yakışır bir şekilde kadınlık ve insanlık onurunu yeniden kazandırmıştır. Atatürk’ün, Müslüman Türk kadınına verdiği medeni, sosyal, kültürel ve siyasal haklar her bakımdan İslam dininin ruhuna uygundur.
12.Kazandığı Kurtuluş Savaşı ile emperyalizmin ayakları altında ezilen bütün bir İslam dünyasına “bağımsızlık” modeli oluşturmuş, Cumhuriyet döneminde ise İslam dünyasıyla çok iyi ilişkiler kurup, İtalya, Almanya ve Rusya gibi ülkelerin yayılmacı emellerine karşı Türkiye, Afganistan, İran ve Irak arasında Sadabat Paktı’nı kurmuştur.

Atatürk döneminde ezanlar okunmaya devam etmiş, camiler açık olmuş, ibadet yasaklanmamış, Kuran ilk kez anlaşılarak okunmuş, din adamlarının Allah ile kul arasına girmemesi, yani ruhban sınıfının oluşması –ki zaten İslam da ruhban sınıfı yoktur- engellenmiştir. Şevket Süreyya Aydemir’in dediği gibi, “…Cumhuriyet inancı ve ibadeti serbest bırakmıştı. Namaz kıldığı için tek bir kişi suçlanmadı. Camiye gitmek kimseye suç sayılamadı. Camiler daima çık kaldı. Din ve itikat, zaten dinin kabul ettiği gibi Allah’la kul arasında bir iç bağlantı olarak kaldı.”

Atatürk’ün din dilini Türkçeleştirmesi, ezanı Türkçe okutması, halifeliği kaldırması, laiklik ilkesi, Arap harflerini kaldırması, tekke ve zaviyeleri kapatması ve kılık kıyafet devrimi gibi devrimlerinden hiçbiri İslamın özüne aykırı uygulamalar değildir. Hiç kimse şapka takmadığı için idam edilmemiş, İstiklal Mahkemeleri dini gerekçelerle tek bir din adamını bile idama mahküm etmemiştir. İdam edilenler ya vatan hainliğinden ya da devrimlere karşı halkı kışkırttığından dolayı idam edilmiştir. Kadınların kılık kıyafeti konusunda da hiçbir devrim kanunu çıkarılmamıştır. Bu tür iddialar, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlarınca uydurulmuş yalanlar, safsatalardır.

Gerçek şu ki, Atatürk kişisel olarak, inansın, inanmasın, az ya da çok inansın aslında hiçbir önemi yoktur, çünkü O önce Kurtuluş Savaşı’yla sonra Türk Devrimi’yle Müslüman Türk insanını iki kere kurtarmıştır. Bu nedenle bugün Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan her Müslümanın Atatürk’e çok büyük bir minnet borcu vardır.

Atatürk kişisel olarak inanmazsa ne yazar! Onun inanıp ya da inanmaması inanların çoğunlukta olduğu bir ülkeyi ve o inanların inancını kurtardığı gerçeğini değiştirir mi?

NOT 1: ATATÜRK'ÜN CENAZE NAMAZI: Son zamanlarda DİN BEZİRGANLARI Atatürk'ü "dinsiz" gösterip Müslüman Türk insanının gözünden düşürmek için akıl almaz "cinliklere" başvuruyorlar. Örneğin Atatürk'ün cenaze namazının kılınmadığı yalanını yayıyorlar. İşte Gerçek: ATATÜRK'ÜN CENAZE NAMAZI 19 KASIM 1938 TARİHİNDE DOLMABAHÇE SARAYI'NIN MUAYEDE SALONU'NDA SAAT SEKİZ'İ ON GEÇE ATATÜRK'ÜN YAKIN DOSTLARININ ARALARINDA OLDUĞU BİR CEMAATLE DİN ALİMİ, DİYANET İŞLERİ BAŞKANI "ŞERAFETTİN YALTKAYA HOCA" TARAFINDAN KILDIRILMIŞTIR. Bazı din bezirganları da "Ama bu namazı gösteren bir fotoğraf yok" diyorlar. İyi de CENAZE NAMAZI KILINIRKEN FOTOĞRAF NEDEN ÇEKİLSİN? ATATÜRK VE DOSTLARI BUGÜNKÜ "DİN ŞOVMENLERİ"NE BENZEMEZ Kİ! UNUTULMASIN Kİ İBADET KULA ŞOV YAPMAK İÇİN DEĞİL ALLAH İÇİN YAPILIR! NAMAZIN CAMİDE KILDIRILMAMASININ NEDENİ İSE ATATÜRK'ÜN CENAZE NAMAZININ KILANIBİLECEĞİ BÜYÜKLÜKTE BİR CAMİNİN HENÜZ İNŞA EDİLMEMİŞ OLMASINDANDIR! ŞÖYLE Kİ ATATÜRK'Ü ÇOK SEVEN Türk İNSANI ONUN CENAZE NAMAZINA KATILMAK İÇİN NAMAZIN KILINACAĞI CAMİYE AKIN EDECEĞİNDEN YAŞANACAK İZDİHAM SIRASINDA ONLARCA İNSANIN ÖLMESİ MUHTEMELDİR. BUNU DÜŞÜNEN YÖNETİM ATATÜRK'ÜN CENAZE NAMAZINI DOLMABAHÇE'DE KILDIRMIŞTIR. BUNA RAĞMEN ATATÜRK'ÜN NAŞI SARAYBURNU'NA NAKLEDİLİRKEN ONU GÖRMEK İSTEYEN İNSANLAR CAMİ KUBBELERİNE MİNARELERİNE KADAR ÇIKMIŞ, BÜYÜK BİR İZDİHAM YAŞANMIŞ VE 20'DEN FAZLA İNSAN BU İZDİHAMDA ÖLMÜŞTÜR. Ayrıca İSLAMDA cenaze namazının mutlaka camide kılınması diye bir şart da yoktur. Doğrusu kişi nerede öldüyse namazın orada kılınmasıdır. Atatürk Dolmabahçe'de ölmüş namazı da orada kılnımıştır. YANİ İSLAMA SAPINA KADAR UYGUNDUR.

NOT 2: KARABEKİR'İN GÜNAHI: Atatürk'ün "din düşmanı" ve "dinsiz" olduğu YALANINI besleyen en önemli kaynaklardan biri maalesef Atatürk'ün silah arkadaşı Kazım Karabekir'in Atatürk ve din konusundaki UYDURMALARIDIR. Karabekir, 1923 sonrasında Atatük ile yolları ayrılınca, Atatürk'ün Nutuk'taki ithamlarına yanıt vermek için yazdığı kitaplarında Atatürk'ü "din düşmanı" gibi göstermiştir. Örneğin Karabekir, Atatürk'ün Kuran'ı bir kısım İslam karşıtı kişlere tercüme ettireceğini belirtmiştir. Oysaki bilindiği gibi Atatürk Kuran tercüme ve tefsir işini bu işin iki üstadına vermiştir. Mehmet Akif ve Elmalılı Hamdi Yazır. Yani tarih ve gerçekler Karabekir'i yalanlamıştır. Karabekir ayrıca Atatürk'ün "Dini ve namusu olanlar aç kalmaya mahkümdür!" gibi açıklamalar yaptığını iddia etmiştir. Ancak Terakkiperver Cumhuriyet Fırka üzerinden 1925 Şeyh Sait İsyanı ile ilişkili görülerek İstiklal Mahkemesinde idam istemiyle yargılanıp berat eden Karabekir'in Atatürk'e olan kin ve öfkesinin bir yansıması olan bu tür açıklamalarının neredeyse tamamı maalesef UYDURMADIR. Nitekim Atatürk, Karabekir'in bütün iddialarına 27 madde altında el yazısıyla yanıt vermiştir. Örneğin Karabekir'in "Atatürk bizim Bolşevik olmamızı istiyordu" iddiasına Atatürk şöyle yanıt vermiştir kendi elyazısıyla:"TAMAMEN ALÇAKA UYDURMUŞ, BANA YAPIŞTIRMAK İSTİYOR". Şunu da eklemeliyim ki, Atatürk'ü halkın gözünden düşürmek için "din düşmanı" olmakla itham eden Karabekir, hiç de öyle beş vakit namazında koyu bir DİNDAR da değildir. Hatta evine gelen çarşaflı bir hizmetçiye, "Bir kere daha o çarşafla gelirsen o çarşafı yırtarım" demiş, Atatürk'ün bazı uygulamalarını da FAZLA DİNDARCA diye eleştirmiştir. Atatürk, İsmet Paşa, Fevzi Paşa Karabekir'e göre çok daha dindardır. (Bkz. İsmet Paşa ve Din). Ancak Karabekir, dini en iyi şekilde istismar etme konusunda bütün bu paşalardan daha ileri gitmiştir. Bugün Atatürk düşmanı yobaz takımının Karabekir düşkünlüğünün nedeni, onun Kurtuluş Savaşı'nda Atatürk'ün silah arkadaşı olarak elde ettiği başarılar değil, Atatürk'ü "din düşmanı" olarak itham etmiş olmasıdır. Ah ah... Bu konuda da benim ATATÜRK İLE ALLAH ARASINDA adlı kitabımda geniş bilgi vardır.

NOT 3: ATATÜRK'ÜN SANSÜRLENEN MEKTUBUNU CIMBIZLAMAK: Son zamanlarda Atatürk'ü "dinsiz" diye adlandıran din bezirganlarının eline yeni bir koz verildi. Atatürk'ün 1931 yılında İslam tarihini yazmakla görevli TTK uzmanlarına gönderdiği zehir zemberek bir mektup bu. Söz konusu mektuba geçmeden önce şunu bilmek gerekir ki, Atatürk, TARİH kitaplarında anlatılan İslam tarihi anlatımlarının da alışılmış biçimde DİNSEL değil BİLİMSEL olmasına özen göstermiştir. Daha doğrusu Atatürk BİLİM kitaplarında BİLİMSEL, din kitaplarında ise hurafelerden arınmış ahılcı bir DİNSEL anlatımdan yanadır. Bu nedenle Atatürk döneminde hazırlatılıp okullarda okutulan TARİH, BİYOLOJİ, FİZİK kitapları tamamen "bilimsel" hazırlanmıştır. Bu kitaplarda EVRİM KURAMI başta olmak üzere dönemin bütün bilimsel kuramları anlatılmış, bu bilim kitaplarında eğer dinden söz edilecekse bu anlatımların da BİLİMSEL olmasına özen gösterilmiştir. Hatta bilim ve din arasında bir uyuşmazlık görüldüğünde derin felsefi tartışmalara girilmeden BİLİMSEL anlatım tercih edilmiş, zaman zaman klasik din eleştirilmiştir. Buna karşın Atatürk döneminde hazırlatılıp okullarda okutulan DİN kitapları ise hurafelere kaçmayan bir dinsel dille yazılmıştır. Örneğin Atatürk'ün 1929'dan sonra okullarda okuttuğu CUMHURİYET ÇOCUĞUNUN DİN DERSLERİ adlı kitapta ALLAH, PEYGAMBER, İSLAM DİNİ en mükemmel şekilde DİNSEL olarak anlatılmıştır. İşte Atatürk, Cumhuriyetin genç kuşaklarının okuyacağı ders kitapları hazırlanırken bu TEMEL İLKEYE uygun hareket edilmesini istemiştir. Bu ilkeye uyulmadığında ise her zaman yaptığı gibi muhataplarını çok ağır bir dille uyarmıştır. Atatürk'ün en önemli stratejik hareket biçimlerinden biri, ki bu aynı zamanda onun ÜSLUBUDUR, bir konuya ne kadar önem verdiğini göstermek için zaman zaman ELEŞTİRİLERİNİ ÇOK SARSICI, SERSEMLETİCİ BİR DİLLE ifade etmesidir. İşte 1931 yılında Hz. Muhammed'in hayatını anlatan tarihçilerin yazdıklarından da memnun olmayarak onları ÇOK SARSICI, SERSEMLETİCİ bir dille uyarmıştır. Atatürk, TARİH kitabının bir DİN KİTABI olmadığı için BİLİMSEL ilkelere göre hazırlanmasını istemiş, bu kitapta dinler tarihinin de bilimsel biçimde anlatılmasını önceden tarihçilere söylemiştir. Ancak, buna karşın HZ. MUHAMMED'in hayatını yazan bir Arap tarihçinin İSLAMIN DOĞUŞUNU BİLİMSEL DEĞİL DİNSEL EKSENLİ anlatması Atatürk'ü çileden çıkarmıştır. Bu ARAP TARİHÇİYE NE KADAR "CİDDİ" OLDUĞUNU göstermek için TTK üyelerine hitaben yazdığı mektupta, "Ikre, Bismi, Rabbi safsatası" ifadesini kullanmıştır. Mektubun bütününde ise TARİH yazanların BİLİMSEL GERÇEKLERE dikkat etmelerini bir kere daha hatırlatmıştır. Atatürk, onu iyi tanıyanların çok iyi bildikleri gibi "bu ifadesiyle" muhataplarına, ÇOK ETKİLİ, SARSICI, bir uyarı yapmıştır. Kuşkusuz İslam tarihini yazan birine yapılabilecek en etkili uyarı DİN üzerinden yapılandır. Atatürk TARİH yazarken dinsel inançların değil BİLİMSEL gerçeklerin dikkate alınması gerektiğini AĞIR BİR DİN ELEŞTİRİSİYLE anlatmak istemiştir. Çağını aşan deha, radikal devrimci Atatürk'ün YÖTEMLERİNDEN BİRİDİR bu! Birilerinin bu yöntemi doğru bulmaması, "aşırı" ve "yanlış" bulması da pekala mümkündür. "Böyle yöntem mi olurmuş, Muslüman adam ne olursa olsun ayete safsata der mi?" biçiminde, "onu diyen kişinin gerçekten ne düşündüğünü, ne hissettiğini" dikkate almadan sadece "lafza" bakarak bir değerlendirme yapmak da mümkündür tabi. Ama beğenin ya da beğenmeyin insanları çok iyi tanıyan Atatürk, iş yaptırırken zaman zaman işleri çabuklaştırmak için bu tarz SARSICI BİR ÜSLUP kullanmıştır. Ancak Atatürk'ün bu ÜSLUP/TARZ/YÖNTEM biçiminden yola çıkarak CIMBIZCILIK yapıp,"AHA DA YAKALADIM! ATATÜRK AYETE SAFSATA DEMİŞ! DEMEK Kİ DİNSİZ!" demek ancak Atatürk'ü hiç ama hiç tanımayan, Atatürk'ün dehasından, yönteminden, üslubundan habersiz kişilerin yapacağı bir çıkarım, bir çarpıtmadır. Atatürk'ün ne söylediği önemlidir, ama nerede, ne zaman, kime ve NEDEN söylediği en az ne söylediği kadar önemlidir. Atatürk'ün SANSÜRLENEN MEKTUBU Atatürk'ün "dinsiz-imansız" olduğunu değil, Atatürk'ün BİLİME ne kadar büyük bir önem verdiğini kanıtlamaktadır. En önemlisi Atatürk, sansürlenen mektubunu Kuran'ı, ayetleri eleştirmek için yazmamıştır. Atatürk o mektubu, tarih yazanların bilimsel kurallara uygun hareket etmelerinin önemini anlatmak için yazmıştır. Oysaki din besirganları -mektuptaki malum cümleyi çarpıtarak- Atatürk'ün o mektubunu KURAN, AYET ELEŞTİRİSİ YAPMAK için yazdığı şeklinde bir hava yaratarak kamuoyunu kandırmaktadır. Ayrıca Atatürk eğer Kuran'ın (ayetlerin) "safsata" olduğuna gerçekten inanmış olsaydı, bir devrimle aydınlatmaya çalıştığı Türk insanının Kuran'ı(ayetleri) çok daha iyi anlaması için büyük bir mücadele içine de girmezdi. Oysaki bilindiği gibi Atatürk, Kuran'ın (ayetlerin) anlamını önemsediği için Müslüman Türk insanının bu ayetlerin anlamlarını öğrenmesini istemiş, bu nedenle Kuran-ı Kerim'i TBMM'den aldığı onayla Elmalılı Hamdi Yazır'a tefsir ve tercüme ettirmiştir. Bugüne kadar Elmalı'nın "Hak Dini Kuran Dili" adlı tefsirinden daha iyi bir tefsir yapılabilmiş değildir. Atatürk'ün belirli bir amaçla dile getirdiği SÖYLEMİNİ, onun aynı konudaki EYLEMİ ile karşılaştırdığımızda herşey çok net olarak ortaya çıkmaktadır. Atatürk'ün Kuran'ın anlaşılması için verdiği mücadele ortadadır. Atatürk, Kuran'ın gerçekten "safsata" olduğuna inansaydı SAFSATANIN ANLAŞILMASIYLA değil ortadan kaldırılmasıyla uğraşırdı. Bundan hiç kimsenin kuşkusu olmasın. Bu arada Atatürk'ün gerçek din anlayışını, onun ne halka yaptığı konuşamalardan, ne birilerine yazdığı mektuplerdan, ne belirli amaçlarla yazdırdığı kitaplardan tam olarak anlayabilirsiniz, Atatürk'ün gerçek din anlayışını onun HER TÜRLÜ KAYGIDAN UZAK BİR ŞEKİLDE KALEME ALDIĞI ÖZEL NOTLARINDAN, NOT DEFTERLERİNDEN ANLAYABİLİRSİNİZ. ATATÜRK'ÜN NOT DEFTERLERİNE BAKILDIĞINDA, "Hafıza Kuran okuttuğunu" yazan, "TANRI BİRDİR VE BÜYÜKTÜR" notunu düşen Atatürk'e illa da "dinsiz" demek isteyenlere kızacak da değiliz tabi! Çünkü önemli olan Atatürk'ün inanıp inanmadığı değil, milleti için yapıp ettikleridir, o da ortadadır! Hiç unutmamak gerekir ki MÜSLÜMAN Türk MİLLETİNE hizmet etmiş bir DİNSİZ, MÜSLÜMAN Türk MİLLETİNE zarar vermiş bir DİNLİDEN her zaman daha makbuldur, saygıya, sevgiye ve hürmete daha layıktır! Gerçekten de HİÇBİR ŞEY GÖRÜNDÜĞÜ GİBİ DEĞİLDİR anlayacağınız.

NOT 4: Bu yazıya ek olarak "Cami Yalanlarına Yanıt Veriyorum" , "O Yalan Çürüdü" ve "Atatürk Dinsiz Miydi" adlı yazılarımla, özellikle de ATATÜRK İLE ALLAH ARASINDA adlı kitabımı öneririm. Ayrıca bu makalede geçen ATATÜRK'ÜN DİNDE ÖZE DÖNÜŞ PROJESİ hakkında AKL-I KEMAL-ATATÜRK'ÜN AKILLI PROJELERİ, 4. CİLT adlı kitabımda çok geniş bilgi vardır.

Sinan MEYDAN - 30 Mart 2013

http://sinanmeydan.com.tr/index.php?opt ... Itemid=228

İŞTE GİZLENEN BELGELER: Atatürk ve din konusunda asıl sansürlenen belge fotoğraflar şunlardır: (Atatürk'ü "dinsiz" göstermek için buldukları herşeyi "İşte Atatürk'ün sansürlenen mektubu, el yazısı, şusu busu!" diye kamuoyuna duyuranlar, nedense şimdi göreceğiniz belge-fotoğraflardan hiç söz etmezler!)

Atatürk’ün hediye ettiği Kuran’lardan: 8 teşrin –i sani (kasım) 1925 – Çankaya “Gazi Kız Numune Mektebine dikkatle okunmak… için hediye ediyorum.” Gazi Mustafa Kemal “

Resim

Cemil Sait Bey'in tercümesi olan bu KURAN, 1932'de Atatürk tarafından Hafız Yaşar Okur'a ithaf edilerek imzalanıp hediye edilmiştir.

Resim

Bir lider düşünün hem "dinsiz" hem de kitap hediye ederken Kuran da hediye ediyor! Tabi burada Atatürk'e "dinsiz" diyenlere hayatlarında kaç kere birine veya bir kuruma Kuran hediye ettiklerini sormak gerekir.

Resim

Atatürk, 1922 tarihli 18 numaralı not defterine, önce yapacağı yenilikleri, devrimleri yazmış sonra da iki kalın çizgi arasına Osmanlıca "TANRI BİRDİR VE BÜYÜKTÜR" notunu düşmüştür. (Can Dündar'ın Mustafa filmini çekerken görmediği notlardan biri (!)

Resim

(Can Dündar'ın Mustafa filmini çekerken görmediği notlardan biri (!)

Resim

(Can Dündar'ın Mustafa filmini çekerken görmediği notlardan biri (!)

Resim

Atatürk'ün kendi el yazısıyla, "Din, milliyetin bir parçasıdır! Ancak taassubun (bağnazlığın) milletleri ümmet haline düşüreceğini unutmamalıdır!” notu.

Resim

Atatürk'ün Abdülbaki Gölpınarlı'ya hazırlatıp KÖY İLKOKULLARINDA okuttuğu "Cumhuriyet Çocuğunun Din Dersleri" adlı kitabın kapağı. (1930-1931).

Resim

Atatürk'ün DİN ÖZGÜRLÜĞÜNE vurgu yaptığı el yazılı metin: "Türkiye Cumhuriyeti'nde herkes Allah'a istediği gibi ibadet eder. Hiç kimseye dini fikirlerinden dolayı bir şey yapılmaz. Türk Cumhuriyeti'nin resmi dini yoktur. Türkiye'de, bir kimsenin fikirlerini zorla başkalarına kabul ettirmeye kalkışacak kimse yoktur ve buna müsaade edilmez. Artık samimi mutekitler, derin iman sahipleri, hürriyetin icaplarını öğren." (1930. Vatandaş İçin Medeni Biligler). İşte Atatürk'ün ağzından laiklik tanımı.

Resim

Atatürk 1920'lerde Ankara'da çalışma odasında Kurtuluş Savaşı planları yapıyor, yanında İsmet Paşa. Atatürk'ün hemen arkasındaki duvarda, Halide Edip'in "Türk'ün Ateşle İmtihanı" adlı romanında "Atatürk'ün çalışma odasındaki masanın hemen arkasındaki duvarda bir hoca ya da kahin tarafından yazılmış Arapça yazılar" diye ifade ettiği bazı ayetler görülmekte.

Resim

Atatürk Kurtuluş Savaşı sırasında emperyalizmin pençeleri altında ezilen bütün İslam dünyasının kahramanıydı. 1920'lerde İslam dünyasında Atatürk, Selahaddin Eyyübi ve Şeyh Ahmet Sünusi, Hıristiyan Haçlı emperyalizmine başkaldıran üç lider olarak görülüyordu. Üstelik Şeyh Ahmet Sünusi Kurtuluş Savaşı'nda Atatürk'le omuz omuza Türkiye'nin kurtuluşu için mücadele ediyordu. Bu üç İslam kahramanını aynı karede gösteren fotoğraflar İslam dünyasında elden ele dolaşıyordu. İslam dünyası Atatürk'ü "Son İslam Mücahidi", "İslamın Kılıcı" olarak adlandırmıştı.

Resim

Atatürk'ün ÖZEL HAFIZI, Hafız YAŞAR OKUR

Resim

Hafız Yaşar Okur, Atatürk'ün emriyle 1932 yılında Çanakkale şehtilerine HATİM okumuştur. İşte Hafız Yaşar Okur'un "Atatürk'le On Beş Yıl Dini Hatırlar" adlı kitabında bu dini töreni gösteren fotoğraflardan biri. Fotoğraf dikkatle incelenecek olursa hatim okuyan hocaların geleneksel dini giysileriyle (başlarda sarık) olduğu görülecektir.Yani bazı din bezirganlarının dediği gibi hocalar giyim kuşam konusunda zorlanmamıştır. Hatimi izleyen halk kılık kıyafet devrimi çerçevesinde şapkalı, hocalar ise sarıklıdır.

Resim

Hafız Yaşar Okur, Atatürk'ün emriyle 1932 yılında Çanakkale şehtilerine MEVLİD okumuştur. İşte Hafız Yaşar Okur'un "Atatürk'le On Beş Yıl Dini Hatırlar" adlı kitabında bu dini töreni gösteren fotoğraflardan biri. Fotoğraf dikkatle incelenecek olursa mevlit okuyan hocaların geleneksel dini giysileriyle (başlarda sarık) olduğu görülecektir. Yani bazı din bezirganlarının dediği gibi hocalar giyim kuşam konusunda zorlanmamıştır. Mevlidi izleyen halk kılık kıyafet devrimi çerçevesinde genelde şapkalı, hocalar ise sarıklıdır.

Resim

Atatürk Edirme Selimiye Camii'ni gezerken (25 Aralık 1930)

Atatürk, caminin içinde minberle avize arasında durmuş ve, “Beyler, hiçbir dine bağlı olmayan kalp istirahattan mahrumdur” diye söze başladıktan sonra şunları söylemiştir:

“Bakınız, ecdadımız İstanbul’un fethinden tam 125 sene sonra bu şaheser camiyi İstanbul’da değil de Edirne’de yapmış, böylece Edirne’ye mührünü basmış, tapulamıştır. Dahi Mimar Sinan sanat ve din aşkıyla bu eseri bina etmiştir.” Daha sonra avizenin üzerinde yarım kubbede yer alan Arapça yazıyı okuyan Atatürk, Müftü’ye dönerek “Hocam, bu ayet Tövbe Suresi’nin 18. Ayeti değil mi?” diye sormuş, Müftü, “Evet Paşa Hazretleri” cevabını vermiştir. Atatürk, tekrar Müftü’ye dönerek, “Bana bu ayetin manasını söyleyebilir misiniz?” diye sormuştur. Müftü de, “Bildiğim kadarıyla bu ayette ‘Allah’ın, mescitlerini, camilerini yapan ve imar edenler Allah’a ve ahiret gününe iman edip, namazlarını kılan, zekatlarını veren ve ancak Allah’tan korkanlardır. Onlar doğru yoldadır’ demektedir.” demiştir.

Resim

1932 yılında Atatürk'ün isteğiyle Sultanahmet Camii'nde yapılan Büyük Mevlitten bir görünüş. (Baştan sıra ile Hafız Yaşar Okur, Hafız Burhan, Beşiktaşlı Hafız Rıza, Muallim Hafız Buri, Beylerbeyli Hafız Fahri). Fotoğrafta çok net olarak görüldüğü gibi din adamlarına yine kıyafet konusunda bir baskı yapılmamıştır. Büyük Mevlidi okumakla görevli din adamları tertemiz, en şık giysileriyle Allah'ın ve milletin karşısına çıkmıştır. Hafızlardan birinin başındaki SARIK çok net olarak görülmektedir. Yani yine din bezirganlarının iddia ettiği gibi, Atatük, din adamlarına Türkçe Kuran, mevlit okuturken onlara kılık kıyafet konusunda bir baskı yapmış değildir. Şık, temiz ve İslamın ruhuna uygun olmak kaydıyla din adamları istedikleri gibi giyinmiştir. Sarık takan da olmuştur, kıravat takan da, frak giyen de. Burada Atatürk'ün "HOCALIK SARIKLA DEĞİL DİMAĞLA (AKILLA)DIR" sözünü hatırlamak gerekir.

Resim

26 Şubat 1923, Hakkı Tarık Us’un Vakit gazetesi Atatürk'ün Eskişehir'de kendisine tesbih bakarken çekilmiş bir fotoğrafını yayınlamış: Alt yazıda“Hususi fotoğrafçımızın aldığı resim” diye bir not var.

Resim

Tesbih, Atatürk'ün bütün ömrü boyunca en önemli aksesuarlarından, en çok sevdiği özel eşyalarından biri olmuştur. Çok güçlü bir İslami çağrışımı olan tesbih Atatürk'ün elinde birçok fotoğrafına da yansımıştır. Ancak hem din karşıtı Atatürkçüleri, hem de Atatürk karşıtı dincileri fazlaca rahatsız eden ATATÜRK'ÜN TESBİHLERİ kanımca ortak bir sansüre kurban gitmiştir. Atatürk'ün çok bilinen bazı fotoğraflarında elinde görülen tesbihler bilinçli olarak silinmiştir. Atatürk'ün tesbihini sansürleyenleri anladığımızda Türkiye'yi de anlamış olacağız inanın!

Resim

Resim

Resim

Atatürk TBMM'nin açılış töreninde dua ederken (Bilinen bir fotoğraf)

Resim

_________________
Tanrı bize Türk adını verdi ve bizi yeryüzüne Hakan kıldı! METE HAN

Ben ve Milletim Tanrının Kırbacıyız! BAŞBUĞ ATTİLA

Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük! BİLGE KAĞAN

Türk'lüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır! BAŞBUĞ TİMUR

Türk ve TÜRKÇÜLÜK düşmanlarını ezeceğiz! BAŞBUĞ ATATÜRK


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Samimi Müslüman Atatürk
İletiTarih: 10 Nis 2013, 05:42 
Yeni Üye

Kayıt: 09 Nis 2013, 00:52
İleti: 7
Peki bunlar nedir? Nasıl açıklanabilir?

Alıntı:
"İnsanlar ilk devirlerinde pek acizdi. Kendilerini koruyamıyorlar, hiçbir hadisenin de sebebini bilmiyorlardı. Kendilerini koruyacak bir kuvvet aradılar. Nihayet insanlık vicdanında bir kuvvet yarattı. O da işte Allah'tır. Her şeyi ondan beklediler, ondan istediler. Hastalıktan, felaketten korunmayı hep Allah'larından istediler. Fakat modern çağlarda insan her şeyi Allah'tan beklemedi. Ancak toplumdan bekledi. Her şeyin koruyucusu insan cemiyetidir. Bizi koruyan, refah içinde yaşatan toplumdur." M. Kemal
Kaynak: Enver Behnan Şapolyo, Atatürk ve Milli Mücadele Tarihi, 1932, s 305.


"İnsanlar, kurtçuklar gibi sulardan çıktılar en önce... İlk ceddimiz balıktır. İşler daha daha ilerledikçe o insanlar, primat zümresinden türediler. "Biz maymunlarız"; düşüncelerimiz insandır." M. Kemal
Kaynak: Ruşen Eşraf Ünaydın, Atatürk Tarih ve Dil Kurumları, s 53.


"Muhammed'in peygamberliğinin başlangıcına dair birçok eski rivayetler vardır. Bunlar artık efsanelere karışmıştır. Hakikatte peygamberin ilk söylediği Kuran ayetinin ne olduğu malum ve belki de mazbut değildir. Kuran sureleri Muhammed'e açık semada peyda olmuş bir şimşek gibi günün birinde, birdenbire bir taraftan inmiş değillerdi. Muhammed'in söylediği sureler uzun bir devirde dini düşüncelerinin ürünü olmuştur. Muhammed, bu surelere birçok çalıştıktan ve incelemeler yaptıktan sonra edebi şeklini vermiştir. M. Kemal
Kaynak: Afet İnan, Atatürkün El Yazmaları, 2000'e Doğru Dergisi, 8. Sayı, s 15-16.


"Benim bir dinim yok ve bazen bütün dinlerin denizin dibini boylamasını istiyorum. Hükümetini ayakta tutmak için dini kullanmaya gerek duyanlar zayıf yöneticilerdir, adeta halkı bir kapana kıstırırlar." M. Kemal
Kaynak: Andrew Mango, Atatürk, s 447.


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Samimi Müslüman Atatürk
İletiTarih: 10 Nis 2013, 14:29 
Onursal Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 19 Şub 2013, 12:23
İleti: 8106
Yukardaki ifadeler beni hic bir sekilde ilgilendirmiyor.
Atatürk dindar olup olmamasi ile tanimlanamaz/definisyon yapilamaz.
Benim icin genel tablo önemlidir.
Atatürkün degeri ve dahi olusu dindarligi ile alakasizdir.
Bazi arkadaslarimizin israrla Atatürkü dindar gösterme cabalarina anlam vermiyorum.
Cok mu namaz kilmistir,hacca gitmismidir,gitmemismidir,Allaha inanirmiydi önemli degil.
Atatürk fikirleri ve ideolojisi ile Kuran ile örtüsüyor(dikkatli olmak icin büyük ölcüde diyelim).
Caliskanlik,ilim,bilim,adalet,hukuk,hak,esitlik.Bu terimlerin hangisi Kuran ile celisebilir?

Görüntü itibari ile dindar olup,tüm hayatlari ve icraatlari kuran ile celisenleri son 20-30-40 yilda cok gördük.
AKP tayfasi bunun en güzel örnegi.

Asker,ciftci,filozof,örgütcü,dahi,devrimci,kurtarici,esitlikci Atatürkü din konusunda sorgulamak abes.
Bence bu konuda Atatürkcüler son derece özgüvenli olmali.
Bazi konularda ortaya atilan yalanlara cevap verilsin ama dindarligina kelam etmeye bence gerek yok.
Atatürkün mal varligini tartismak gibi bir sey.
Atatürkün dindarligini sadece kendisi bilir.

_________________
Küçük bir hatayı büyük bir hataya çevirmek istiyorsanız, o küçük hatayı savunun. Vladimir İlyiç Lenin


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Samimi Müslüman Atatürk
İletiTarih: 10 Nis 2013, 15:59 
Yeni Üye

Kayıt: 09 Nis 2013, 00:52
İleti: 7
TylerDurden yazdı:
Yukardaki ifadeler beni hic bir sekilde ilgilendirmiyor.
Atatürk dindar olup olmamasi ile tanimlanamaz/definisyon yapilamaz.
Benim icin genel tablo önemlidir.
Atatürkün degeri ve dahi olusu dindarligi ile alakasizdir.
Bazi arkadaslarimizin israrla Atatürkü dindar gösterme cabalarina anlam vermiyorum.
Cok mu namaz kilmistir,hacca gitmismidir,gitmemismidir,Allaha inanirmiydi önemli degil.
Atatürk fikirleri ve ideolojisi ile Kuran ile örtüsüyor(dikkatli olmak icin büyük ölcüde diyelim).
Caliskanlik,ilim,bilim,adalet,hukuk,hak,esitlik.Bu terimlerin hangisi Kuran ile celisebilir?

Görüntü itibari ile dindar olup,tüm hayatlari ve icraatlari kuran ile celisenleri son 20-30-40 yilda cok gördük.
AKP tayfasi bunun en güzel örnegi.

Asker,ciftci,filozof,örgütcü,dahi,devrimci,kurtarici,esitlikci Atatürkü din konusunda sorgulamak abes.
Bence bu konuda Atatürkcüler son derece özgüvenli olmali.
Bazi konularda ortaya atilan yalanlara cevap verilsin ama dindarligina kelam etmeye bence gerek yok.
Atatürkün mal varligini tartismak gibi bir sey.
Atatürkün dindarligini sadece kendisi bilir.


Burada Atatürk'ün samimi bir Müslüman olup olmadığı tartışılmaktadır. Başka söylemlerle konuyu saptırmayalım..


Sayfa başı
 Profile bak  
 
Önceki iletileri göster:  Sıralama  
Yeni bir konu gönderCevap gönder 5 sayfadan 4. sayfa   [ 66 ileti ]
Sayfaya git Önceki  1, 2, 3, 4, 5  Sonraki


Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyenler: Kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumda konulara cevap yazamazsınız
Bu forumda kendi iletilerinizi değiştiremezsiniz
Bu forumda kendi iletilerinizi silemezsiniz
Bu forumda dosya ekleyemezsiniz

Arama:
Git:  


İçerik sağlayıcı paylaşım sitelerinden biri olan SiyasiForum.net Siyasi Forum Adresimizde T.C.K 20.ci Madde ve 5651 Sayılı Kanun'un 4.cü maddesinin (2).ci fıkrasına göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur. SiyasiForum.Net hakkında yapılacak tüm hukuksal Şikayetler buradan iletişime geçilmesi halinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 1 (Bir) Hafta içerisinde dönüş yapacaktır. Forumumuz kesinlikle hiçbir şekilde parti, örgüt, kurum, kuruluş ve oluşumu desteklememektedir. Tüm Problemler ve Reklam İçin: İletişim Formu için tıklayınız.